<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Uluslararası Hukuk &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/uluslararasi-hukuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 Oct 2024 08:10:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Uluslararası Hukuk &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ‘Avrupa’ ile Hukukumuz: Bir Eklemlenme Hikayesi Olarak Lozan</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2023/10/10/osmanlidan-cumhuriyete-avrupa-ile-hukukumuz-bir-eklemlenme-hikayesi-olarak-lozan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2023 08:32:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[lozan andlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[lozan antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3804</guid>

					<description><![CDATA[Herkese iyi akşamlar. Ben de hem davet için hem de bu güzel organizasyon için teşekkür ederim. Ben izninizle konuyu pozitif hukuk tarafından değil, daha çok ihmal ettiğimiz maddi hukuk boyutuyla,...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Herkese iyi akşamlar. Ben de hem davet için hem de bu güzel organizasyon için teşekkür ederim. Ben izninizle konuyu pozitif hukuk tarafından değil, daha çok ihmal ettiğimiz maddi hukuk boyutuyla, tarihsel arka plan üzerinden ele almaya çalışacağım. Bunun çok temel bir nedeni var. Şimdiye kadar da söylendi, Lozan Antlaşması herhangi bir anlaşma değil. Çünkü bir dünya savaşını, arkasında bir soğuk savaşı, Soğuk Savaş sonrasındaki bütün o çalkantıları bir şekilde atlatmış ve hâlâ varlığını sürdüren bir belge olduğunu söyleyebiliriz… Dolayısıyla tam anlamıyla “anayasal”, kurucu bir metinden bahsediyoruz. Böyle bir belgenin bu kadar uzun süre yaşamasını, bütün bu popüler ve popülist tartışmalara rağmen -oraya da en sonunda gelmeye çalışacağım- açıklayabilmek için sanırım arkasında yatan tarihsel, hatta yapısal nedenlere bakmak lazım. Ben de izninizle başlığın da biraz ima ettiği gibi bin yıllık bir yolculuğa çıkarmak istiyorum sizi 10 dakika içerisinde.</p>
<p>Biliyorsunuz 1071 çok sembolik bir tarih tabii ki. Hani nedenleri başka bir mesele ama batıya doğru hareketin sembolik tarihlerinden birisi. O zamandan beri doğru ya da yanlış, o ya da bu nedenle bir şekilde coğrafi olarak batı yönüne doğru hareket eden veya batıya doğru bakan bir siyasal dinamikten ve aktörler silsilesinden bahsediyoruz. Birbirlerinin de tarihine bir şekilde sahip çıkan ve hatta onları tek bir parça gibi okumayı da özellikle son dönemde önemseyen bir aktörden bahsediyoruz.</p>
<p>Bu aktör, Anadolu’ya ilk girdiğinde aslında birazcık o dönemin bölgedeki yükselen gücü olan Abbasi halifesi adına Doğu Roma&#8217;ya ve etrafındaki hakimiyet alanına sızılmasına hizmet eden ve bir tür uç beyliği yapan bir aktördü. Hatta bir tür paralı askerdi, yapılan birçok açıklamada da Abbasi halifesinin adının özellikle anıldığını biliyoruz. Bu çok temel bir gösterge, çünkü bir tür “cihat”tan bahsedilebilir. Tabii ki politik bir araç olarak kullanılan bir argüman olma halinden bahsediyorum. Fakat çok kısa süre sonra biraz içlere doğru yürüdükçe Doğu Roma&#8217;yla ilişkilerin geliştirildiğini ve hatta Roma&#8217;ya yaklaşıldığını biliyoruz. Böylesi dinamikler Anadolu&#8217;nun içlerine doğru gittikçe ve hatta Anadolu Selçukluları’nın dağılma sürecinde içlerinden çıkarak Osmanlı’yı kuracak grupların bir şekilde Doğu Roma&#8217;ya yaklaşmaya çalıştığını, evlilik yoluyla ittifak kurmaya çalıştığını ve bu sefer onlara paralı askerlik yapmaya başladığını biliyoruz. Bunda çok da başarılı oluyorlar ve yavaş yavaş Doğu Roma’nın bazı travmalarını kullanmaya başlıyorlar.</p>
<p>Nedir Doğu Roma’nın travması? Batı travması, Batı Roma travması. Çünkü biliyorsunuz Haçlı Seferleri İstanbul için çok büyük travmalar yarattı ve hatta daha sonra Ruslar ve Sırpların, yani kabaca Ortodoks dünyanın diyelim, Karadeniz’in kuzeyinde ve Güneydoğu Avrupa’da yükselişiyle Doğu Roma kendini daha çok basınç altında hissettikçe Osmanlı gibi aktörlerden destek almaya çalıştı. Öyle ki, bu durum Osmanlı&#8217;nın Avrupa’ya geçmesinin de nedeni olacak. Dolayısıyla ben bu ilk dönemin bir tür “yanaşma” veya bir tür “ilişkileri geliştirme” dönemi olarak adlandırılabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu döneminde en büyük kazanç olarak Çimpe Kalesi’nin Osmanlı&#8217;ya verilmesiyle Osmanlı ilk defa hakikaten “Batıya geçti”. Trakya üzerinden Avrupa&#8217;ya ilk defa adım attı ve bu yakınlaşmayı bir tür kuşatmaya çevirmeye başladı bu sefer. Yıkılmakta olan Doğu Roma&#8217;yı arkasından da dolanarak tabiri caizse yavaş yavaş iç etmeye ya da sıkıştırmaya çalıştı.</p>
