<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 06 Mar 2026 18:19:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmkânsız Savaşlardan İnsansız Savaşlara</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/03/06/imkansiz-savaslardan-insansiz-savaslara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2026 17:28:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4758</guid>

					<description><![CDATA[Savaş çoğu zaman ideoloji, güvenlik veya siyaset üzerinden açıklanmakta. Oysa daha temel bir düzeyde savaşın arkasında &#8220;basit&#8221; bir hesap yatıyor: Risk-kazanç dengesi. Bir grup, toplum ya da devlet savaşırken ne...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Savaş çoğu zaman ideoloji, güvenlik veya siyaset üzerinden açıklanmakta. Oysa daha temel bir düzeyde savaşın arkasında &#8220;basit&#8221; bir hesap yatıyor: Risk-kazanç dengesi. Bir grup, toplum ya da devlet savaşırken ne kadar kayıp vereceğini ve buna karşılık ne elde edeceğini tartar. İnsanlık tarihine bu açıdan bakıldığında dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkıyor. <strong data-start="1002" data-end="1111">Yaygın kanının aksine, insanlık tarihi &#8220;ilkel/barbar&#8221; şiddetten medenîyete/barışa doğru ilerleyen bir hikâye değildir.</strong> Savaş, ganimet arttıkça ve insani risk azaldıkça daha olası ve daha yaygın hale gelmiştir. Hatta <strong data-start="655" data-end="722">savaşın medeniyetin bir ürünü olduğu</strong>nu söylemek bile mümkündür. Başka bir ifadeyle, savaşın tarihi büyük ölçüde risk ile ganimet arasındaki dengenin tarihidir.</p>
<p>Bu ilişkinin nasıl ortaya çıktığını görmek için insanlık tarihinin erken dönemlerine bakmak yeterlidir. Üst Paleolitik çağda savaşın ganimeti yoktu ama son derece yüksek <strong>insani risk</strong> içeriyordu. Beden bedene yakın temas halinde yürütülen çatışmalarda savaşan tarafların hayatta kalma ihtimali yüzde ellinin altındaydı. Buna karşılık elde edilebilecek <strong>ganimet ya da maddi kazanç neredeyse yoktu</strong>. Bunun temel nedeni, avcı-toplayıcılarda <strong>birikim ve depolama imkânlarının bulunmamasıydı</strong>. İnsanlar ihtiyaçları kadar avlayıp topluyor, fazlasını biriktirmiyorlardı. Dolayısıyla beden bedene organize çatışma riskini almalarının maddi temeli yoktu.</p>
<p>Dahası dünya nüfusu son derece düşüktü ve insan toplulukları geniş coğrafyalara dağılmış halde yaşıyordu. Belirli alanlarda yoğunlaşma sınırlıydı. Bu nedenle gruplar çoğu zaman birbirlerinin yaşam alanlarıyla karşılaşmıyor, kaynak rekabeti nadiren ortaya çıkıyordu. Daha düşük riskle avlanıp toplayarak doyabilmek mümkün olduğu için başka bir grubun üzerine giderek hayatı tehlikeye atmanın rasyonel bir nedeni de bulunmuyordu. Öyle ki, aynı kaynağa yönelme gibi istisnai durumlarda yer değiştirme ya da sembolik çatışma yöntemlerine başvurmak çok daha rasyonel idi. Örneğin bazı ilksel yerleşik kabilelerde görülen çatışmalarda bir “savaşan”ın elinin çizilmesi, yani <strong data-start="443" data-end="457">kan akması</strong>, savaşın karşı taraf lehine sona ermesi için yeterli olabiliyordu. Ne de olsa her grup için her bir bireyin yaşamsal önemi vardı ve aksi tahayyül dahi edilemiyordu. Zaten çoğu böylesi kabilede &#8220;savaş&#8221; kelimesinin bile bulunmadığı bilinmekte. Kısacası, söz konusu koşullarda savaşma amaçlı alet de icat edilmediği için, savaş pratikte imkansızdı.</p>
<p>Zaman içinde imkan yokluğu ile imkansızlığın karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu denge değişmeye başladı. Tarımın ortaya çıkması, yerleşik hayat, nüfus artışı ve özellikle <strong>birikim yapılabilen maddi servetin oluşması</strong>, ganimet ihtimalini ortaya çıkardı ve hatta kısa sürede büyüttü. Artık ele geçirilebilecek topraklar, depolanmış ürünler, hayvanlar ve daha sonra madenler, şehirler ve ticaret yolları olacaktı. Böylece savaş giderek daha fazla <strong>ekonomik ve siyasi kazanç üretme aracı</strong> haline geldi. Bu nedenle sırf savaşmak için gittikçe artan sayıda ve çeşitte aletler icat edildi ve <strong data-start="1353" data-end="1414">bu artan imkânlara koşut olarak savaş ihtimali de büyüdü.</strong> Ganimet artarken riskin azalması, savaşı olağan bir olgu ve hatta bir siyaset yapma aracı haline getirdi.</p>
<p>Günümüzde ise teknoloji bu risk–kazanç dengesini bir kez daha hem de çok radikal biçimde dönüştürüyor. Özellikle gelişmiş askeri teknolojiye sahip devletler açısından insansız sistemler, hassas güdümlü silahlar ve uzaktan yürütülen operasyonlar sayesinde <strong>insani risk çok büyük ölçüde azalmaktadır</strong>. Drone’lar ve silahlı insansız hava araçları sayesinde bir taraf, savaş alanında fiziksel olarak bulunmadan öldürme kapasitesine sahip hale gelmiştir. Bir başka ifadeyle, minimum kayıp ve zararla maksimum zarar verme ve ganimet elde etme ihtimali arttıkça savaş isteği de artmaktadır.</p>
<p>Bu durum savaşın tarihsel karakterinde önemli bir kırılma yaratmaktadır. Çünkü savaşın en temel caydırıcı unsurlarından biri olan <strong>kendi kayıplarından duyulan korku</strong> giderek zayıflamakta. Bir aktör için insani maliyetin çok düşmesi ve potansiyel kazancın da maddi ve stratejik maliyetleri karşılayabilecek düzeyde olması nedeniyle savaşma iştahının daha da arttığı ve pervasızlaştığı görülmekte zaten.</p>
<p>Bu dönüşüm uluslararası hukuk açısından da önemli sonuçlar doğurmakta. Modern uluslararası hukuk düzeni büyük ölçüde devletlerin güç kullanmasını sınırlamak amacıyla kurulmuştu. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel mantığı, savaşın siyasal ve hukuksal maliyetini yüksek tutarak devletleri güç kullanmaktan caydırmaktı. Ancak teknolojik gelişmeler savaşın insani maliyetini düşürdükçe bu caydırıcı mekanizmanın etkisi de zayıflamakta.</p>
<p>Bugün bu süreçte yeni bir aşamaya doğru ilerliyoruz. Yapay zekâ destekli otonom silah sistemleri, öldürme kararının giderek daha fazla ölçüde insan dışı sistemlere bırakılmasının kapısını aralamakta. Bu nedenle uluslararası hukukta giderek daha sık dile getirilen bir ilke ortaya çıktı: <strong>Ölümcül güç kullanımında anlamlı insan kontrolünün korunması</strong>.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca savaş teknolojileri sürekli değişti. Taş devrinin yüksek riskli ve düşük kazançlı çatışmalarından tarım toplumlarının ganimet savaşlarına, sanayi çağının kitlesel savaşlarından nükleer çağın karşılıklı imha dengesine kadar her yeni teknoloji savaşın doğasını yeniden şekillendirdi. Bugün ise insansız ve giderek otonom hale gelen sistemler, savaşın risk–kazanç dengesini yeniden, daha doğrusu hiç olmadığı kadar radikal bir şekilde tanımlamakta. Başka bir ifadeyle teknoloji savaşın ahlakını değil, risk-ganimet dengesini değiştirmektedir.</p>
<p>Karşı karşıya olduğumuz temel soru şu: <strong>İnsan kaybı riski tümüyle ortadan kalktığında, savaşın hukuki ve ahlaki sınırları nasıl korunacak?</strong> Bu soru yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, insanlığın geleceği açısından da giderek daha merkezi hale gelmekte.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu yazıya atıf için:</strong> Erdem Denk, &#8220;<strong>İmkânsız Savaşlardan İnsansız Savaşlara</strong>&#8220;, www.erdemdenk.com.tr, <strong>6 Mart 2026</strong>,</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya’nın Pan-Krizi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/02/08/dunyanin-pan-krizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2026 15:49:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[erdem denk]]></category>
		<category><![CDATA[insanlıktarihi]]></category>
		<category><![CDATA[pankriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4754</guid>

					<description><![CDATA[Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit bir “teorik/disipliner/bilimsel” kriz de değil. Bizatihi siyaset ve gündelik hayat kriz içerisinde. Artık neredeyse hiçbir şey, bahse konu alanın uzmanları tarafından neden-sonuçları itibariyle anlaşılıp analiz edilemediği gibi, farklı alanlardan uzmanlar da olan bitene dair bilimsel tespit ya da bilimsel kestirimlerde bulunamıyor. Çünkü neredeyse hiçbir şey, eskisi gibi değil…</p>
<p>Bu kısa yazıda, bu durumun sebebinin bir “Pan-Kriz” yaşamamızdan kaynaklandığı ileri sürülecek. Küresel ölçekte birçok farklı düzey ve düzlemde öyle krizler yaşamaktayız ki, bir bütün olarak insanlık kimisini birkaç kez tecrübe etmiş olsa da toplamda böylesi hemen her alanı kapsayan bir krizle ilk kez karşı karşıya neredeyse.</p>
<p>En kolay olandan başlamak ve “günümüzde olmakta olan”a bakmak gerekirse, en genel anlamıyla, kabaca 500 yıl önce mayalanmaya başlayan, 19-20. yüzyıl dönemecinde kurumsallaşan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında nihai şeklini alan Avrupa/Batı-merkezci modern(ist) dünya sistemi değişmekte. Kısaca “modern(ist) uzlaşının çökmesi” olarak adlandırılabilecek şekilde, bir yandan endüstriyel kapitalist üretim tarzı ve buna bağlı üretim ve bölüşüm sistemleri değişirken siyasette de temsil krizi gittikçe büyüyor. Popülizm kavramıyla açıklanamayacak ölçüde radikal güç ve seçmen kaymaları yaşanıyor. En son Libya, Ukrayna, Suriye ve İsrail krizleriyle görüldüğü gibi, hem Soğuk Savaş’a dayalı “alan paylaşım”ı dönüşüyor hem de “yorgun” merkezlerin yerini Çin gibi “yükselen güçler”in alma olasılığının şekillendirdiği “köşe kapmaca” rekabeti gittikçe artıyor. Bir yandan dijital neo-liberal üretimin merkez üssü ve aksı değişirken, pandemide enfekte olan “küresel tedarik zincirleri”ni tüm küresel ticaret sistemini ve yollarını çeşitlendirerek “iyileştirme”ye yönelik çabalar derinleşiyor. Dönüşen jeopolitik güç dengeleriyle gelişen siber teknolojinin de etkisiyle dünya askeri güvenlik mimarisi değiştiği gibi, küresel güç mücadelesini on yıllarca öngörülebilir kılan/tutan ideolojik temelin yerini de gündelik türbülanslara ve hatta saf değişikliklerine epey açık düz pragmatizm alıyor. Tüm dünyayı etkileyen iklim, çevre vb. krizlerin de etkisiyle ulusal ve hatta küresel demografi değişirken, mevcut aidiyet rejimleri de (yeniden) kurucu bir tartışmanın konusu oluyor. Dinlerin tahtına göz diken “aydınlanma” çağının bilimsel bilme biçimini sorgulayan ezoterizmyükseledursun, muarız oldukları kadar simbiyotik(miş) gibi de davranan semavi dinlerle spiritüalist yaklaşımlar da post-truth çağına ayak uydurmaya çalışıyor.</p>
<p>Hayatın hemen her kurucu alanında yaşanan dönüşümlerle karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu yeni değer(sizlik)ler çağında, mevcudu mevcut modern(ist) bilgi havuzu, geçerli bilgi üretme biçimi ya da yerleşik paradigmayla anlama ve çözümleme ihtimali de gittikçe azalıyor.</p>