<p>Bu süreçte sadece siyaseten değil hukuken de Doğu Roma&#8217;nın devamı olma arayışını görüyoruz. Özellikle Ruslarla yapılan rekabet çerçevesinde “yeni Roma kim olacak” tartışmasından bahsediyorum ve bu dönemde Abbasi halifesi ile başlanan yolculuktan bir anlamda tümüyle ayrılan I. Murat&#8217;ın kendisini halife olarak anmaya başladığını görüyoruz. Bence çok kritik bir nokta. Çünkü yavaş yavaş Avrupa’nın -ya da Doğu Roma’nın diyelim- yanaşılan değil, kuşatılan bir aktöre çevrilmesi sonrasında hepimizin bildiği gibi fetih aşamasına kadar gidilecek.</p>
<p>Birkaç denemeden sonra yapılan fetihten sonra aslında Osmanlı bu sefer kuşatma aşamasından “özdeşleşme” aşamasına gidecek. Hepimizin kendisini Kayzer-i Rum, yani Anadolu’nun Kayzeri ilan eden Fatih Sultan Mehmet üzerinden bildiğimiz gibi. Dolayısıyla bu çerçevede Roma&#8217;nın yeni varisi olunduğunu iddia edilecek ki; bu dönemde hepimizin bildiği gibi Ruslar da İvan dönemlerini yaşıyorlar. Onların da en büyük iddiası, yeni Roma olmak. Yani yıkılan Doğu Roma&#8217;nın varisi olmak… Dolayısıyla, Zeynep Hoca’nın sunuşuna atıf yapmak gerekirse en azından siyaseten bir ardıllık hikayesi ya da <em>onun halefi benim ve onun yerine ben geçeceğim</em> iddiasından bahsediyoruz. Aslında bu bir hegemonya mücadelesidir siyasi açıdan. Bunun yavaş yavaş ayaklarının yere bastığını nereden biliyoruz? Fatih Sultan Mehmet&#8217;in yaptığı kanunnamelerden, hatta bunu yaparken Roma’ya öykünmesi gibi gelişmelerden biliyoruz ve bu imparatorluk süreci gücün hegemonik olarak devralınmasıyla birazcık ilerlemeye başladığında karşısına yeni bir zorluk çıkacak büyüyen Osmanlının. Buna da doğudaki ve batıdaki zorluklar diyelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-3805 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman.jpg" alt="" width="640" height="384" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman-320x192.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman-600x360.jpg 600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında tam “Batı” olmuşken, Roma olmuşken çıkacak bir zorluk bu. Doğuda İran, Şiiliği resmi olarak benimseyecek. Bunu dengelemek isteyen Osmanlı, Yavuz döneminde halifeliği devralmak için Mısır’a kadar gidecek ve aslında buradan sonra da bir süre önce özdeşleşilmiş Batının bu sefer tam karşısına geçilmiş olunacak aslında. Karşısına geçtiğiniz Batı ile muarızlık/düşmanlık ilişkisi başlayacak. Yani imparatorluğun özdeşleşme halinden benimsenen Doğu-Batı ikileminde Doğu&#8217;nun lideri olma haline dönüşüp bu sefer kendi kendini doğu(lu)laştıran, ama imparatorluk olarak Doğululaştıran, buradan hegemonya kurmaya çalışan bir döneme geçtiğini görüyoruz. Bunun da herhalde zirveye çıktığı zaman, Kanuni dönemidir. Çünkü Kanuni döneminde biliyorsunuz, hani böyle bir tür popüler ve popülist kültür anlatısı olarak kullanılsa da siyasi ve hukuki analiz açısından da çok kıymetli olan bazı veriler var elimizde. Örneğin “böl ve yönet politikası” çerçevesinde kendi yanına bazı unsurlarını çekebilmek için örneğin iç hukukuna dahi müdahale edilen Fransa&#8217;ya kapitülasyonlar verme gibi uygulamalar söz konusu. Özellikle Protestanlığı da doğuracak Avrupa içi çekişmeler sürecinde yaşanacak tartışmalarda alınan pozisyonlar bunlar. Keza Venedik, Ceneviz (henüz “İtalya” yok) gibi denizci aktörleri kullanarak Avrupa’nın içine sızma veya ittifaklar devşirme politikası da güdülüyor. Dolayısıyla bir tür hegemonik böl ve yönet politikasının bir tür türbülansta olan Avrupa’ya karşı gözetildiğini, yürütüldüğünü görüyoruz.</p>
<p>Fakat bu süreç, hepimizin bildiği gibi 1492 sembolik kırılma tarihiyle, yani deniz aşırı sömürgeciliğin başlaması ve böylece Avrupa’nın kendisine yeni bir can damarı keşfetmesiyle yeniden değişecek. Yavaş yavaş yükselen, yükseldikçe de bir anlamda eski Batı Roma’nın bütün mirasını reddederken, yani ulus-devletleşme sürecine girerken, bir yandan da endüstriyel kapitalizmi ve modernizmi yaratacak atılımları atarak bir tür yeni bir Avrupa haline dönüşen bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu aslında ilişkileri tam ters edecek bir şey, çünkü hegemonik olarak Avrupa&#8217;yı şekillendirmek, oraya hukuk dayatmak isteyen Osmanlı, bu sefer Avrupa’nın hukukuna ya da yeni, modern hukukuna gıptayla bakan, onun yavaş yavaş gerisinde kalmaya başlayan bir aktöre dönüşecek. Bu dönem aslında “denge” politikasının da başladığı dönemdir. Çünkü bir tür hayatta kalma mücadelesine dönüşmeye başlıyor. Yani bir tür bir kırılma gerçekleşmiş “Avrupa’da”. Hatta ben onu şöyle anlatıyorum: Avrupa, Avrupalılaşmış. Avrupa Avrupalılaştıkça bütün dünyanın Avrupalılaşmasının önü açılmış ki; buna modernleşme süreçleri diyoruz. Rusya&#8217;da, Japonya&#8217;da, Türkiye&#8217;de, Çin&#8217;de vesaire.</p>
<p>Bu süreç çerçevesinde, baştan gelen silsileyi devam ettirmem gerekirse, bu sefer “öykünme/taklit” sürecine geçiyoruz. Yani onun hukukunu da kabul etmek ve benimsemek -ki herhalde şunu söylemekte sakınca yok. Bunların sembollerinden birisi de bizim okulumuz, Mekteb-i Mülkiye. 19. yüzyıla geldiğimizde bütün bu süreci yürütecek diplomatları yetiştirmek, hukuk sistemini geliştirmek gibi konularda birkaç temel kurumla birlikte yaratılan yerlerden zira. Biliyoruz ki burada temel amaç da artık geride kalındığının bilinciyle sadece öykünme değil, varlığının kabul edilmesi ve hatta hayatta kalma talebi. Onu da şöyle tanımlayabiliriz, “hasta adam” olarak da olsa Avrupa’nın bir parçası olarak kabul edilmek. Bu o dönem için çok kritik bir nokta. Hepinizin bildiği gibi yine o dönem modernleşen ve Batı sistemine Osmanlı gibi kıyısından dahil olan Rusya’yı Avrupa’ya karşı kullanarak -ya da tersi- bunu hayata geçirmeye çalışan bir Osmanlı’dan bahsediyoruz. Bunun da meyvesi 1856 Paris Antlaşması’nın 8. maddesinde tanınan “eşitlik” olarak Osmanlı&#8217;nın hanesine yazılacak.</p>
<p>Fakat bu dönemde başka kritik bir şey oluyor, bir aktör daha çıkıyor ortaya, o da Yunanistan. Yunanistan sadece ayrılmaya çalışan bir “eski azınlık”, “eski tebaa” ya da “eski toprak” değil. Yunanistan aynı zamanda “Avrupalılaşan Avrupa”nın kendi modern(ist) tarihini yazması açısından en kritik referans noktalarından birisi. Yani sürekli Greko-Romen kültürüne yapılan atıf üzerinden bildiğimiz üzere, Antik Roma ve Antik Yunan’a o kadar çok atıf yapılıyor ki, aslında Yunanistan Avrupa’nın bir tür kurucu unsuruna dönüşüyor. Dolayısıyla, Yunanistan&#8217;ın Türkiye&#8217;den ayrılması sadece herhangi bir tebaayı kaybetmek değil, büyük bir hegemonik yarışı da kaybetmek aslında. Bu hegemonik yarışı kaybetmesinin bence sembollerinden birisi de, yine başka bir “eski tabaa”nın, Mısır’ın modern(ist) ulusçu ayaklanması sonrasında imzalanan 1838 Balta Limanı Antlaşması. Bu anlaşmayla beraber aslında Osmanlı endüstriyel kapitalizme geçen Avrupa&#8217;nın yolunu iktisaden, siyaseten ve hukuken benimseyeceğini, kabulleneceğini de söylemiş, ilan etmiş oluyor. Ve tabii kültürel-ideolojik olarak da…</p>
<p>Nitekim hemen arkasından Tanzimat’ın ilan edilmesiyle Osmanlı aslında Avrupa&#8217;nın hukuk sistemini, ekonomik sistemini, hegemonik sistemini, yani uzun zamandır en temel muarızı olduğu sistemi aynen kabul edeceğini ilan eden bir aktöre dönüşmeye başlıyor. Bu dönemde hepinizin bildiği gibi II. Mahmut ile başlayan Batılılaşma hamlesi çerçevesinde köklü kurumsal yenilikler yapılıyor. Birisi tabii ki biraz önce bahsettiğim bizim mektep gibi okulların açılması belki, ama burayla sınırlamamak ve hatta popüler ve popülist tartışmalardaki anlamsızlığı göstermek adına şu örneğe vurgu yapmak lazım: II. Abdülhamit döneminde zirvesine ulaşan reformlardan bahsediyoruz. Bankacılık ve sigorta sistemi gibi temel alanlardan başlayarak kapitalist kurumların ithal edilmesi, modern okulların açılması, opera ve balenin getirilmesi, takvimin değiştirilmesi, alfabenin değiştirilmesinin tartışma konusu olmaya başlaması, demiryollarının getirilmesi, modern bütçe sistemleri ve hatta -modern(ist) yönetimi pekiştirecek istihbaratı da kolaylaştıracağı için- fotoğraf makinesinin getirilmesi… Tüm bunların Osmanlı sistemini Avrupa&#8217;ya eklemleyecek şekilde getirilmesi süreçlerini yaşıyoruz ki II. Abdülhamit’in de, daha sonrasında erken Cumhuriyet döneminin de hatta Lozan sürecinin de en büyük iddiası aslında bu eklemlenmeyi gerçekleştirmektir. Burada bir tür “süreklilik”ten bahsedebiliriz. Nitekim bu sürekliliğin zirveye ulaşması da Mustafa Kemal’le simgelenen Cumhuriyet döneminde olacak. Cumhuriyet’in erken dönemdeki reformlar ve bu reformların yapılmasının en temel hukuksal aracı olan Lozan ise, yeni bir aşamaya geçilmesini sembolize edecek aslında.