<p>Üstelik, son 500 yılda tedricen şekillenen modern(ist) uzlaşıyı hemen her bir dikiş noktasından patlatan bu gelişmeler bir yana, 5 bin yıldır hayatımızda olan “devlet” olgusu da köklü bir dönüşüme uğramakta. En basit ifadesiyle yaşamın kurucu tüm alanlarına dair güç ve araç tekeli ile karakterize olan devlet, neo-liberal küresel sistemin eli sopalı yürütücüsüne dönüşmekte. Klasik anlamıyla kural belirleme (yasama), uygulama (yürütme) ve uygulatma (yargı) alanındaki egemenliğini büyük ölçüde kaybetmekte olan devlet, neoliberal küresel nizamın gerektirdiklerini genellikle de kendiliğinden (olmadı destekle, ittirip kaktırmayla) yapacak şekilde “uzuvlaşıyor”. Hemen tüm dünyada gittikçe otoriterleşmesi ve hatta neo-liberal dünyanın bir anlamda “küresel” mottosuna dönüşen “yerli ve milli” söylemleriyle meşrulaştırılması da birazcık bundan. Neoliberalizm fikrinin iktidarda olmasının biraz da dışarıda kaldığı (daha doğrusu “güçlü devlet” tarafından dışarı atıldığı) “algısı”na bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. Devletin içinin boşaltılmasıyla artan güvenlik açığını dolduracak şekilde irileşen “devlet kültü”nün her fırsatta kutsanması gerekmekte. Tüm sistem, kendi aralarında bir tür “iş görme” (ya da “iş bitirme”) network’ü ve dayanışması oluşturan “güçlü liderler”e emanet. Aksi, her tarafından tekinsizlik aktığı her saniye hatırlatılan koskoca dünyada aç ve açıkta kalmak demek. Neyse ki, üretimden uzaklaştıkça tükettiğiyle mutlu olmak, yetinmek ve/veya avunmak durumunda kalan insancıkların da artan güvensizlik koşullarında devlette ya da devletlûlarda sembolize olan (ve artık sadece sembolize olan) güce sığınmaya daha fazla meyyal olduğunu yine bilmesi gereken herkes biliyor. Her durumda kesin olansa, modern(ist) uzlaşının ürünü olan sosyal bilimlerin karşısında çaresiz ve ekipmansız kaldığı bu durum, eski düzeni yardıma çağırmak (ya da gömmek) dışında işe yaramayan “eskinin her şeye kadir, şimdinin muhalif” egemen paradigmasının insan ve toplum davranışlarını analiz etme kabiliyetini neredeyse tümüyle kaybettiği anlamına da geliyor.</p>
<p>En azından bilimsel analiz yapma imkân ve kabiliyeti açısından işin daha da kötüsü, “içinden geçmekte olduğumuz ilginç zamanlar”da sadece 500 yıllık modernizm ya da 5 bin yıllık devlet sarsılmıyor. En az 50 bin yıllık “insan (<em>homo sapiens sapiens</em>)” da ciddi meydan okumalarla karşı karşıya. Tarihin en temel (mikro) kurucu sorunsallarından olan “üreme”yi “bildiğimiz gibi”nin dışında da mümkün kılan ve dolayısıyla en mikrosundan en makrosuna tüm toplumsal düzeni sarsma potansiyeline sahip teknolojik arayışlar süredursun, yapay zekâ ve robot teknolojisi sayesinde insan dışında bir “özne/kişi/aktör” de hayatımıza katılma sürecinde. İstihdam ilişkilerinden sosyal hayata kadar gündelik yaşamın hemen her alanına olası etkileri bir yana, hukuk sistemini kökünden etkileyecek ve mevcut düzenin olduğu gibi sürdürülmesini imkansızlaştıracak bir değişiklik bu.</p>
<p>Otonom araç ve silahların hak, yetki ve inisiyatif kullanımından olası kaza ve adi cinayetlerdeki cezai sorumluluğuna kadar bir dizi olası hukuksal sorun bir yana, bu gelişmelerin savaşın anlam, etki ve boyutlarını daha da “insansızlaştıracak” ve “insanî olmaktan çıkaracak” olduğu kesin. Bu gelişmelerin mevcut paradigmayla ele alınamaz ve açıklanamaz nitelikte olduğu da. Zira 5 bin yıl kadar önce hayatımıza girdiği günden başlayarak “risk/maliyet azalıp kâr/ganimet arttıkça” çoğalan savaş iştahının artık tümüyle “ahlaksızlaşıp” olağanlaşacağı koşullar olgunlaşmakta. Sermayenin gittikçe yerel, ulusal, bölgesel ve global düzeylerde merkezileş(tiril)mekte olduğu koşullarda ganimetin geometrik olarak artması bir yana, yapay zeka ve otonom silahların etkisiyle asimetri derinleştikçe risk de azalıyor. Çöken modernist uzlaşının ve yerleşik devlet anlayışının gerektirdiği küresel parselasyonu sil baştan kurmak isteyenlerin elleri güçleniyor. Tabii nükleer güç dengesi sürdükçe bir “kurucu savaş” yaşanamayacağı için de süreğen hale gelen“velayet” savaşlarının mevcut düzen(sizliğ)i sona erdiremeyeceği de açık. Nitekim öldürülemeyen kitleler süründürülüyor.</p>
<p>Keza artan uzay faaliyetlerinin de oldum olası dünya kaynaklarıyla devinen dünya düzenini derinden etkileyeceği aşikâr. Zira küçücük bir metalik asteroidin bile trilyonlarca dolarlık endüstriyel hammaddeye sahip olduğunu ve hatta bazı asteroidlerin dünyanın milyonlarca yıllık ihtiyacını karşılayabileceğini speküle eden tahminler söz konusu. Henüz “işletme maliyeti” nedeniyle “yapılabilir” bulunmasa da, Japonya’nın 2019’da Ryugu asteroidinden dünyaya deneme amaçlı getirdiği parça üzerindeki çalışmalarından gelecek verilere kulağını kabartan birçok projenin, uzay madenciliğinin ulaşım ve işletme maliyetini düşürmeye yoğunlaştığı da bilinmekte. Mars gibi gezegenlerde kurulacak kolonileri de içerecek somut adımların yüzyılın ortasına varmadan şekillenmesiyle asteroid madenciliğinin 1492’den itibaren Avrupa lehine oluşan ve modern(ist) dönemi açan asimetrik ekonomik imkâna benzer bir “sıçrama” yaratma potansiyelinin çok yüksek olduğu söylenebilir. Nihayet, iklim değişikliğiyle çözülen on binlerce yıllık kutup buzullarının açığa çıkaracağı deniz ticaret rotalarının, nadir elementlerin ya da bakterilerin radikal sosyo-ekonomik, demografik ve politik etkileri olacağını tahmin etmek zor değil. Başlangıçta bir “dalga geçme” konusu olarak görülse de, Trump’ın Grönland ve Kanada çıkışları da Musk’ın Mars sevdası da öyle “basit/saçma/masum fanteziler” olmayabilir.</p>
<p>Böylesi aktörlerin bir bilgi olarak değil de temsil ettikleri zihniyet itibariyle yaşayarak bildikleri ve olabildiğince yönlendirmeye çalıştıkları bir dönüşüm yaşanmakta. Küresel üretimin yeni hammaddeler(l)e döndüğü “yeni(den) keşifler çağı”nın yeni arz rotaları ve dolayısıyla tedarik zincirleriyle birleşmesi durumunda olacakları en son 500 yıl önce, 15. yüzyılda görmüştük. Yakın zamanda gördüğümüz “pandemicik” sayılmazsa, kitleleri tehdit edecek salgının ne anlama geldiğini de onun hemen öncesinde, 14. yüzyılda. Tüm bunların nedeni olan iklim değişikliğini ise en son 11 bin 650 yıl önce. İnsanların (<em>homo sapiens sapiens</em>) merkezinde olduğu dünya da yaklaşık 50 bin yıldır var. Yaklaşık 3.3 milyon yıldır alet yapılıyor ve bu aletleri hep canlılar yaptı. Canlılar tarafından ve canlılar için yapılan “<em>kendinde</em> aletler”in “<em>kendi için</em>alet” olması ihtimali bile tüm düzeni alt üst edecek nitelikte. Tabii Taş Çağı’ndan bu yana yaşanan her bir teknolojik atılım, eski düzeni tüm değer ve normlarıyla dönüştürürken yenilerini de kurdu. Adapte olamayanlar, yani süreci kendi lehine yönlendiremeyenler ise elendi.</p>
<p>Kısacası, insanlık tarihinin kabaca 500 (Batı-merkezcilik), 5 bin (devlet-merkezcilik) ve 50 bin yıllık (insan-merkezcilik) döngülerinin her birinin üst üste bindirdiği tüm katmanları ve kurumları ilgilendiren bir “pan-kriz” içindeyiz. Farklı alanlardaki döngülerin her birinin krizde olmasını da aşan bir süreçteyiz, çünkü tüm bu döngülerin kriz noktalarının da günümüzde kesişmesi söz konusu. Hele modern(ist) uzlaşının ve dolayışla yerleşik tüm değer yargılarının çözüldüğü ve yapay zekânın etkisiyle “bilme/bilgi”nin tanım, anlam ve işlevi değişmekteyken, böylesi köklü ve karmaşık bir krizdeki dünyayı anlamak gittikçe zorlaşmakta. Endüstriyel kapitalizmin üretim biçimiyle ihtiyaçlarına binaen kurulmuş ve dolayısıyla da onun amaçlarına uygun biçimde şekillenmiş modern(ist) paradigmanın bilim üretme anlayış ve yönteminin içinde kalarak “olmakta olan”ı anlama ve açıklama çabasının bir geleceği yok. Zaten baştan itibaren seçici, yanlı ve eksik olan egemen paradigma, artık sürdürülebilir de değil.</p>
<p>Pan-krizle mücadele için “pan-bilim” gerekli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Erdem Denk, &#8220;Dünya’nın Pan-Krizi&#8221; <em>Global Panorama</em>, Çevrimiçi Yayın, 3 Kasım 2025</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ‘Avrupa’ ile Hukukumuz: Bir Eklemlenme Hikayesi Olarak Lozan</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2023/10/10/osmanlidan-cumhuriyete-avrupa-ile-hukukumuz-bir-eklemlenme-hikayesi-olarak-lozan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2023 08:32:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[lozan andlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[lozan antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3804</guid>

					<description><![CDATA[Herkese iyi akşamlar. Ben de hem davet için hem de bu güzel organizasyon için teşekkür ederim. Ben izninizle konuyu pozitif hukuk tarafından değil, daha çok ihmal ettiğimiz maddi hukuk boyutuyla,...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Herkese iyi akşamlar. Ben de hem davet için hem de bu güzel organizasyon için teşekkür ederim. Ben izninizle konuyu pozitif hukuk tarafından değil, daha çok ihmal ettiğimiz maddi hukuk boyutuyla, tarihsel arka plan üzerinden ele almaya çalışacağım. Bunun çok temel bir nedeni var. Şimdiye kadar da söylendi, Lozan Antlaşması herhangi bir anlaşma değil. Çünkü bir dünya savaşını, arkasında bir soğuk savaşı, Soğuk Savaş sonrasındaki bütün o çalkantıları bir şekilde atlatmış ve hâlâ varlığını sürdüren bir belge olduğunu söyleyebiliriz… Dolayısıyla tam anlamıyla “anayasal”, kurucu bir metinden bahsediyoruz. Böyle bir belgenin bu kadar uzun süre yaşamasını, bütün bu popüler ve popülist tartışmalara rağmen -oraya da en sonunda gelmeye çalışacağım- açıklayabilmek için sanırım arkasında yatan tarihsel, hatta yapısal nedenlere bakmak lazım. Ben de izninizle başlığın da biraz ima ettiği gibi bin yıllık bir yolculuğa çıkarmak istiyorum sizi 10 dakika içerisinde.</p>
<p>Biliyorsunuz 1071 çok sembolik bir tarih tabii ki. Hani nedenleri başka bir mesele ama batıya doğru hareketin sembolik tarihlerinden birisi. O zamandan beri doğru ya da yanlış, o ya da bu nedenle bir şekilde coğrafi olarak batı yönüne doğru hareket eden veya batıya doğru bakan bir siyasal dinamikten ve aktörler silsilesinden bahsediyoruz. Birbirlerinin de tarihine bir şekilde sahip çıkan ve hatta onları tek bir parça gibi okumayı da özellikle son dönemde önemseyen bir aktörden bahsediyoruz.</p>
<p>Bu aktör, Anadolu’ya ilk girdiğinde aslında birazcık o dönemin bölgedeki yükselen gücü olan Abbasi halifesi adına Doğu Roma&#8217;ya ve etrafındaki hakimiyet alanına sızılmasına hizmet eden ve bir tür uç beyliği yapan bir aktördü. Hatta bir tür paralı askerdi, yapılan birçok açıklamada da Abbasi halifesinin adının özellikle anıldığını biliyoruz. Bu çok temel bir gösterge, çünkü bir tür “cihat”tan bahsedilebilir. Tabii ki politik bir araç olarak kullanılan bir argüman olma halinden bahsediyorum. Fakat çok kısa süre sonra biraz içlere doğru yürüdükçe Doğu Roma&#8217;yla ilişkilerin geliştirildiğini ve hatta Roma&#8217;ya yaklaşıldığını biliyoruz. Böylesi dinamikler Anadolu&#8217;nun içlerine doğru gittikçe ve hatta Anadolu Selçukluları’nın dağılma sürecinde içlerinden çıkarak Osmanlı’yı kuracak grupların bir şekilde Doğu Roma&#8217;ya yaklaşmaya çalıştığını, evlilik yoluyla ittifak kurmaya çalıştığını ve bu sefer onlara paralı askerlik yapmaya başladığını biliyoruz. Bunda çok da başarılı oluyorlar ve yavaş yavaş Doğu Roma’nın bazı travmalarını kullanmaya başlıyorlar.</p>