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3187 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-640x360.jpeg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-640x360.jpeg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-768x432.jpeg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-320x180.jpeg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-600x338.jpeg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu sembolizmin belki kurucu önemde anlarından birisi, Lozan’a verilen arada toplanan İzmir İktisat Kongresi. İzmir İktisat Kongresi, bütün dünyaya liberal kapitalist ekonomik sistemin benimsendiğinin ve bu sisteme eklemlenme iradesinin olduğunun bir ilanıdır. Niye bu ilan çok önemli? Çünkü Kurtuluş Savaşı sürecinde Moskova’yla da yakınlaşan Mustafa Kemal&#8217;in bu politikanın taktik olarak benimsendiği, artık asıl ve nihai tercihin Avrupa’dan yana yapıldığı mesajını Avrupa’ya vermesi söz konusudur. Hepimiz Mustafa Suphi olaylarını vesaire de biliyoruz. Dolayısıyla şunu söylemeye çalışıyorum. Balta Limanı Anlaşması ve Tanzimat Fermanı’yla başlayan, Cumhuriyet döneminde tamamlanan, 1929 ekonomik bunalımına kadar da aslında pek sorunlu gitmediğini söyleyebileceğimiz bir eklemlenme süreci var. Bu eklemlenme süreci yeni Cumhuriyet açısından da hukuken Lozan ile, iktisaden İzmir İktisat Kongresi ile kuruldu ve/veya resmileşti diyebiliriz. Fakat Osmanlı&#8217;dan arta kalan coğrafyanın diyelim, ekonomik olarak da beşeri olarak da en büyük handikabı, yeni bir Cumhuriyet ya da yeni bir devletin gerektirdiği atılımları yapacak takatinin kalmaması. Özellikle de ekonomik olarak en azından. Zira kapitalizmin ya da liberal kapitalizmin altyapısı yoktu. İşte 1929 ekonomik bunalımıyla Atatürk bir anlamda aradığı “fırsatı” bulup planlı ekonomiyi ilan etti ve devlet eliyle kapitalistleşme süreci başladı.</p>
<p>Bunları niye söylüyorum? Çünkü bunlar eklemlenme sürecinin Avrupa&#8217;yla ya da Batı&#8217;yla ne kadar paralel gittiğinin göstergeleri. Çünkü tam o dönemde Batı dünyası da Keynesyen ekonomiye geçmiş durumda. Dolayısıyla onunla paralel giden bir durum var. Daha sonra -çok kısaca yine üç beş adımla atlayarak gitmek gerekirse- Menderes ve Özal hükümetleriyle ve daha sonra Kemal Derviş reformlarıyla başlayan ve AK Parti hükümetleriyle devam eden bir “izleme-takip-uyum” süreci var. Önce tekrar liberalleşen sonra da neoliberalleşen dünya kapitalist sistemine eklemlenme süreci… Burada da baştan beri, yani en azından 18. yüzyıldan beri olduğu gibi Rusya, Yunanistan veya başka bir ülkenin bir denge unsuru olarak kullanılması söz konusu. Şimdiye kadar da böyle sorunsuz geldi gibi görünüyor ya da bu minvalde geldi gibi görünüyor aslında.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-3151 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2016/09/images-2.jpg" alt="" width="289" height="249" /></p>
<p>Fakat hepinizin bildiği gibi, 2000’lerle beraber Soğuk Savaş sonrası dünyada çok köklü değişiklikler oldu ve olmakta. Hem 2008 krizi hem pandemi gibi “kırılma anları”nı sayabiliriz. Ama sonuçta dünyanın gideceği yönle ilgili bazı tartışmalar var ve burada da Osmanlı&#8217;yla ya da Türkiye&#8217;yle Batı’nın ilişkileri konusu tekrar masada gibi görünüyor. Dolayısıyla Lozan da tekrar masada, iyi veya kötü anlamda söylemiyorum, bir olgu olarak. Bunun nedeni de aslında biraz önce bahsetmeye çalıştığım gibi dünyada yaşanan dönüşümlere yeni faktörlerin de eklenmesi.</p>