<p>Nedir Doğu Roma’nın travması? Batı travması, Batı Roma travması. Çünkü biliyorsunuz Haçlı Seferleri İstanbul için çok büyük travmalar yarattı ve hatta daha sonra Ruslar ve Sırpların, yani kabaca Ortodoks dünyanın diyelim, Karadeniz’in kuzeyinde ve Güneydoğu Avrupa’da yükselişiyle Doğu Roma kendini daha çok basınç altında hissettikçe Osmanlı gibi aktörlerden destek almaya çalıştı. Öyle ki, bu durum Osmanlı&#8217;nın Avrupa’ya geçmesinin de nedeni olacak. Dolayısıyla ben bu ilk dönemin bir tür “yanaşma” veya bir tür “ilişkileri geliştirme” dönemi olarak adlandırılabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu döneminde en büyük kazanç olarak Çimpe Kalesi’nin Osmanlı&#8217;ya verilmesiyle Osmanlı ilk defa hakikaten “Batıya geçti”. Trakya üzerinden Avrupa&#8217;ya ilk defa adım attı ve bu yakınlaşmayı bir tür kuşatmaya çevirmeye başladı bu sefer. Yıkılmakta olan Doğu Roma&#8217;yı arkasından da dolanarak tabiri caizse yavaş yavaş iç etmeye ya da sıkıştırmaya çalıştı.</p>
<p>Bu süreçte sadece siyaseten değil hukuken de Doğu Roma&#8217;nın devamı olma arayışını görüyoruz. Özellikle Ruslarla yapılan rekabet çerçevesinde “yeni Roma kim olacak” tartışmasından bahsediyorum ve bu dönemde Abbasi halifesi ile başlanan yolculuktan bir anlamda tümüyle ayrılan I. Murat&#8217;ın kendisini halife olarak anmaya başladığını görüyoruz. Bence çok kritik bir nokta. Çünkü yavaş yavaş Avrupa’nın -ya da Doğu Roma’nın diyelim- yanaşılan değil, kuşatılan bir aktöre çevrilmesi sonrasında hepimizin bildiği gibi fetih aşamasına kadar gidilecek.</p>
<p>Birkaç denemeden sonra yapılan fetihten sonra aslında Osmanlı bu sefer kuşatma aşamasından “özdeşleşme” aşamasına gidecek. Hepimizin kendisini Kayzer-i Rum, yani Anadolu’nun Kayzeri ilan eden Fatih Sultan Mehmet üzerinden bildiğimiz gibi. Dolayısıyla bu çerçevede Roma&#8217;nın yeni varisi olunduğunu iddia edilecek ki; bu dönemde hepimizin bildiği gibi Ruslar da İvan dönemlerini yaşıyorlar. Onların da en büyük iddiası, yeni Roma olmak. Yani yıkılan Doğu Roma&#8217;nın varisi olmak… Dolayısıyla, Zeynep Hoca’nın sunuşuna atıf yapmak gerekirse en azından siyaseten bir ardıllık hikayesi ya da <em>onun halefi benim ve onun yerine ben geçeceğim</em> iddiasından bahsediyoruz. Aslında bu bir hegemonya mücadelesidir siyasi açıdan. Bunun yavaş yavaş ayaklarının yere bastığını nereden biliyoruz? Fatih Sultan Mehmet&#8217;in yaptığı kanunnamelerden, hatta bunu yaparken Roma’ya öykünmesi gibi gelişmelerden biliyoruz ve bu imparatorluk süreci gücün hegemonik olarak devralınmasıyla birazcık ilerlemeye başladığında karşısına yeni bir zorluk çıkacak büyüyen Osmanlının. Buna da doğudaki ve batıdaki zorluklar diyelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-3805 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman.jpg" alt="" width="640" height="384" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman-320x192.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman-600x360.jpg 600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında tam “Batı” olmuşken, Roma olmuşken çıkacak bir zorluk bu. Doğuda İran, Şiiliği resmi olarak benimseyecek. Bunu dengelemek isteyen Osmanlı, Yavuz döneminde halifeliği devralmak için Mısır’a kadar gidecek ve aslında buradan sonra da bir süre önce özdeşleşilmiş Batının bu sefer tam karşısına geçilmiş olunacak aslında. Karşısına geçtiğiniz Batı ile muarızlık/düşmanlık ilişkisi başlayacak. Yani imparatorluğun özdeşleşme halinden benimsenen Doğu-Batı ikileminde Doğu&#8217;nun lideri olma haline dönüşüp bu sefer kendi kendini doğu(lu)laştıran, ama imparatorluk olarak Doğululaştıran, buradan hegemonya kurmaya çalışan bir döneme geçtiğini görüyoruz. Bunun da herhalde zirveye çıktığı zaman, Kanuni dönemidir. Çünkü Kanuni döneminde biliyorsunuz, hani böyle bir tür popüler ve popülist kültür anlatısı olarak kullanılsa da siyasi ve hukuki analiz açısından da çok kıymetli olan bazı veriler var elimizde. Örneğin “böl ve yönet politikası” çerçevesinde kendi yanına bazı unsurlarını çekebilmek için örneğin iç hukukuna dahi müdahale edilen Fransa&#8217;ya kapitülasyonlar verme gibi uygulamalar söz konusu. Özellikle Protestanlığı da doğuracak Avrupa içi çekişmeler sürecinde yaşanacak tartışmalarda alınan pozisyonlar bunlar. Keza Venedik, Ceneviz (henüz “İtalya” yok) gibi denizci aktörleri kullanarak Avrupa’nın içine sızma veya ittifaklar devşirme politikası da güdülüyor. Dolayısıyla bir tür hegemonik böl ve yönet politikasının bir tür türbülansta olan Avrupa’ya karşı gözetildiğini, yürütüldüğünü görüyoruz.</p>
<p>Fakat bu süreç, hepimizin bildiği gibi 1492 sembolik kırılma tarihiyle, yani deniz aşırı sömürgeciliğin başlaması ve böylece Avrupa’nın kendisine yeni bir can damarı keşfetmesiyle yeniden değişecek. Yavaş yavaş yükselen, yükseldikçe de bir anlamda eski Batı Roma’nın bütün mirasını reddederken, yani ulus-devletleşme sürecine girerken, bir yandan da endüstriyel kapitalizmi ve modernizmi yaratacak atılımları atarak bir tür yeni bir Avrupa haline dönüşen bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu aslında ilişkileri tam ters edecek bir şey, çünkü hegemonik olarak Avrupa&#8217;yı şekillendirmek, oraya hukuk dayatmak isteyen Osmanlı, bu sefer Avrupa’nın hukukuna ya da yeni, modern hukukuna gıptayla bakan, onun yavaş yavaş gerisinde kalmaya başlayan bir aktöre dönüşecek. Bu dönem aslında “denge” politikasının da başladığı dönemdir. Çünkü bir tür hayatta kalma mücadelesine dönüşmeye başlıyor. Yani bir tür bir kırılma gerçekleşmiş “Avrupa’da”. Hatta ben onu şöyle anlatıyorum: Avrupa, Avrupalılaşmış. Avrupa Avrupalılaştıkça bütün dünyanın Avrupalılaşmasının önü açılmış ki; buna modernleşme süreçleri diyoruz. Rusya&#8217;da, Japonya&#8217;da, Türkiye&#8217;de, Çin&#8217;de vesaire.</p>
<p>Bu süreç çerçevesinde, baştan gelen silsileyi devam ettirmem gerekirse, bu sefer “öykünme/taklit” sürecine geçiyoruz. Yani onun hukukunu da kabul etmek ve benimsemek -ki herhalde şunu söylemekte sakınca yok. Bunların sembollerinden birisi de bizim okulumuz, Mekteb-i Mülkiye. 19. yüzyıla geldiğimizde bütün bu süreci yürütecek diplomatları yetiştirmek, hukuk sistemini geliştirmek gibi konularda birkaç temel kurumla birlikte yaratılan yerlerden zira. Biliyoruz ki burada temel amaç da artık geride kalındığının bilinciyle sadece öykünme değil, varlığının kabul edilmesi ve hatta hayatta kalma talebi. Onu da şöyle tanımlayabiliriz, “hasta adam” olarak da olsa Avrupa’nın bir parçası olarak kabul edilmek. Bu o dönem için çok kritik bir nokta. Hepinizin bildiği gibi yine o dönem modernleşen ve Batı sistemine Osmanlı gibi kıyısından dahil olan Rusya’yı Avrupa’ya karşı kullanarak -ya da tersi- bunu hayata geçirmeye çalışan bir Osmanlı’dan bahsediyoruz. Bunun da meyvesi 1856 Paris Antlaşması’nın 8. maddesinde tanınan “eşitlik” olarak Osmanlı&#8217;nın hanesine yazılacak.</p>
<p>Fakat bu dönemde başka kritik bir şey oluyor, bir aktör daha çıkıyor ortaya, o da Yunanistan. Yunanistan sadece ayrılmaya çalışan bir “eski azınlık”, “eski tebaa” ya da “eski toprak” değil. Yunanistan aynı zamanda “Avrupalılaşan Avrupa”nın kendi modern(ist) tarihini yazması açısından en kritik referans noktalarından birisi. Yani sürekli Greko-Romen kültürüne yapılan atıf üzerinden bildiğimiz üzere, Antik Roma ve Antik Yunan’a o kadar çok atıf yapılıyor ki, aslında Yunanistan Avrupa’nın bir tür kurucu unsuruna dönüşüyor. Dolayısıyla, Yunanistan&#8217;ın Türkiye&#8217;den ayrılması sadece herhangi bir tebaayı kaybetmek değil, büyük bir hegemonik yarışı da kaybetmek aslında. Bu hegemonik yarışı kaybetmesinin bence sembollerinden birisi de, yine başka bir “eski tabaa”nın, Mısır’ın modern(ist) ulusçu ayaklanması sonrasında imzalanan 1838 Balta Limanı Antlaşması. Bu anlaşmayla beraber aslında Osmanlı endüstriyel kapitalizme geçen Avrupa&#8217;nın yolunu iktisaden, siyaseten ve hukuken benimseyeceğini, kabulleneceğini de söylemiş, ilan etmiş oluyor. Ve tabii kültürel-ideolojik olarak da…</p>
<p>Nitekim hemen arkasından Tanzimat’ın ilan edilmesiyle Osmanlı aslında Avrupa&#8217;nın hukuk sistemini, ekonomik sistemini, hegemonik sistemini, yani uzun zamandır en temel muarızı olduğu sistemi aynen kabul edeceğini ilan eden bir aktöre dönüşmeye başlıyor. Bu dönemde hepinizin bildiği gibi II. Mahmut ile başlayan Batılılaşma hamlesi çerçevesinde köklü kurumsal yenilikler yapılıyor. Birisi tabii ki biraz önce bahsettiğim bizim mektep gibi okulların açılması belki, ama burayla sınırlamamak ve hatta popüler ve popülist tartışmalardaki anlamsızlığı göstermek adına şu örneğe vurgu yapmak lazım: II. Abdülhamit döneminde zirvesine ulaşan reformlardan bahsediyoruz. Bankacılık ve sigorta sistemi gibi temel alanlardan başlayarak kapitalist kurumların ithal edilmesi, modern okulların açılması, opera ve balenin getirilmesi, takvimin değiştirilmesi, alfabenin değiştirilmesinin tartışma konusu olmaya başlaması, demiryollarının getirilmesi, modern bütçe sistemleri ve hatta -modern(ist) yönetimi pekiştirecek istihbaratı da kolaylaştıracağı için- fotoğraf makinesinin getirilmesi… Tüm bunların Osmanlı sistemini Avrupa&#8217;ya eklemleyecek şekilde getirilmesi süreçlerini yaşıyoruz ki II. Abdülhamit’in de, daha sonrasında erken Cumhuriyet döneminin de hatta Lozan sürecinin de en büyük iddiası aslında bu eklemlenmeyi gerçekleştirmektir. Burada bir tür “süreklilik”ten bahsedebiliriz. Nitekim bu sürekliliğin zirveye ulaşması da Mustafa Kemal’le simgelenen Cumhuriyet döneminde olacak. Cumhuriyet’in erken dönemdeki reformlar ve bu reformların yapılmasının en temel hukuksal aracı olan Lozan ise, yeni bir aşamaya geçilmesini sembolize edecek aslında.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3187 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-640x360.jpeg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-640x360.jpeg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-768x432.jpeg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-320x180.jpeg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-600x338.jpeg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu sembolizmin belki kurucu önemde anlarından birisi, Lozan’a verilen arada toplanan İzmir İktisat Kongresi. İzmir İktisat Kongresi, bütün dünyaya liberal kapitalist ekonomik sistemin benimsendiğinin ve bu sisteme eklemlenme iradesinin olduğunun bir ilanıdır. Niye bu ilan çok önemli? Çünkü Kurtuluş Savaşı sürecinde Moskova’yla da yakınlaşan Mustafa Kemal&#8217;in bu politikanın taktik olarak benimsendiği, artık asıl ve nihai tercihin Avrupa’dan yana yapıldığı mesajını Avrupa’ya vermesi söz konusudur. Hepimiz Mustafa Suphi olaylarını vesaire de biliyoruz. Dolayısıyla şunu söylemeye çalışıyorum. Balta Limanı Anlaşması ve Tanzimat Fermanı’yla başlayan, Cumhuriyet döneminde tamamlanan, 1929 ekonomik bunalımına kadar da aslında pek sorunlu gitmediğini söyleyebileceğimiz bir eklemlenme süreci var. Bu eklemlenme süreci yeni Cumhuriyet açısından da hukuken Lozan ile, iktisaden İzmir İktisat Kongresi ile kuruldu ve/veya resmileşti diyebiliriz. Fakat Osmanlı&#8217;dan arta kalan coğrafyanın diyelim, ekonomik olarak da beşeri olarak da en büyük handikabı, yeni bir Cumhuriyet ya da yeni bir devletin gerektirdiği atılımları yapacak takatinin kalmaması. Özellikle de ekonomik olarak en azından. Zira kapitalizmin ya da liberal kapitalizmin altyapısı yoktu. İşte 1929 ekonomik bunalımıyla Atatürk bir anlamda aradığı “fırsatı” bulup planlı ekonomiyi ilan etti ve devlet eliyle kapitalistleşme süreci başladı.</p>
<p>Bunları niye söylüyorum? Çünkü bunlar eklemlenme sürecinin Avrupa&#8217;yla ya da Batı&#8217;yla ne kadar paralel gittiğinin göstergeleri. Çünkü tam o dönemde Batı dünyası da Keynesyen ekonomiye geçmiş durumda. Dolayısıyla onunla paralel giden bir durum var. Daha sonra -çok kısaca yine üç beş adımla atlayarak gitmek gerekirse- Menderes ve Özal hükümetleriyle ve daha sonra Kemal Derviş reformlarıyla başlayan ve AK Parti hükümetleriyle devam eden bir “izleme-takip-uyum” süreci var. Önce tekrar liberalleşen sonra da neoliberalleşen dünya kapitalist sistemine eklemlenme süreci… Burada da baştan beri, yani en azından 18. yüzyıldan beri olduğu gibi Rusya, Yunanistan veya başka bir ülkenin bir denge unsuru olarak kullanılması söz konusu. Şimdiye kadar da böyle sorunsuz geldi gibi görünüyor ya da bu minvalde geldi gibi görünüyor aslında.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-3151 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2016/09/images-2.jpg" alt="" width="289" height="249" /></p>
<p>Fakat hepinizin bildiği gibi, 2000’lerle beraber Soğuk Savaş sonrası dünyada çok köklü değişiklikler oldu ve olmakta. Hem 2008 krizi hem pandemi gibi “kırılma anları”nı sayabiliriz. Ama sonuçta dünyanın gideceği yönle ilgili bazı tartışmalar var ve burada da Osmanlı&#8217;yla ya da Türkiye&#8217;yle Batı’nın ilişkileri konusu tekrar masada gibi görünüyor. Dolayısıyla Lozan da tekrar masada, iyi veya kötü anlamda söylemiyorum, bir olgu olarak. Bunun nedeni de aslında biraz önce bahsetmeye çalıştığım gibi dünyada yaşanan dönüşümlere yeni faktörlerin de eklenmesi.</p>
<p>Örneğin artık karşımızda Amerika&#8217;dan bağımsızlaşan, ya da gittikçe bağımsızlaşmaya çalışan demeli, bir Körfez sermayesi var. Bence çok önemli bir dış faktör şu anda. Elbette asıl önemlisi ise, yeni bir aktör olmaya niyetini artık pek de saklamayan Çin. Ekonomik anlamda zaten epeydir aktör olsa da, dünya siyasetine ve jeopolitik krizlerine gittikçe daha aktif katılan-karışan bir Çin var artık. Dolayısıyla Batı ile Türkiye&#8217;nin kurduğu 1000 yıllık uzun hukukun altındaki zeminin değişmekte olduğunu görüyoruz. Moda tabirle eksen kaymakta mı bilmiyorum, ama değişmekte olduğunu görüyoruz en azından. Çünkü Avrupa, 19. yüzyılda Avrupalılaşan ve Avrupalılaştıran Avrupa, artık eskisi kadar Avrupa değil. Nitekim ona eklemlenmiş Türkiye&#8217;nin bu konumda kalmasının artık pek de gerekmediğini söyleyen aktörler kendilerini öyle veya böyle ara sıra gösteriyor. Bence bunu sadece son dönem AK Parti hükümetlerine bağlamak da yanıltıcı olur. Örneğin çok iyi hatırlıyorum, 1990’ların sonunda iç politik gücünün de zirvesinde olan asker “Ege&#8217;yi ve Lozan&#8217;ı tartışmalıyız” diyordu. Malum içeride 28 Şubat süreci vardı. Yani ister revizyonizm deyin, ister başka bir şey, düzenin sahiplenilmesine ve/veya yeniden kurulmasına yönelik bir hamle vardı. Dış politika bağlamında bakarsak da yeni oluşan uluslararası güç dengesinde kendine bir yer kapma arayışı denebilir buna. Bunu iç politika açısından doğru bulabiliriz, bulmayabiliriz. Bunların hepsi ayrı tartışma konuları.</p>
<p>Konumuzun dışına fazlaca çıkmadan şunu söyleyebilirim ki, en azından 200-300 yıldır Batı-merkezci uluslararası sistemin bir alt unsuru olduğuna hiç tartışma olmayan Türkiye Cumhuriyeti toprakları, uluslararası sistemde bu kadar köklü değişikliklere bir şekilde kendince yanıt verecek politikalar geliştirmeye çalışan farklı dinamikler içermekte. Bazı dinamikler diyor ki, eski kurduğumuz denge çok iyidir, Lozan olduğu gibi devam etsin. Ya da Lozan&#8217;ın sembolize ettiği şeyler olduğu gibi devam etsin. Bazı dinamikler de diyor ki, hayır, dünya çok değişiyor. Artık yeni aktörler çıktı, biz de buna ayak uyduralım. Lozan da bunun için eğer bir engelse mutlaka değişsin ya da en azından tartışmaya açılsın, açalım.</p>
<p>Açıkçası ben yapısal koşullardaki tüm değişikliklere rağmen, Türkiye&#8217;nin sistem içindeki konumunun çok değiştiğini düşünmüyorum. Değişmesi gerekir mi ayrı bir tartışma konusu, ama değiştiğini düşünmüyorum. Çünkü NATO üyeliği ve Avrupa Birliği ile olan ilişkilerin -özellikle de Gümrük Birliği özelinde ekonomik bağların- öyle veya böyle sürdüğü görülüyor. Keza kültürel, sosyal ve hatta sportif olarak yine Batıyla kurulmuş uzun vadeli ve köklü toplumsal bağların artarak derinleştiğini de görüyoruz bir yandan. Bu konularda bir makas değişikliğinin ve dolayısıyla Lozan&#8217;ı tartışmaya açmanın alt yapısının, olgusal olarak, pek olduğu kanaatinde değilim.</p>
<p>Lozan Antlaşması, daha doğrusu “Lozan dengesi”, II. Dünya Savaşı&#8217;nı, Soğuk Savaş’ı ve ondan daha kritik olan 1990’ları atlatan bir tarihsel olgu hala.  Malum I. Dünya Savaşı sürecinde kurulan birçok devlet ve rejim 1990’lardaki çalkantıyı atlatamadı. Ya yıkıldı ya köklü dönüşüm geçirdi. Hiçbiri değilse de Sovyetler Birliği yıkıldı. Hani daha Yugoslavya&#8217;yı vesaire söylemiyorum, Sovyetler Birliği yıkıldı. Dolayısıyla bütün bu süreçleri Lozan Antlaşması’nın sağ atlatmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Yani bu demek ki, çok daha yapısal bir yerlere tekabül ediyor. Sadece iç toplumsal dinamikler açısından değil, uluslararası sistem açısından da. Dolayısıyla yine yapısal verilerle analiz yapıldığında da durumun kısa ve orta vadede pek değişeceğini öngörmüyorum. Fakat iç politik tartışmalarda “nüfus sayımı yapmak” isteyenler için, bu tabirle ne demek istediğimi herkes çok iyi anlıyor sanırım, çok önemli bir katalizör veya araç olduğunu da düşünüyorum. Yani bununla ilgili bir cümle ya da tartışma attığınızda ortaya, saflar hemen belli oluyor ve siz de tekrar nüfus sayımını yapmış bir iktidar ya da muhalefet odağı olarak yola devam edebiliyorsunuz. Zaten popüler ve popülist güncel tartışmaların bunun dışında bir işlevi olduğundan çok da emin değilim.</p>
<p>Sabrınız için teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* &#8220;Milletlerarası Kamu Hukuku ve Anayasa Hukuku Açısından Kabulünün 100. Yılında Lozan Barış Andlaşması&#8221;, Anayasa-Der Etkinliği, 15 Eylül 2023 (Anayasa Hukuku Dergisi, Sayı 24, Yıl 2023, s. 632-639.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karahantepe’deki ‘Büst’: Şaman Başı?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2023/08/22/karahantepedeki-bust-saman-basi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Aug 2023 09:55:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=202</guid>

					<description><![CDATA[Karahantepe’nin sembolü haline gelen “falluslu havuz”un en dikkat çekici unsurlarından biri de “baş” heykeli.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>Karahantepe’deki ‘Büst’: Şaman Başı?</h1>
<p>Karahantepe’nin sembolü haline gelen “falluslu havuz”un en dikkat çekici unsurlarından biri de “baş” heykeli. Hafif oval planlı olacak şekilde kayadan oyularak yapılan ve içi fallus biçimli dikitlerle bezeli olan havuzun orta üst kenarındaki bu “büst”ün neyi betimlediği ciddi merak konusu.</p>
</div>
<div class="content-social-and-date">
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p style="text-align: center;"><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-a7ac2e60206db1d9d285644026f81be0.png" alt="" />Karahantepe “falluslu havuz”. ©Necdet Akgöz / Karahantepe, Şanlıurfa, Türkiye</p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<p>&nbsp;</p>
<p>İnisiyasyon amacıyla kullanıldığı açık olan havuza girenleri adeta tepeden izler gibi konumlandırılmış. Yaygın kanıya göre, çenesinin altında görülen “çıkıntı” olsa olsa “sakal” ya da “âdemelması” olabilir. Dolayısıyla karşımızda bir “erkek başı” var. Zaten havuzu dolduran falluslarla birlikte düşünülürse, erkek-egemen (“ataerkil”) temsillerin söz konusu olduğu bu alan da erkeklere ait bir yer.</p>
<p>Bu “hızlı” yorum, Karahantepe’nin içinde anlam ve varlık bulduğu Erken Neolitik’in sosyo-ekonomik örgütlenme biçimini fazla dikkate almıyor gibi. En azından toplaşma alanının gösterdiği gibi karmaşıklaşmış bir toplumsal yapının mevcut olduğu açık elbette. Ancak kurumsallaşmış bir “erk” yoğunlaşmasının söz konusu olduğunu söylemek çok zor. Daha da önemlisi, özellikle de kadın-erkek cinsiyetleri arasında bir hiyerarşinin oluştuğunu varsaymak için “çok erken”. Kalkolitik ve sonrasında şekillenen bir cinsler-hiyerarşisini “geriye yürütme”nin maddi zemini “henüz” söz konusu değil. Bu nedenle, kadın ve erkek cinsiyet rollerinin adeta en temel toplumsal-sınıfsal kimlikler olduğu Üst Paleolitik koşullarının bir şekilde sürdüğü Karahantepe’de erkeklerin daha ön ve üst(ün) planda olduğunu söylemek anakronik olacaktır. Havuzlu alanın (sadece) erkekler için yapıldığı düşünülse bile ilerleyen kazılarda olasılıkla ya civarda kadınlar için de benzer alanların ortaya çıkacağı ya da kadın temsillerinin yoğunlaştığı başkaca konuların/alanların tespit edileceği rahatlıkla varsayılabilir. Nitekim havuzlu alanın hemen yanında ve ana toplaşma alanına yine (alttan) geçitli bağlı bir alanın bulunma ihtimali her zaman var. Bu durumda erkekler için olduğu kadar kadınlar için de bir alanın olduğunu görülmüş olacak ve ekek-egemen (“ataerkil”) bir düzenle karşılaşmadığımız kesinleşmiş olacak.</p>
<p>Havuzlu alana ve oradaki büste bu arkaplan üzerinden dönersek, aslında ola ki erkekler için yapılmış olan bu alandaki “gözetleyen baş”ın illa bir erkeğe ait olması da gerekmiyor. Daha önce “İlksel Şamanın Kim’liği: Yaşlı-Kadın?” yazımda önerdiğim gibi ilksel şamanların yaşlı-kadın olduğunu varsayarsak, şamanik boyutu (da) açık olan böylesi törensel alanlara vaziyet edenin (şaman) bir kadın olma ihtimali de epey yüksek. Dolayısıyla aslında erkek olduğu görüşünden yola çıkarak çenesinin altındaki “çıkıntı”yı illa “sakal” ya da “âdemelması” olarak yorumlamaktan ziyade örneğin havuzlu alanı toplaşma alanına bağlayan “tak” benzeri kemerli geçide kadar kıvrılarak uzanan gövdesinin bir yılan şeklinde olmasına da yoğunlaşabilir.</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="1065">
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/f664c078c2c0e914c11bd26d12911750.jpg" alt="" width="2133" height="2748" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Karahantepe’deki baş heykelinin çene altındaki çıkıntı. ©Karahantepe Kazı Arşivi</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/0c79162557a9c96308f4acc881a46c00.jpg" alt="" width="3840" height="2160" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Heykelin yılan gövdesi. ©Karahantepe Kazı Arşivi</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha da önemlisi, ister kadın isterse de (zamanla) erkek olsun tüm şamanların neredeyse en önemli özelliğinin ne’liğinden ve “biyolojik cinsiyeti”nden bağımsız olarak cinsler ve türler arası ve/veya üstü görülmesi ve davranması olduğunu da biliyoruz. Üst Paleolitik mağara sanatından beri görüldüğü üzere, genellikle insan biçimli (antropomorfik) varlıklar ya da kuyruk, kanat veya boynuz gibi uzuvları olan insanlar şeklinde betimlenmişler. Tıpkı işlevleri gibi kendisi de olağan-dışı (ya da olağan-üstü) olan bir “merci” temsil edilmektedir nihayetinde.</p>