<p>Örneğin artık karşımızda Amerika&#8217;dan bağımsızlaşan, ya da gittikçe bağımsızlaşmaya çalışan demeli, bir Körfez sermayesi var. Bence çok önemli bir dış faktör şu anda. Elbette asıl önemlisi ise, yeni bir aktör olmaya niyetini artık pek de saklamayan Çin. Ekonomik anlamda zaten epeydir aktör olsa da, dünya siyasetine ve jeopolitik krizlerine gittikçe daha aktif katılan-karışan bir Çin var artık. Dolayısıyla Batı ile Türkiye&#8217;nin kurduğu 1000 yıllık uzun hukukun altındaki zeminin değişmekte olduğunu görüyoruz. Moda tabirle eksen kaymakta mı bilmiyorum, ama değişmekte olduğunu görüyoruz en azından. Çünkü Avrupa, 19. yüzyılda Avrupalılaşan ve Avrupalılaştıran Avrupa, artık eskisi kadar Avrupa değil. Nitekim ona eklemlenmiş Türkiye&#8217;nin bu konumda kalmasının artık pek de gerekmediğini söyleyen aktörler kendilerini öyle veya böyle ara sıra gösteriyor. Bence bunu sadece son dönem AK Parti hükümetlerine bağlamak da yanıltıcı olur. Örneğin çok iyi hatırlıyorum, 1990’ların sonunda iç politik gücünün de zirvesinde olan asker “Ege&#8217;yi ve Lozan&#8217;ı tartışmalıyız” diyordu. Malum içeride 28 Şubat süreci vardı. Yani ister revizyonizm deyin, ister başka bir şey, düzenin sahiplenilmesine ve/veya yeniden kurulmasına yönelik bir hamle vardı. Dış politika bağlamında bakarsak da yeni oluşan uluslararası güç dengesinde kendine bir yer kapma arayışı denebilir buna. Bunu iç politika açısından doğru bulabiliriz, bulmayabiliriz. Bunların hepsi ayrı tartışma konuları.</p>
<p>Konumuzun dışına fazlaca çıkmadan şunu söyleyebilirim ki, en azından 200-300 yıldır Batı-merkezci uluslararası sistemin bir alt unsuru olduğuna hiç tartışma olmayan Türkiye Cumhuriyeti toprakları, uluslararası sistemde bu kadar köklü değişikliklere bir şekilde kendince yanıt verecek politikalar geliştirmeye çalışan farklı dinamikler içermekte. Bazı dinamikler diyor ki, eski kurduğumuz denge çok iyidir, Lozan olduğu gibi devam etsin. Ya da Lozan&#8217;ın sembolize ettiği şeyler olduğu gibi devam etsin. Bazı dinamikler de diyor ki, hayır, dünya çok değişiyor. Artık yeni aktörler çıktı, biz de buna ayak uyduralım. Lozan da bunun için eğer bir engelse mutlaka değişsin ya da en azından tartışmaya açılsın, açalım.</p>
<p>Açıkçası ben yapısal koşullardaki tüm değişikliklere rağmen, Türkiye&#8217;nin sistem içindeki konumunun çok değiştiğini düşünmüyorum. Değişmesi gerekir mi ayrı bir tartışma konusu, ama değiştiğini düşünmüyorum. Çünkü NATO üyeliği ve Avrupa Birliği ile olan ilişkilerin -özellikle de Gümrük Birliği özelinde ekonomik bağların- öyle veya böyle sürdüğü görülüyor. Keza kültürel, sosyal ve hatta sportif olarak yine Batıyla kurulmuş uzun vadeli ve köklü toplumsal bağların artarak derinleştiğini de görüyoruz bir yandan. Bu konularda bir makas değişikliğinin ve dolayısıyla Lozan&#8217;ı tartışmaya açmanın alt yapısının, olgusal olarak, pek olduğu kanaatinde değilim.</p>
<p>Lozan Antlaşması, daha doğrusu “Lozan dengesi”, II. Dünya Savaşı&#8217;nı, Soğuk Savaş’ı ve ondan daha kritik olan 1990’ları atlatan bir tarihsel olgu hala.  Malum I. Dünya Savaşı sürecinde kurulan birçok devlet ve rejim 1990’lardaki çalkantıyı atlatamadı. Ya yıkıldı ya köklü dönüşüm geçirdi. Hiçbiri değilse de Sovyetler Birliği yıkıldı. Hani daha Yugoslavya&#8217;yı vesaire söylemiyorum, Sovyetler Birliği yıkıldı. Dolayısıyla bütün bu süreçleri Lozan Antlaşması’nın sağ atlatmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Yani bu demek ki, çok daha yapısal bir yerlere tekabül ediyor. Sadece iç toplumsal dinamikler açısından değil, uluslararası sistem açısından da. Dolayısıyla yine yapısal verilerle analiz yapıldığında da durumun kısa ve orta vadede pek değişeceğini öngörmüyorum. Fakat iç politik tartışmalarda “nüfus sayımı yapmak” isteyenler için, bu tabirle ne demek istediğimi herkes çok iyi anlıyor sanırım, çok önemli bir katalizör veya araç olduğunu da düşünüyorum. Yani bununla ilgili bir cümle ya da tartışma attığınızda ortaya, saflar hemen belli oluyor ve siz de tekrar nüfus sayımını yapmış bir iktidar ya da muhalefet odağı olarak yola devam edebiliyorsunuz. Zaten popüler ve popülist güncel tartışmaların bunun dışında bir işlevi olduğundan çok da emin değilim.</p>
<p>Sabrınız için teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* &#8220;Milletlerarası Kamu Hukuku ve Anayasa Hukuku Açısından Kabulünün 100. Yılında Lozan Barış Andlaşması&#8221;, Anayasa-Der Etkinliği, 15 Eylül 2023 (Anayasa Hukuku Dergisi, Sayı 24, Yıl 2023, s. 632-639.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Badinter Komisyonu</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/badinter-komisyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:28:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3511</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3507"  _slug="badinter-komisyonu" data-title="badinter-komisyonu" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3507 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/it-all-started-in-1989-break-up-of-yugoslavia-and-kosovo.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/badinter.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uluslararası Hukuk Okuma Listesi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2020/07/21/uluslararasi-hukuk-okuma-listesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jul 2020 07:44:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3699</guid>