<p>Dolayısıyla, çok sonraları görülecek “Şahmeran” karakterini çağrıştıran Karahantepe’deki “büst” de aslında Üst Paleolitik mağara sanatından beri görülen “beşer-üstü/dışı” şamanik temsillerle uyumlu. Hatta doğrudan yaklaşık 14 bin yıl öncesine tarihlenen ve şamanik ayin yapıldığına kuşku olmayan El Jyo (İspanya) Mağarası’nın girişinde bulunan “taştan büst”ü çağrıştırıyor.  Girişi ve dehlizleri seyyar kandil ve meşalelerle adeta törensel olarak aydınlatılmış olan ve en kuytu yerine “altar” benzeri bir “iç alan” inşa edildiği tespit edilen<sup>1</sup> mağaranın girişindeki “taştan büst”ün sağ tarafının bıyıklı bir erkeğe, sol tarafının ise muhtemelen arslan ya da leopar gibi etobur bir kedigile ait olduğu yorumu dikkat çekici.<sup>2</sup> Üst Paleolitik şamanizminin göstergelerinden olan bu antropomorfik “büst”, belli ki mağaraya yani ayine gelenleri girişte karşılıyor ve nereye gittikleri konusunda onlara bir mesaj veriyor. Sahip olduğu bilgi ve becerilerin somut göstergesi olan biçimiyle de saygı ve korku uyandıran şaman, hakimiyet alanında olan-biten her şeyi gözetliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/b3a3e80ccf6afc68c17b042cd79b57b0.png" alt="" width="738" height="913" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Freeman ve Echegaray, <em>age</em>, s. 11.</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/e4873384974c8b24e4e337c7ab3ab907.png" alt="" width="3265" height="2936" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Freeman ve Echegaray, <em>age</em>, s. 12.</h6>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="1065">
<p>Karahantepe’de başlayan yerleşikleşmeye rağmen avcı-toplayıcı üretim ve örgütlenme biçiminin benzer olduğu düşünülürse, kozmik bütünselliği temsil eden şamanik temsillerin anaolojik olarak yorumlanmasında bir beis olmasa gerektir.</p>
<p>Bu çerçevede, havuzlu alandaki büstün hem erkek hem kadın hem de yılan özelinde tüm hayvanları uhdesinde toplayan bir temsil gücüne işaret ettiği düşünülebilir. Daha önce “Balıklıgöl Heykeli” yazımda önerdiğim gibi, Balıklıgöl Heykeli’nden Kilisik Heykeli’ne bölgede çokça bulunan “totem direkleri”nin ortak bifr özelliği bu açıdan dikkat çekicidir. Adeta ortak canı olan ve yaşamak için tek bir vücut halinde davranmak zorunda olan tüm varlıkların uyumlu birlikteliği temsil edilmektedir. Dolayısıyla, inisiyasyon törenlerinde kullanılan havuzlu alandaki başın da yılan kuyruğuyla birlikte düşünüldüğünde tüm canları bünyesinde toplayan şamanı işaret ettiği önerilebilir.</p>
<p>Kısacası, kazılar ilerledikçe mevcut verileri yorumlamanın daha da kolaylaşacağı açık. Tabii aksine veri olmadıkça tüm bulguların dönüşerek de olsa bir şekilde süren avcı-toplayıcı anlam dünyası içinden yorumlanmasının gerektiği de…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><sup>(1) Bkz. L G Freeman ve J G Echegaray, “El Juyo: A 14,000-year-old sanctuary from Northern Spain”, <em>History of Religions</em>, Vol 21, No 1, 1981, s. 5.</sup></p>
<p><sup>(2) Resimle desteklenmiş yorumlar için bkz. Freeman ve Echegaray, <em>age</em>, s. 5 ve 10-19.</sup></p>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Aktüel Arkeoloji, 22.08.2023</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balıklıgöl Heykeli</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2022/02/04/balikligol-heykeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Feb 2022 09:56:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[balıklıgöl]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[neolitik]]></category>
		<category><![CDATA[şaman]]></category>
		<category><![CDATA[urfa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=205</guid>

					<description><![CDATA[Literatürde "Urfa Adamı" olarak da bilinen Balıklıgöl Heykeli'nin  "erkek cinselliğini sembolize ettiği" yaygın bir kanı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>Balıklıgöl Heykeli</h1>
<p>Literatürde &#8220;Urfa Adamı&#8221; olarak da bilinen Balıklıgöl Heykeli&#8217;nin  &#8220;erkek cinselliğini sembolize ettiği&#8221; yaygın bir kanı. Bu yorumun en temel nedeni, çağdaşları Göbeklitepe ve Karahantepe&#8217;de de rastlanan fallus sembolizminin zamanla Mezopotamya&#8217;da şekillenecek &#8220;babatanrı&#8221; anlayışına giden sürecin ilksel işaretleri olduğu şeklindeki varsayım. Ne var ki, döneminin koşulları ışığında yakından bakıldığında, heykelin pekâlâ farklı yorumlara açık olduğu söylenebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p><img decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-c4ed9b505e68c86e86c10c8def7bec9a.jpg" alt="" />Balıklıgöl Heykeli</p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>Literatürde “Urfa Adamı (<em>Urfa Man</em>)” olarak da bilinen “Balıklıgöl Heykeli (<em>Balıklıgöl Statue</em>)”, 1993’te Şanlıurfa il merkezinde yer alan Yeni Mahalle’de yapılan bir yol çalışması sırasında gün yüzüne çıkarılmıştı. Üç ana parçaya kırılmış halde bulunmakla birlikte genel bütünlüğünü büyük ölçüde koruyan heykel, 193 cm boyu, 54 cm genişliği ve 63 cm kalınlığıyla gerçek insan boyutlarında ve formunda yapılmış (bilinen/bulunan) en eski heykel olma özelliğine sahip. Aslında <em>in situ</em> bulunmak bir yana konteksi dahi bilinmeyecek bir şekilde tesadüfen ve yalıtılmış halde gün yüzüne çıkan heykelin nerede, nasıl ve ne amaçla yapılıp kullanıldığını kestirmeye yardım edecek herhangi bir somut veriye ulaşılabilmiş değil. Bu durumda neredeyse tek seçenek, Yeni Mahalle Höyüğü’nün tarihlendiği Çanak Çömleksiz Neolitik B Evresi’ne<sup>1</sup> ait benzer buluntulara kıyasla dönemin genel özellikleri bağlamında yorumlar yapılması. Nitekim çok fazla yayına konu olduğu söylenemeyecek heykele başlangıçta verilen ve resmen terk edilmekle birlikte bir tür galatımeşhur haline gelen “Urfa Adamı/<em>Man</em>” ismi de bu çerçevede değerlendirilmeli. Zira sergilendiği Şanlıurfa Müzesi’nin Arkeolojik Eser Kataloğu’nda da yazıldığı gibi, “heykelin esas olarak erkek cinselliğini sembolize ettiğinden kuşku yoktur” kanaati değişmemiş durumda. Katalogdaki tanıtıma göre heykel, “yanlış olarak Neolitik Dönem kültürleri ile özleştirilen Ana Tanrıça imgesinin çok daha sonraları ortaya çıktığını,<sup>2</sup> özellikle Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemde hâkim ‘kutsal varlığın’ erkek olduğunu kanıtlamaktadır.”<sup>3</sup> Dolayısıyla, özellikle Göbeklitepe gibi merkezleri karakterize eden “tapınak” ve fallus sembolizminin zamanla Mezopotamya’da şekillenecek “babatanrı” anlayışına giden sürecin ilksel işaretleri olduğu varsayımının büyük ölçüde benimsendiği söylenebilir.</p>
<p>Bu kısa yazı, literatürdeki bu hâkim görüşü doğrudan heykel ve onu çerçeveleyen dönemin koşulları ışığında değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="767">
<p>&nbsp;</p>
<p>Heykelin “erkek cinselliğini sembolize ettiği”ne hükmedilmesinin en temel dayanağı, bir bütün olarak tasvir edilen (asıl) bireyin -ilk bakışta- iki elinin kasık hizasında ve fallusunu tutar şekilde olmasıdır. Gerçekten de konumları ve konumlandırılışları itibariyle ellerin erekte bir penisi kavradığı izlenimini elde etmek mümkündür. Zira, çok net olmasa da, ellerin birleşme noktasının hemen altında bir kabartma/kabarıklık olduğu görülmektedir. Keza altta, iki elin ortasına gelen yerde fallus izlenimi veren bu kabarıklığın “kökü”nde ve yanlara doğru yer alan iki yarım ay şeklindeki kabartmanın da testisler olduğu değerlendirilebilir.</p>
<p>Benzer bir değerlendirme, birbirlerine kabaca eşit beşer parmaktan oluşan ellerin ikisinin hemen altında görülen “torba”ya benzer kabartmalar için de yapılabilir. Ellerin üst tarafında fallus izine rastlanmasa da, ana gövdenin (baş ve boyunla birlikte) bir bütün olarak fallus temsili olduğu düşünülebilir.</p>
<p>Öte yandan, ellerin kavradığı bölgeye yakından bakıldığında, tümüyle farklı bir yorum yapmak da mümkündür. Örneğin ilk bakışta fallus olduğu düşünülen bölgenin hemen altında görülen “boşluk” dikkat çekicidir. Orijinal olan ve sanki “istenildiğinde [bir şey] ekleniyormuş” izlenimi veren<sup>4</sup> bu “boşluk” pekâlâ bir “oyuk” yani “vulva” da olabilir. Zira fallus izlenimi veren kabarıklığın “kökü”ndeki bu bölge, toplamda bir “vulva” ile “dış/büyük” dudaklarına da benzetilebilir. Eğer öyle ise, iki cinsin organlarının tek vücutta birlikte gösterildiğini söylemek gerekecektir. Bu durumda, çift cinsiyetli (hünsa, <em>hermafrodit</em>) bir bireyin temsili kadar çağlar boyunca çeşitli zaman-mekânlarda görüldüğü gibi yaşamın kaynağı ve kurucusu olan iki cinsiyetin tek bir vücutta gösterilmiş olması gibi bir alternatif de söz konusu olabilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/7ba9bbaec58aa71f22b0c74e54e196b2.png" alt="" width="1080" height="1080" /></p>
<h6>Kilisik Heykeli © Marc Verhoeven, “Person or penis? Interpreting a ‘new’ PPNB anthropomorphic statue from the Taurus foothills”, Neo-Lithics, No 1, 2001, s. 8-9.</h6>
<p>Burada akla hemen Nevali Çöri’nin 85 km kuzeyinde (bugünkü Adıyaman sınırları içinde) 1970’lerde bulunan Kilisik Heykeli gelmektedir. Balıklıgöl Heykeli gibi Çanak-Çömleksiz Neolitik’e tarihlenen 80 cm boyundaki bu heykel, sıklıkla bir fallik sembol olarak değerlendirilmektedir. Ancak üzerine yapılan belki de tek ayrıntılı analiz, kendisi fallus gibi olan heykelin fallusunun da muhtemelen bir kadın şeklinde olduğu yorumunu yapmaktadır. Bileşenleri farklı yorumlara konu olabilecek olsa da, muhtemelen heykelin iki (cinsten) insanın kompozit bir figürü olduğu açıktır.<sup>5</sup> Bu görüşün en temel dayanağı, başını büyük heykeldeki asıl bireyin elleriyle kavradığı fallus biçimli insanın ellerinin de kendi kasık bölgesinde olması ve fakat orada yuvarlak bir “boşluk” bulunmasıdır. Göbeklitepe’de görülen yuvarlak boşlukların kadın(lığ)ı temsil ediyor olabileceği yönündeki genelgeçer yorumlar bir yana, Balıklıgöl Heykeli’nde de aynı konumda ve bağlamda görülen “boşluk” dolayımıyla iki cinsi(yeti)n bir arada gösterilmesi gibi bir dönemsel eğilimden bahsetmek mümkündür. Nitekim tıpkı Kilisik Heykeli’nde olduğu gibi Balıklıgöl Heykeli’nde de ellerin kavradığı fallusun aslında bir kadını temsil ettiği söylenebilir. Zira iki elin tam arasında yer alanın hemen alttaki bölümde vulvası tasvir edilen bir kadının başı olduğu düşünülebilir. Bu durumda, “torba” görünümlü yerler de kadının başının iki yandaki devamı olabilir. Gerçekten de, Nevali Çöri’de bir insan kafasının arka kısmında bulunan yılan başı ya da Göbeklitepe’de bulunan “doğum yapan kadın” tasvirinin başına benzerlik dikkat çekicidir. Tüm bunlar “fallus” kadar “mantar kafa” da çağrıştırmaktadır.</p>
<p>Diğer yandan, yanlardaki iki “torba”nın kadının iki yana açılmış (şişman) kolları, “vulva” biçimli “oyuk”un da yine iki yana açılmış (şişman) bacakları arasındaki boşluk olması ihtimali da akla gelmektedir. Bu durumda, yukarıda ellerin kavradığı fallus izlenimi verdiği söylenen kabarıklığın bu kadının bedeni, “vulvanın dış dudakları” olarak değerlendirilen iki yarım ayın da bacakları olma ihtimali söz konusu olacaktır. Kilisik Heykeli’ndeki fallusun bir bütün olarak bir başka (kadın) bireyi sembolize etmesi gibi, burada da fallusun bir kadını (da) betimlediği düşünülebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/2a6c35b1b4750d73bf99f091bba31820.png" alt="" width="1080" height="1080" /></p>
<h6>Balıklıgöl Heykeli</h6>
<p>Elleri ve kolları iki yana açılmış (ve şişman) olan bu figür, sadece Üst Paleolitik’teki “Venüs figürinleri”ni değil Neolitik boyunca görülen pek çok kadın tasvirini ve hatta “eli belinde” tasvirinin başlangıcı kabul edilen Koçumbeli figürinlerini de çağrıştırmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/0e81f4909fd9667181e6bf5e643eaac7.jpg" alt="" width="780" height="168" /></p>
<p>Nihayet, Balıklıgöl Heykeli’nde ellerin arasında ve altında olan temsillerin bir bütün olarak insan ya da hayvan başı şeklinde olduğu söylenebilir. Akla zaman-mekânda tasvirlerine sık rastlanan leopar vb. kedigiller gelmektedir. Ellerin hemen altından sarkan “torbalar” kulakları, altlarındaki çukurcuklar gözleri, aralarındaki kabarıklık burnu ve alttaki “boşluk”la çevresi de ağız ile dudakları ya da çene yapısını teşkil ediyor olabilir. Zira Göbeklitepe, Nevali Çörü ve Karahantepe’de benzer baş/yüz tasvirleri bulunmuştur. Öte yandan, hepsi aynı büyüklükte olan parmaklar ilk bakışta bir “pençe” izlenimi verse de, kasık bölgesindeki unsurlar akla başka ihtimalleri de getirmektedir. Örneğin, parmaklar bir “kuş”un kanatları, hemen altlarındaki “boşluk”u çerçeveleyen kabartmalar da arkaya doğru kıvrılmış iki ayrık bacak/ayak izlenimi vermektedir. Keza parmakların “akrep” benzeri bir hayvanın ayakları olması, heykelin kendi sol elinin altından arkaya doğru kıvrılan uzantının da kuyruk olma ihtimali söz konusudur. Ne de olsa akrep, çok farklı zaman-mekânın sanatında sıklıkla cinsellik çağrıştırır şekilde kullanılmıştır. Tüm bunlar, Üst Paleolitik’ten süzülüp gelen benzer teriantropik, antromoporfik ya da zoomorfik temsilleri akla getirmektedir.</p>
<p>Bu yorumların ikna ediciliği bir yana, büyük ölçüde <em>önden</em> ve <em>genel görünümü</em> itibariyle yapılan yorumların aksine heykele farklı yönlerden bakıldığında da (sadece) bir erkeğin sembolize edilmediği açıkça görülmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/4392921a453b441c4a2f58324c173807.jpg" alt="" width="5152" height="3864" /></p>
<h6>Balıklıgöl Heykeli</h6>
<p>Hatta müzenin eser kataloğunda “olasılıkla sadece ön yüzden seyredilmek üzere tasarlanan heykel, yandan bakıldığında yassı bir görüntüye sahiptir, arka yüzde ise hemen hemen hiçbir vücut hattı belirtilmemiştir” şeklinde tanıtılan eserin müzede sadece önden görülecek şekilde sergilenmesinin de büyük bir müzecilik hatası olduğu belirtilmelidir. Bölgede yapılan tüm kazıların ekipleriyle müze görevlilerinin emek-yoğun çabalarına büyük saygı duymakla birlikte, hiçbir eserin ziyaretçiye tek açıdan gösterilmemesi gerektiği açıktır. Hele dünyanın gerçek insan boyutlarında ve formunda yapılmış bilinen en eski heykeli söz konusuysa.</p>
<p>Gerçekten de heykelin “olasılıkla sadece ön yüzden seyredilmek üzere tasarlanan” bir obje olmadığı açıktır. Zira önden bakıldığında koltuk altlarından itibaren gayet düz bir şekilde aşağıya inen “fit” bir (genç) erkek gövdesi, karnı ve beli söz konusudur. Oysa hemen heykelin yanında bulunan ve müzenin eser kataloğunda da yer verilen arkadan çekilmiş fotoğrafına bakıldığında, önden görünümün aksine (genç) kadını çağrıştıran ince bel ve kavisli kalça dikkat çekicidir.<sup>6</sup> Aslında arkadan tam simetrik bir kalça görünümü yoktur. Ancak hemen yukarıda bahsedildiği üzere ellerin arasındaki akrep benzeri bir hayvanın olası kuyruğunun bir yandan arkaya doğru uzanmış olma ihtimali vardır. Keza (ancak özel bir inceleme ile o da belki anlaşılabilecek şekilde) asıl bedenin kendisinin kuyruklu yapılmış olması da tümüyle ihtimal dışı değildir.</p>
<p>Keza önden kalın görünen kollar da arkadan epey ince biçimlendirilmiştir. Arkadan koltuk altları ve kolların başlama yerinin açılma biçimi ile ellerin bel hizasından vücuda bağlanma noktaları öyle bir biçimlendirilmiştir ki, önden görünenden farklı (cinste) bir tasvir elde edilebilmiştir. Yukarıda önden görünüm bağlamında yapılan çift cins(iyet)lilik hali, ön ve arkadan genel görünümler itibariyle de söz konusudur. Önden ilk bakışta erkek olan gövde/vücut, arkadan ilk bakışta kadındır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/0d8dab4f147d6946ddea385855041661.jpg" alt="" width="1200" height="675" /></p>
<h6>Balıklıgöl Heykeli</h6>
<p>Bu çok boyutluluk, kendisini önden bakıldığında boyunda görülen “iki sıra bezeme”de de göstermektedir. Bu bezemelerin “takı” ya da “yaka” olduğu neredeyse hiç tartışılmaksızın genel kabul görmüşe benzemektedir. Bunda derin ve yuvarlak göz oyuklarına obsidyen dilgi parçalarının yerleştirildiğinin düşünülmesi de önemli bir etkendir. Heykelin dönemin prestij ürünleriyle süslü olduğu varsayılmaktadır.</p>
<p>Oysa örneğin kolye gibi bir “takı” ya da “yaka”nın boynun arka tarafını da bir şekilde sarması ya da bir tür devamının olması gerekir. Böyle bir görüntü olmadığı gibi özellikle alttaki V’nin omuzun üst kısmına erişmeden sönümlendiği görülmektedir. Önde ya da arkada “yaka”yı işaret edecek herhangi bir kıyafet izi de görülmemektedir. Dolayısıyla, sadece ön kısımda üst gövdede yer alan ve orayla da sınırlı kalan bir “bezeme” söz konusudur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/67152ec0d3676e52fc6093932eda3d34.jpg" alt="" width="320" height="320" /></p>
<h6>Tell Sheikh Hassan Heykeli</h6>
<p>Boynunda benzer V olan Tell Sheikh Hassan Heykeli’nin belinde görülen ve muhtemelen kuşak olan paralel bezeme, vücudun arka tarafında da sürdüğü için “kıyafet” olarak değerlendirilmiştir.<sup>7</sup> Bu nedenle boyundaki V’nin “yaka” izlenimi verdiğini söylenebilir. Ancak alt gövdede (ellerin devamı gibi görülen) ters bir V olduğu açıktır.</p>
<p>Aslında heykelin ense kısmı (önden boynun görünümüne kıyasla) kalın görülmektedir.<sup>8</sup> Bilindiği kadarıyla heykel üzerinde herhangi bir boya analizi yapılmamıştır. Ancak görüntü itibariyle boyalı olduğunu düşündürecek bir belirti olmadığı gibi, oyma ya da kabartı bir desen de yoktur. Bu nedenle, ensenin boyundan kalın görülmesinin örneğin saç vb. bir unsur nedeniyle olmadığı söylenebilir. Zaten önden anlaşıldığı kadarıyla heykel “kel”dir. Dolayısıyla, diyelim ki bir “kolye”nin enseyi örten saçın altında kalması gibi bir durum da yoktur. (Tabii heykelin sadece önden görülecek şekilde yapıldığı görüşü esas alınacaksa, kolyenin devamının arkadan görünmesine gerek yoktur. O zaman bezemenin omuzların üstüne kadar ulaşamaması ya da bel-kalça meselesi de tesadüf olarak görülecektir -ki, o zaman zaten heykeli de hiç yorumlamamak gerekecektir).</p>
<p>Kısacası, mevcut yorumu destekleyen maddi bulguların eksikliği nedeniyle boyundaki bezemenin “kolye” ya da “yaka” <em>olmadığı</em> söylenebilir. Bezemenin ne olabileceği üzerine kafa yormayı belki de kaçınılmaz kılansa, “Taş Tepeler” boyunca görülen çok benzer tasvirlerdir. Göbeklitepe’deki leopar kabartmasının gövdesinde, Karahantepe’deki bir dikme taşın boyun/boğaz bölgesinde, Sayburç’ta bulunan ve başı zoomorfik temsil edilen “Leopoarlı İnsan”ın tıpkı Balıklıgöl Heykeli’ndeki gibi üst gövdesinde ve Ayanlar Höyük’te bulunan leopar başının “bıyık” kısmında neredeyse aynı motife rastlanmaktadır. Dolayısıyla, V’lerin zaman-mekâna has bir sembolizm (statü işareti?) olma ihtimali yüksektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/8a4786798faab21bb23602653e342c59.jpg" alt="" width="1280" height="720" /></p>
<h6>Sayburç, “Leopoarlı İnsan”</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/f876f1268904406c2e526323580a7df6.jpg" alt="" width="517" height="773" /></p>
<h6>Göbeklitepe, Leopar Kabartması</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/4377886a533e971392169672d7ae1503.jpg" alt="" width="458" height="1260" /></p>
<h6>Ayan Höyük © Bahattin Çelik, “A new Pre-Pottery Neolithic site in Southeastern Turkey: Ayanlar Höyük (Gre Hut)”, <em>Documenta Praehistorica</em>, 44, 2017, s. 367.</h6>
<p>Öte yandan Çanak Çömleksiz Neolitik dönemde rastlanan ve en azından “Taş Tepeler” bağlamında tipolojik olduğu söylenebilecek bu “bezeme”, akla Üst Paleolitik’ten Kalkolitik’e ve hatta Bronz Çağı’na giden kimi sanatsal ve figüratif bulguları da getirmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/8f879ec51618a5b46a4b29789397e32b.jpg" alt="" width="600" height="276" /></p>
<h6>Blombos Mağarası , © Christopher S. Henshilwood vd., “Emergence of modern human behavior: Middle Stone Age engravings from South Africa”, <em>Science</em>, 295/5558, 2002, s. 1278-1280.</h6>
<p>Güney Afrika’daki Blombos Mağarası’nda bulunan ve kırmızı aşı boyası üzerine yapılan yaklaşık 70 bin yıllık V, M ve üçgen benzeri çiziklerin yorumlanması kolay değildir. Ancak Üst Paleolitik ve Neolitik sanatında kadın(lığ)ın “pubik üçgen” resmi ve V şekli ile temsil edilebildiği görülebilmektedir.<sup>9</sup> Özellikle de özel bir statüye sahip olduğu düşünülen şaman kadınların imlenmesi açısından. Örneğin Fransa’daki <em>Chauvet</em> Mağarası’ndaki “Venüs ve Büyücü” resminde, vahşi hayvanın bacaklarının arasına çizilen pubik üçgen resminin kadına işaret ettiği yaygın kanıdır.<sup>10</sup> Bunun belki en önemli nedeni, 1864’te Fransa’da bulunan ve dönemin ruhuna koşut olarak “Utanmaz Venüs (<em>Vénus impudique-</em> <em>Immodest Venus</em>)” adı verilen 15 bin yıllık Üst Paleolitik kadın heykelciğidir. Venüs adı verilen ilk arkeolojik bulgu olan heykelin pubik üçgeni de yine ortasında bir çizik/yarık olacak şekilde tasvir edilmiştir. Keza, bu kadar net bir veri olduğu tartışmalı olmakla birlikte, İspanya’daki El Mirón Mağarası’nın girişinde bulunan “mezar taşı” da benzer bir veri sunar gibidir. İçinde bulunan yoğun kırmızı aşı boyası nedeniyle <em>Lady in Red </em>olarak isimlendirilen yaklaşık 19 bin yıllık mezar, özel/farklı şekilde gömüldüğü gibi iyi beslendiği de anlaşılan 35-40 yaşlarındaki bir (şaman?) kadına aittir. Mağara girişindeki mezarın hemen başına dikilen kaya parçasının üzerinde V şeklinde bir işaret olduğu ve bunun da pubik üçgeni ve dolayısıyla kadın(lığı)ı temsil ettiği önerilmektedir.<sup>11</sup> Hatta V’nin iç ortasında da yine bir dikey çizik olduğu söylenebilir.</p>
<p>İlginç bir şekilde, çok benzer bir tasvire Erken Neolitik yerleşimlerinden Tell Mureybet’te de rastlanmıştır. Evlerden birinin iç duvarında beyaz sıva üzerine siyah boyayla V işaretleri yapılmıştır.<sup>12</sup> Bu işaretin konteksine dair bir bilgiye rastlanmamakla birlikte, aynı yerleşimde bulunan kadın heykelciklerinin Üst Paleotik’te görülen V ve “Venüs” tarzlarına benzerliği açıktır. Bir heykelcikteki W ve V şekilli çentikler bir yana, bir başkasındaki pubik üçgen de yine ortasında bir çizik/yarık olacak şekilde gösterilmektedir. Neolitikleşme sürecindeki bu verilerin Üst Paleotik’ten gelen bir tür süreklilik taşıdığı açıktır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/c64b5d182cdf047a8b4270241b10545a.jpg" alt="" width="531" height="324" /></p>