					<description><![CDATA[Giriş Yerine Uluslararası İlişkiler camiasının teorik, diplomatik ve tarihsel konulara yoğunlaşanları tarafından genellikle ‘kendine has mantığı olan’ ve/veya ‘teknik’ konularla uğraşan bir ‘komşu alan’ olarak görülen Uluslararası Hukuk, devletler içinse...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="has-medium-font-size"><strong>Giriş Yerine</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Uluslararası İlişkiler camiasının teorik, diplomatik ve tarihsel konulara yoğunlaşanları tarafından genellikle ‘kendine has mantığı olan’ ve/veya ‘teknik’ konularla uğraşan bir ‘komşu alan’ olarak görülen Uluslararası Hukuk, devletler içinse sıklıkla ‘uyulması gereken’den ziyade ‘uyulduğu gösterilmesi gereken’ can sıkıcı kuralları akla getirir. Aslında bu benzetmelerin hepsi de doğrudur. Tabii kısmen.</p>
<p>Olsa olsa uluslararası politikayla ilgili yorumların ayağının yere basmasını sağlayacak kadar ‘teknik’ olan uluslararası hukukun ‘kendine has mantığının olduğu’ düşüncesi, kısmen inter-disipliner bir alan olmasından kaynaklanmaktadır. Kendisine ‘çirkin ördek yavrusu’ muamelesi yapan Hukuk Fakülteleri’yle Uluslararası İlişkiler bölümlerinin genlerini taşımak dışında bir günahı da pek yoktur.</p>
<p>Öncelikle, uluslararası politikada devletlerin verili koşullarda tercihlerini ve hayata geçirdikleri politikaları kuramsal bakışlara ya da tarihsel olgulara uydurmak gibi bir gayretlerinin ya da mecburiyetlerinin olmadığı ortadadır. Zaten birbirlerini teorilere ya da tarihe aykırı davranmakla itham ettiklerine pek rastlanmayan devletler, kendilerinin titizlikle uyduğu uluslararası hukuku muhataplarının ihlal ettiğini ise sık sık haykırmaktadır. Dolayısıyla, uymak için değilse de en azından uymayanı tespit edip söylenmek için bilinmesi gereken bir alandır. Bu nedenle de uluslararası hukuk, devletler için en az diğer akademik ‘komşuları’ kadar öneme sahip bir çalışma alanıdır.</p>
<p>İkinci olarak, ‘teknik olması’ ile kastedilen hukukun kendine has usulleri ve mantığı çerçevesinde oluşturulan, yorumlanan, uygulanan ve değiştirilen ilke ve kurallardan oluşması ise, zaten tüm modern(ist) bilimler ve disiplinler bu anlamda <em>tekniktir</em>. Dolayısıyla, uluslararası hukuk da aslında ancak her disiplin kadar <em>teknik</em>tir. Burada sadece nasıl çalıştığınıza göre değişir denmek istenmemektedir. Tersine, nasıl çalışılırsa çalışılsın, ve hatta özellikle de ‘teknik’ çalışanlar için özellikle geçerli olduğu üzere, Uluslararası Hukuk epey siyasal, hatta <em>politize</em>bir alandır. Zira eğer ‘teknik’ ile ima edilen ‘kural kitabında yazanı (tek) veri kabul etmek ve ilgili her duruma ona göre muamele etmek’ ise, ortada bırakın ‘teknik’ olmayı siyasal olduğunu dahi gizleyen epey politize bir alan var demektir. Nötr bir tarafsızlığı sembolize eden gözü kapalı hukuk heykeli, gözümüzün içine baka baka yalan söylemektedir. Zira kitapta ne yazıyorsa onu uygularım demek, hâkimin vicdanına atıf yapan tüm hukuk kitaplarının ilk maddesine rağmen bir ağır sıklet-tüy sıklet boks maçında dahi tarafsız hakemlik yapmaya talip olmak demektir. Daha da önemlisi, kural kitabının hangi koşullarda ve kim tarafından yazıldığını hiç sorun etmemek demektir. Oysa dünya tarihi boyunca birbirlerinin varlığını kabul eden ikiden fazla devletin olduğu her zaman-mekânda bir uluslararası ilişkiler düzeni kurulmuş, ölçeği değişebilen bu düzenlerin hegemonik güçleri de genellikle müttefikleriyle birlikte oyunun kurallarını belirlemiştir. Sistemin kurucu aktörlerinden (ve müttefiklerinden) olmadığı için ‘hak ve adalet’ isteyen ve başkalarının yazdığı kuralların meşruiyetini sorgulayanlar da sistemin başına geçince kendi kurallarını yazmış ve dayatmıştır. Zaten tam da bu nedenle, hukuk metinleri kurulu bir düzenin sabitlenmesini sağlayan kurallardan oluşur. Kuralları sorgulayanlar da aslında kurulu düzeni kendi lehlerine değiştirmek ve hatta ikame etmek istiyordur. Hukukun teknik kurallardan ibaret olduğunu söylemek dışında sözü ol(a)mayanlar statükoyu savunuyor, hukukun teknik olmadığını söyleyenler ise kendi statülerini arıyordur.