<h6>&#8220;Venüs ve Büyücü” resmi, <em>Chauvet</em> Mağarası (30 bin yıl öncesi)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/53caeb9fa87ec7e51860a7d26158dc82.jpg" alt="" width="774" height="523" /></p>
<h6>“Utanmaz Venüs” figürini (15 bin yıl öncesi)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/d03ee00103f48f441435f401ba6e2317.jpg" alt="" width="720" height="460" /></p>
<h6>Sibirya/Mal’ta Venüsü (20 bin yıl önce)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/bb765de144c69c6d8cb7df288cbf06f8.jpg" alt="" width="196" height="301" /></p>
<h6>El Mirón Mağarası “mezar taşı” (19 bin yıl öncesi) © Vera Moitinho de Almeida vd., “(Re)seeing the Engraved Block of El Mirón Cave (Ramales de la Victoria, Cantabria, Spain)”, <em>CAA</em> 2012.</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/a2d0c225157eb37bc46dc50acfd808a8.jpg" alt="" width="1708" height="1125" /></p>
<h6>Tell Mureybet duvar bezemesi © Danielle Stordeur ve Juan José Ibáñez-Estévez, “Stratigraphie et répartition des architectures de Mureybet”, 2009, 72.</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/be4263e7d0a0241edb75e69200dd9ae2.jpg" alt="" width="1356" height="783" /></p>
<h6>Tell Mureybet figürinleri © Jacques Cauvin, “Les fouilles de Mureybet (1971-1974) et leur signification pour les origines de la sédentarisation au Proche-Orient”, <em>Annual of the American Schools of Oriental Research</em>, No 44, 1977, s. 34.</h6>
<p>Neolitik’in en özgün yerleşimlerinden Çatalhöyük’teki bir mühür üzerinde hemen hemen aynı bezemenin tekrarlı olarak görülmesi bu açıdan çok anlamlıdır. Keza Çatalhöyük’te bir kadın mezarında bulunan ve yaban domuzu çene kemiğinden yapılan kolyedeki V işaretleri de dikkat çekmektedir. Bu tür bir yoruma konu olduğuna rastlanmasa da, Neolitik’i MÖ 7 binlerde Avrupa’da başlatan <em>Lepenski Vir</em> (Demir Kapılar) Kültürü’nün sembollerinden olan heykelin de boynunun ve gövdesinin V (ve M) sembolleriyle bezeli olduğu görülmektedir. Yerleşimin sakinlerinin “Bereketli Hilal”de görülen “Neolitik paket”i Anadolu üzerinden buraya taşımış olduğunu gösteren ayrıntılı DNA analizleri bu açıdan anlamlıdır.<sup>13</sup> Benzer bir yorumu pubik üçgene belirgin şekilde rastlanan “Kiklad Sanatı” konusunda da yapmak mümkündür.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/9b09afd4a5ab53c099b16878db158c63.jpg" alt="" width="1798" height="1228" /></p>
<h6>© Çatalhöyük Araştırma Projesi arşivi</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/8bf7a66d1163dc248d81285e9144e806.jpg" alt="" width="3008" height="2000" /></p>
<h6>© Çatalhöyük Araştırma Projesi arşivi</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/9dd8fe4b7b98eec3e0c64455e85e543b.jpg" alt="" width="442" height="573" /></p>
<h6><em>Lepenski Vir </em>Heykeli (MÖ 7. bin yıl)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/fbfc1d01c0920345c6e14ac9b3903717.jpg" alt="" width="223" height="334" /></p>
<h6>Tell Brak Göz İdolü Uruk Dönemi (MÖ 4. bin yıl)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/535674666c1472b366a1e145cb490885.jpg" alt="" width="601" height="603" /></p>
<h6>“Erkek Heykeli” Hanedan Öncesi (Antik) Mısır (MÖ 4. bin yıl)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/a97aa555d98f779ec5a3bdf01b72e30d.jpg" alt="" width="800" height="1067" /></p>
<h6>Kiklad Sanatı (Ege Bronz Çağı)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/9394546937d3400858ed158fc2b2275d.jpg" alt="" width="609" height="560" /></p>
<h6>Hasanoğlan Heykelciği (MÖ 2100-2000)</h6>
<p>Kuşkusuz zaman-mekân farkları da düşünüldüğünde olası bir etkileşimin varlığını ispatlamak mümkün değildir. Dolayısıyla bahsedilen ölçütler epey zayıf (ve belki “zorlama”) bulunabilir. Ancak Balıklıgöl Heykeli’nin Üst Paleolitik’ten yerleşik düzene geçiş sürecinin tam ortasındaki bir zaman-mekânda yapılmış olması, öncesi ve sonrasına dair verileri birer ölçüt olarak kullanmaya izin vermektedir. Nitekim Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’nun her birinde ilksel devletler öncesi dönemlerde yapılan sanat eserlerinde karşımıza çıkan pubik üçgen, Sümer çivi yazısı sisteminin ilk (“piktografik”) dönemlerinde de “kadın” sözcüğünü göstermektedir. Hem de üçgenin yine içinde/ortasında bir çizik olacak şekilde. Dolayısıyla, zamanla evrimleşerek dönüşen yaşam ve üretim biçimine koşut anlam kaymalarına da uğramış olabilecek bir süreklilik var gibidir. Muhtemelen göçer avcı-toplayıcı olan Balıklıgöl Heykeli’ni yapanların, tam ortasında oldukları dönemlerin ruhunu yansıtan bir sembolizmi paylaştığı düşünülebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/722f7717cefd512a5ddb7515b3d73eb1.jpg" alt="" width="592" height="803" /></p>
<h6>Sümer Yazı sisteminin dönüşümü</h6>
<p>Öte yandan, yukarıda örnekleri verilen V, W ve dalgalı M benzeri tasvirlerin bulundukları yer itibariyle köprücük kemiği, göğüs kafesi, kollarla birlikte üst iskelet yapısı vb. unsurlar olma ihtimali de yabana atılmamalıdır. Göbeklitepe’deki leopar kabartmasının gövdesindeki V’ler iskeleti, Balıklıgöl Heykeli’yle Sayburç kabartmasının üst gövdesindeki V’ler ise köprücük kemiğini ya da göğüs kafesini temsil ediyor olabilir. Bilindiği gibi, kemik/iskelet sembolizmi şamanik toplumlarda yaygındır ve genellikle varlıkla yokluğun bilgisine hâkim şamanın olağanüstü kişiliğinin bir göstergesi sayılır.<sup>14</sup> Avcı-toplayıcı geçimin temelindeki göçer değerlerin sürdürüldüğü Çanak-Çömleksiz Neolitik’in “Taş Tepeler” kesitinde rastlanan V bezemelerinin bu amaçla yapılmış olma ihtimali pekâlâ söz konusudur.</p>
<p>Nihayet, daha düşük bir ihtimal olmakla birlikte, Blombos Mağarası’ndaki ilk örnekten başlayarak tüm böylesi işaretlemelerin bir tür yazı, hesap, harita, takvim ya da benzeri bir çeteleme ya da muhasebeleştirme amacı güttüğü düşünülebilir.</p>
<p>Kısacası, Üst Paleolitik göçer avcı-toplayıcılığından Bronz Çağı’nın yerleşik tarım devletlerine kadar giden dönüşüm sürecinin kilidi olan “Neolitik Devrim”in başlangıçlarına tarihlenen Balıklıgöl Heykeli’nin tüm bu dönemlerin sanatsal eğilimlerini yansıtma ihtimali yabana atılmamalıdır. Bu nedenle, Heykelin boynunda görülen ve “kolye” ya da “yaka” olmayan bezemenin “kadın(lık)”, “ölüm” ya da “rakam/yazı” sembolü olma ihtimalleri düşünülmelidir.</p>
<p>Sonuç olarak, “Urfa Adamı (<em>Urfa Man</em>)” yerine gittikçe “Balıklıgöl Heykeli (<em>Balıklıgöl Statue</em>)” olarak anılan heykelin kendi döneminin yaşam ve üretim koşulları bağlamındaki anlamını üzerine çokça düşünmek gerekmektedir. Çok boyutlu/açılı bakış çerçevesinde (sadece) bir erkek olmadığı açık olan heykel, tıpkı Kilisik Heykeli gibi varoluşun ve düzenin kaynağı olan kadınla erkek cins(iyet)lerinin ve hatta tüm canlıların <em>tamamlayıcılığını</em> ve kozmik bütünselliğini sembolize ediyor olabilir. Önden ilk bakışta erkek olan heykel üst gövdedeki V bezemeleri ile kadın, arkadan ilk bakışta kadın görünen beden de boyun ve başın arkadan görünümünün fallusu andırması nedeniyle de erkek cin(iyet)ini <em>de</em> hatırlatmış olabilir. Keza üzerlerindeki hayvan çağrışımları da bu doğal bütünselliği desteklemiş olabilir. Doğurganlığın ötesinde başlıca üretici güçler olan kadınlarla erkeklerin doğayla uyumlu diyalektik birlikteliğinin vücuda gelmiş hali olduğu düşünülebilecek böylesi heykeller, örneğin iki cins(iyet) için de icra edilen erginleme ritüellerinde kullanılacak şekilde yapılmış olabilir. Avcı-toplayıcı yaşamda başlıca üretici güçler olan kadın ve erkek kurucu unsurlarının yaşama birlikte ve iç içe katıldığı ortak zeminler böylece işaretlenmiş olabilir. Tıpkı bir totem direği olduğu düşünülen 80 cm boyundaki Kilisik Heykeli<sup>15</sup> gibi Balıklıgöl Heykeli’nin de alt kısmının monoblok ve tabana yerleştirilerek sabitlenecek şekilde tasarlanmış olması bu açıdan önemlidir. (Karahantepe’de muhtemelen inisiyasyon ritüellerinin yapıldığı özel yapının hemen yanındaki “üç localı” büyük alanın ortasında yer alan heykelin de bu açıdan incelenmesi önemli veriler sunabilir.)</p>
<p>Son olarak, Balıklıgöl Heykeli’nin boyundaki bezeme ve gözlerdeki süslemeler kadar burnunun kırık/kırılmış olması ve ağzının olmaması/görünmemesi de dikkat çekicidir. Sadece Göbeklitepe ve Karahantepe çağdaşlarında değil Olmeklerden “Antik Yunan”a kadar çok farklı zaman-mekânlarda da rastlanan heykellerin burnu kırma uygulamasının “kutsalı başkalarının zararından koruma” ya da “ölenin denetimsiz kalacak doğaüstü güçlerinin vereceği zararı önleme”<sup>16</sup> gibi amaçları olduğu yorumları sıklıkla yapılır. Ancak Mezopotamya’da “başı koparılan” ya da başsız yapılan figürinler bağlamında da önerildiği gibi, kırarak kişiliksizleştirilen<sup>17</sup> figürleri unutturan bir “ortak hafıza”nın da böylece yeniden kurulduğu düşünülebilir. Ne de olsa geçmişi unutma, en iyi hatırlama yöntemidir.<sup>18</sup></p>
<p>Bir başka yazının konusu olmakla birlikte, Göbeklitepe ve Karahantepe gibi mekânların gömülmesi için de yapılan bu türden yorumlar kadar “eskiyi kullanım dışı bırakma” ihtimali de yabana atılmamalıdır. Zira burnu kırılarak vücut bütünlüğü bozulan figürle birlikte eski düzen de hükümsüz kılınmakta, yeni düzene ve hüküm sahibine alan açılmaktadır. Göbeklitepe ve özellikle Karahantepe’deki heykellerin neredeyse tamamının başlarının gövdelerden koparılmış şekilde gömüldüğünün tespit edildiği dikkate alınırsa, üç ana parça halinde bulunan Balıklıgöl Heykeli’nin (en azından) başının kendi zamanında kırılmış olduğu ihtimal dâhilindedir. Bir başka deyişle, özgün konumu bilinemez şekilde yalıtık halde bulunan Balıklıgöl Heykeli’nin de işi bittikten sonra kırılarak ıskartaya çıkarılmış olma ihtimali yüksektir.</p>
<p>Olmayan ağız konusuna gelince, genel kanı, ağzın muhtemelen yüzde maske olması nedeniyle görünmediği yönündedir.<sup>19</sup> İşlevleri konusunda çok farklı yorumlar olan maskelerin heykeli anonim/kolektif<sup>20</sup> bir kişi hale getirdiği, böylece dönemin ritüellerinin gerektirdiği cinsler/sınıflar üstü rolü oynamaya ziyadesiyle uygun bir görünüm elde edildiği düşünülebilir. Ancak Üst Paleoltik sanatında başta “ağız” ve “göz” olmak üzere yüz özellikleri olmayan/gösterilmeyen tasvirlere sıklıkla rastlanmaktadır. Yeme kadar konuşma ve görme gibi çok kurucu toplumsal özellikleri simgeleyen uzuvların yokluğu üzerine daha derinlikli sorgulamaların yapılması gerekmektedir. Söz konusu heykel(cik) ve tasvirlerin büyük olasılıkla özel kişilere dair olduğu düşünülürse, bu tip göndermelerin avcı-toplayıcı düzenlerin temellerine dair ipuçları sunduğu düşünülebilir.</p>
<p>Balıklıgöl Heykeli’nin farklı bölgelerinin yukarıda dikkat çekilen özellikleri bağlamında düşünüldüğünde, birçok alternatif yorumun kesişim noktasında şamanik çağrışımların yer aldığı söylenebilir. Bilindiği üzere şaman, herkesin göremeyeceğini görüp bilemeyeceğini bilme, belagati ve hitabetiyle toplumu bir arada tutan aidiyet unsurlarını inşa edip yeniden üretme, şifa dağıtma, sorunları çözen hakem olma ve ritüelleri toplum adına yönetme gibi kurucu işlevleri karşılığında çalışmadan karnını doyurtan ilk kişidir. Düzenin tüm bileşenlerinin özelliklerini uhdesinde toplayan, herkes olduğu kadar hiç kimse de olan ilksel “kurum”dur. İlksel şamanın çok büyük olasılıkla yaşlı kadın olduğu görüşü<sup>21</sup> bir yana, Balıklıgöl Heykeli’nde görülen hermafrodit ve hatta zoomorfik unsurların “tüm bileşenleri tek vücutta toplama” sembolizmi içerdiği açıktır. Mantar kafa, kemik/iskelet vb. ihtimalleri için de benzer bir durum söz konusudur. Tüm bunlar, Üst Paleolitik’ten süzülüp gelen şamanın bilinen sembolleridir. Nihayetinde toplayıcı kadınlarla avcı erkeklerden oluşan Üst Paleolitik toplumların birliğinin ve bütünlüğünün sembolü olan şaman, kimlikler ve sınıflar üstü tarafsız hakem niteliğini bu “hem her şey hem de hiçbir şey olma hali”ne borçludur.</p>
<p>Aslında “Taş Tepeler” boyunca fallus sembolizminin belirgin olduğuna hiç kuşku yoktur. Ancak eril ya da ataerkil bir “kültür”ün olmasının maddi koşullarının oluştuğu ispatlanmadıkça, ilk bakışta erkek(liğ)i çağrıştıran tüm bulguların önyargısız ve tüm olası ihtimalleri dikkate alarak değerlendirilmesi elzemdir. Balıklıgöl Heykeli bu açıdan eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Çünkü tek başına ve yalıtılmış şekilde bulunan heykeli yorumlamaya ket vurabilecek bir bağlam söz konusu değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><sup>[1] Bk. Bahattin Çelik, “Şanlıurfa-Yeni Mahalle Höyüğü in the Light of Novel C14 Analysis / Yeni Karbon-14 Analizleri Işığında Şanlıurfa-Yeni Mahalle Höyüğü”, <em>Armizzi &#8211; Engin Özgen&#8217;e Armağan / Studiesin  Honour of Engin Özgen</em>, Bora Uysal, Atilla Engin ve Barbara Helving (ed.), Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2014, 101-102.</sup></p>
<p><sup>[2] Genellikle “Venüs figürinleri” olarak anılan Üst Paleolitik bulguları hakkında da bu yönde görüşler olduğu hatırlandığında, “Ana Tanrıça imgesinin çok daha sonraları ortaya çıktığı” ifadesini anlamak zordur.</sup></p>
<p><sup>[3] Heykelin önden ve arkadan çekilmiş resimleri ile açıklama notu için bkz. <em>Şanlıurfa Müzesi Arkeolojik Eser Kataloğu</em>, Genişletilmiş 2. Baskı, Necmi Karul, Gülriz Kozbe ve Ahmet Yavuzkır (ed.), Oma Oma Medya ve Yayıncılık, İstanbul, 2021, s. 118-119.</sup></p>
<p><sup>[4] Başka bir yazının konusu olabilecek bu benzetme, Prof. Dr. Necmi Karul’a aittir (22 Kasım 2021 tarihli kişisel yazışma).</sup></p>
<p><sup>[5] Bkz. Verhoeven, 2001: 8-9. Ayrıca bkz. Ian Hodder ve Lynn Meskell, “The Symbolism of Çatalhöyük in its Regional Context”, Ian Hodder (ed.), <em>Religion in the Emergence of Civilization: Çatalhöyük as a Case Study</em>, Cambridge University Press, Cambridge, 2010, s. 37.</sup></p>
<p><sup>[6] Heykelin iki cinsiyeti de temsil ediyor olabileceğine dair kuşkularımı paylaşırken arkadan çekilmiş resimdeki bel-kalça biçimine dikkat çeken kıdemli hekim Prof. Dr. Murat Fırat’a teşekkür ederim.</sup></p>
<p><sup>[7] Bkz. Bernd Müller-Neuhof, “An EPPNB Human Sculpture from Tell Sheikh Hassan”, <em>Neo-Lithics</em>, No 2/06, 2006, s. 32-33.</sup></p>
<p><sup>[8] Heykelin özellikle boyun yapısının (ki kulak da bu açıdan dikkat çekici bulunabilir) üreme sorunlarına da yol açan “Turner/Noonan Sendromu” hastalığını çağrıştırdığını söyleyen genç hekim Barış Yılmaztekin’e teşekkür ederim. Arkeolojik verilerin “ikon diyagnozu (<em>icona-diagnosis</em>)” çalışmalarıyla değerlendirilebileceğini, bu çerçevede kimi “anormal” sembollerin doğuştan gelen fiziksel-zihinsel deformasyonlara, engellere ya da hastalıklara işaret edebileceğini öneren bir çalışma için bkz. Anneliese A. Pontius, “Icono-diagnosis, a Medical-Humanistic Approach, Detecting Crouzon&#8217;s Malformation in Cook Islands&#8217; Prehistoric Art”, <em>Perspectives in Biology and Medicine</em>, No 27/1, 1983, s. 107-120.</sup></p>
<p><sup>[9] Örneğin bkz. Miriam Robbins Dexter, “Felines, Apotropaia, and the Sacred ‘V’: Evolution of Symbols Associated with Divine and Magical Female Figures”, C.E. Ursu, A. Poruciuc, C.M. Lazarovici (ed.), <em>From Symbol to Sign</em>.&#8221; Memory of Klaus Schmidt, Editura Karl A. Romstorfer, Suceava (2015): 295-316.</sup></p>
<p><sup>[10] Lila Moore, “From Cave to Screen: A Study of the Shamanic Origins of Filmmaking”, <em>Journal of Arts and Humanities</em>, No 8/12, 2019, s. 5.</sup></p>
<p><sup>[11] L. G. Straus vd. “The Red Lady of El Mirón”, <em>Lower Magdalenian Life and Death in Oldest Dryas Cantabrian Spain: An Overview, Journal of Archaeological Science</em>, 2015, doi: 10.1016/j.jas.2015.02.034.</sup></p>
<p><sup>[12] Bkz. Jacques Cauvin, “Les fouilles de Mureybet (1971-1974) et leur signification pour les origines de la sédentarisation au Proche-Orient”, <em>Annual of the American Schools of Oriental Research</em>, No 44, 1977, s. 30; ve Halil Tekin, Tarih Öncesinde Mezopotamya, 2. Baskı, Bilgin Kültür Sanat, 2019, Ankara, 162.</sup></p>
<p><sup>[13] Bu konuda bkz. Dušan Borić vd., “High-resolution AMS dating of architecture, boulder artworks and the transition to farming at Lepenski Vir”, <em>Scientific reports</em>, No 8/1, 2018, s. 1-13; ve Dušan Borić ve Vesna Dimitrijević, “When did the ‘Neolithic package’ reach Lepenski Vir? Radiometric and faunal evidence”, <em>Documenta Praehistorica</em>, No 34, 2007, s. 53-71. Ayrıca genel olarak bkz. Mehmet Özdoğan, “Archaeological evidence on the westward expansion of farming communities from eastern Anatolia to the Aegean and the Balkans”, <em>Current Anthropology</em>, No 52/4, 2011, s. 415-430.</sup></p>
<p><sup>[14] Örneğin bkz. Fuzuli Bayat, <em>Türk Kültüründe Kadın Şaman</em>, Ötüken Neşriyat, 2015, s. 81-82.</sup></p>
<p><sup>[15] Bkz. Verhoeven, 2001: 8-9.</sup></p>
<p><sup>[16] Olmeklerin “sakatlam (<em>mutilation</em>) ” uygulamasını temsili resimler eşliğinde analiz eden bir anlatım için bkz. David C. Grove, “Olmec Monuments: Mutilation as a Clue to Meaning”, <em> The Olmec and Their Neighbors: Essays in Memory of Matthew W. Stirling</em> (1981): 49-68.</sup></p>
<p><sup>[17] Günümüze dek süren baş keserek idam etme gibi uygulamalarda da görülen “insan formunun bütünlüğünü bozma” amacını hatırlatan bir inceleme için bkz. Lauren E. Talalay, “Heady Business: Skulls, Heads, and Decapitation in Neolithic Anatolia and Greece”, <em>Journal of Mediterranean Archaeology</em>, No 17/2, 2004, s. 140.</sup></p>
<p><sup>[18] Ian Kuijt, “The Regeneration of Life: Neolithic Structures of Symbolic Remembering and Forgetting”, <em>Current Anthropology</em>, No 49/2, 2008, s. 184-185.</sup></p>
<p><sup>[19] Dönemin heykellerinin genel yüz özellikleri, ağız olmaması ve (taş) maske bulguları/yorumları konusunda bkz. Klaus Schmidt, “Göbekli Tepe–the Stone Age Sanctuaries. New results of ongoing excavations with a special focus on sculptures and high reliefs”, <em>Documenta Praehistorica</em>, No 37, 2010, s. 239-256; ve Oliver Dietrich vd., “Masks and masquerade in the early neolithic: A view from upper mesopotamia”, <em>Time and Mind</em>, No 11/1, 2018, s. 3-21.</sup></p>
<p><sup>[20] Özellikle başsız/yüzsüz heykeller ile “kafatası kültü” için yapılan “anonimleştirme” benzetmesi için bkz. Kuijt, 2008, s. 171-197.</sup></p>
<p><sup>[21] Bkz. Erdem Denk, &#8220;İlksel Şamanın Kim’liği: Yaşlı-Kadın?&#8221;, <em>Aktüel Arkeoloji</em>, 6 Mayıs 2021 (https://aktuelarkeoloji.com.tr/kategori/yazilar/ilksel-samanin-kim-ligi-yasli-kadin) ve Erdem Denk, <em>50 Bin Yıllık Dünya Düzeni: Toplumlar ve Hukukları</em>, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2021, s. 24-25 ve 40-41.</sup></p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<p>*Aktüel Arkeoloji Portalı, 4 Nisan 2022.</p>
<div id="gtx-trans" style="position: absolute; left: 809px; top: 107.781px;">
<div class="gtx-trans-icon"></div>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demokrasi Açığı</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/demokrasi-acigi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:54:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3544</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3540"  _slug="demokrasi-acigi" data-title="demokrasi-acigi" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3540 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/612H1l1qAkL._AC_UF10001000_QL80_.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/demokrasiacigi.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birleşmiş Milletler’de Avrupa Birliği’nin Gözlemci Üyeliği</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/birlesmis-milletlerde-avrupa-birliginin-gozlemci-uyeligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:50:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3537</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3533"  _slug="birlesmis-milletlerde-avrupa-birliginin-gozlemci-uyeligi" data-title="birlesmis-milletlerde-avrupa-birliginin-gozlemci-uyeligi" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3533 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/unga-visual_square.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/bm.ab_.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birleşmiş Milletler</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/birlesmis-milletler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:39:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3530</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3526"  _slug="birlesmis-milletler" data-title="birlesmis-milletler" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3526 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/86088237ac612058d1a2fb8a6441e1.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/bm.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Brexit</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/brexit/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:37:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3524</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3521"  _slug="brexit" data-title="brexit" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3521 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/brexit_scissor_0.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/brexit.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birleşik Krallık Üyelik Referandumları</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/birlesik-krallik-uyelik-referandumlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3519</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3514"  _slug="birlesik-krallik-uyelik-referandumlari" data-title="birlesik-krallik-uyelik-referandumlari" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3514 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/brexit-exchange-rate-debate-700x300-1.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/uk.uyelik.refer_.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