<a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_edn1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3701 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Eski-Kitaplar-640x269.jpg" alt="" width="640" height="269" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Eski-Kitaplar-640x269.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Eski-Kitaplar-320x135.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Eski-Kitaplar-600x253.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Eski-Kitaplar.jpg 760w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dolayısıyla, en temel ilkesinin ‘(egemen) eşitlik’ olduğunu her fırsatta vurgulama ihtiyacı hissedecek kadar eşitsiz bir ilişki alanı olduğu için hiç bitmeyen güç ve iktidar mücadelelerine sahne olan Uluslararası Hukuk, hem ‘teknik’ hem de ‘siyasi’ (ekonomi-politik, tarihi, diplomatik, coğrafi, kültürel vs.) boyutları olan bir çalışma alanıdır. Bu nedenle, Uluslararası Hukuk çalışmak için sadece görünür yüzü olan biçimsel kuralların değil, buz dağının altında yatan kuramsal, tarihsel ve diplomatik kaynaklarının da takip edilmesi gerekir.<em>Teknik olarak.</em></p>
<p>Aşağıdaki liste de bu tür bir anlayışla hazırlanmıştır.</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Ders Kitapları</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Birçok ülkede lisans ders kitabı olarak okutulan <strong>Malcolm Shaw</strong>’un <strong><em><a href="https://www.amazon.com.tr/International-Law-Malcolm-N-Shaw/dp/0521728142" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">International Law</a></em></strong> kitabı, modern uluslararası hukukun temel ilke ve kurallarını yaşayan bir organizma olarak ele almaktadır. Bu çerçevede sadece üzerinde uzlaşılan klasik biçimsel kurallara ve devletlerin dikkat çeken uygulamalarına yer verilmemekte, özellikle mahkemelerin mevcut kuralları yorumlayan, genişleten, geliştiren ya da dönüştüren kararlarının sahaya etkisi de hesaba katılmaktadır. Keza başta uluslararası örgütler olmak üzere devlet-dışı aktörlerin gittikçe artan etki ve etkinlikleri de kitapta kendine yer bulmaktadır. Böylece, uygulamada dönüşerek ilerleyen modern uluslararası hukukun mevcut son halini gerçeğe en yakın şekilde tespit eden başvuru kaynakları arasında yer alan kitap, TÜBA’nın üniversite ders kitapları projesi çerçevesinde Türkçeye de çevrilmiştir. <strong>İbrahim Kaya</strong>’nın editörlüğünde <strong>Yücel Acer</strong>, <strong>İbrahim Kaya</strong>, <strong>M. Turgut Demirtepe</strong>ve <strong>G. Engin Şimşek</strong> tarafından çevrilen <strong><em><a href="http://www.tuba.gov.tr/files/yayinlar/ders-kitaplari/Uluslararas%C4%B1Hukuk.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Uluslararası Hukuk</a></em></strong> kitabı, TÜBA sayfasında tam metin erişime açıktır.</p>
<p>Kurgusu, yaklaşımı ve içeriğiyle Türkçe Uluslararası Hukuk literatürünün en temel referans noktası olan <strong>Hüseyin Pazarcı</strong>’nın <strong><em><a href="https://www.turhankitabevi.com.tr/yazarkitaplari/H%C3%BCseyin%20PAZARCI" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Uluslararası Hukuk</a></em></strong> kitabı, büyük ölçüde pozitif uluslararası hukuk kurallarına odaklanmaktadır. Ders kitabı olmakla birlikte farklı ekollerin görüşlerinin de karşılaştırılmalı şekilde verilmesi, okuyucunun kendi görüşünü oluşturmasına imkân tanımaktadır. Türkiye’nin dış politika konularını ilgilendiren hukuksal sorunlara özellikle değinilmiş ve hatta özel bölümler ayrılmıştır. İlgili değerlendirmeler uluslararası hukukun yerleşik kural, içtihat ve doktrinleri çerçevesinde yapılmıştır.</p>
<p>Bu bağlamda hemen akla gelen <strong>Sevin Toluner</strong>’in <strong><em><a href="https://books.google.com.tr/books/about/Milletleraras%C4%B1_hukuk_dersleri.html?id=LgQ5HAAACAAJ&amp;redir_esc=y" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Milletlerarası Hukuk Dersleri – Devletin Yetkisi</a></em></strong> kitabı ise, genel bir Uluslararası Hukuk ders kitabı olmaktan ziyade Türkiye’nin uluslararası hukuk sorunlarını merkeze alan kurgusu ve yaklaşımıyla ön plana çıkmaktadır. Yazar, Kıbrıs sorunu ile iç hukuk-dış hukuk ilişkisi gibi konulara eğilen çalışmalarında özellikle görüleceği üzere, Türkçe uluslararası hukuk literatüründe bir ekol haline gelmiştir. Nitekim uluslararası hukukun temel giriş konularına dair ders notları <strong>Ayşe Nur Tütüncü</strong>, <strong>Enver Arıkoğlu</strong>, <strong>Verda Neslihan Akün</strong> ve <strong>Elif Başkaracaoğlu</strong>tarafından derlenerek <strong><em><a href="https://www.betayayincilik.com/milletlerarasi-hukuk-giriskaynaklar-p-11616056" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Toluner – Milletlerarası Hukuk (Giriş, Kaynaklar)</a></em></strong> başlığıyla yayınlanmıştır.</p>
<p><strong>Yücel Acer</strong> ve <strong>İbrahim Kaya</strong>’nın <strong><em><a href="https://www.seckin.com.tr/kitap/489768713" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Uluslararası Hukuk</a></em></strong> başlıklı ders kitabı, özellikle son baskısında uluslararası ekonomik hukuka ayrılan bölümle dikkat çekmektedir. Kitapta sadece küreselleşme döneminde gelişen mevzuat değil, uygulama ve öğretideki gelişmeler de dikkate alınmakta ve derli-toplu bir şekilde sunulmaktadır. <strong>Melda Sur</strong> tarafından yazılan <strong><em><a href="https://www.seckin.com.tr/kitap/529962312" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Uluslararası Hukukun Esasları</a></em></strong> ise Türkçe ders kitapları içinde sade anlatımıyla kendine has bir yere sahiptir. Türkçe Uluslararası Hukuk yazınının büyük ölçüde aynı sistematik ve kurguyu izleme eğiliminin kısmen dışına çıkan bir çalışma ise <strong>Yusuf Aksar</strong>’ın <strong><em><a href="https://www.seckin.com.tr/kitap/497226623" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Temel Metinler ve Davalarla Uluslararası Hukuk</a></em></strong> kitabıdır.</p>
<p>Öte yandan, bazı ‘tepkisel’ çalışmalar sayılmazsa, Türkçe ders kitaplarının büyük ölçüde Batı-merkezli modern(ist) uluslararası hukuk paradigması içinde(n) yazıldığını belirtmek gerekir.<a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_edn2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Kuramsal Kitaplar</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Ders kitapları, biraz da bu nitelikleri gereği kısa tarihsel girişleri dışında ‘Uluslararası Hukuk tarihi’ne pek yer ayırmamaktadır. Gittikçe genişleyen müktesebat düşünüldüğünde, tarihe fazla yer ayırmak pek anlamlı olmayabilir. Fakat sorun, kısa yer ayrılmasından ziyade nasıl yer ayrıldığıdır. Zira Uluslararası Hukukun modernizmin bir ürünü olduğu varsayımı pek/hiç sorgulanmamaktadır. Dahası, tüm modern(ist) disiplinler gibi Uluslararası Hukuka da ezel-ebet karakterini verenin günümüz dünyasının merkezindeki Batı/Avrupa olduğunu retrospektif olarak kanıtlama çabasıyla Antik Yunan ve Roma’nın ‘öncü uygulamaları’na bir şekilde mutlaka yer verilmektedir. Öte yandan, modern(ist) kopuş miti benimsenmekte ve disiplinin hipotetik tarihi 1648 Vestfalya Antlaşmaları ile başlatılmaktadır. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren ‘Batı’da yaşanan gelişmelere yoğunlaşan mevcut literatüre en önemli itiraz, modern uluslararası hukukun 1648’de değil de 1492’de başlayan sömürgecilikle birlikte kurulduğu ve dolayısıyla Avrupa-merkezci bir doğası olduğu yönündedir.<a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_edn3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3700 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/okumalar.jpg" alt="" width="620" height="220" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/okumalar.jpg 620w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/okumalar-320x114.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/okumalar-600x213.jpg 600w" sizes="auto, (max-width: 620px) 100vw, 620px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu anlamda kuşkusuz en önemli çalışma, <strong>Antony Anghie</strong> tarafından yazılan <strong><em><a href="https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/1743872107086150?journalCode=lcha" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Imperialism, Sovereignty and the Making of International Law</a></em></strong> başlıklı kitaptır. Yazar, Uluslararası Hukukun ‘Avrupa/Batı’ ile ‘Avrupalı/Batılı olmayan’ karşılaşmasıyla ortaya çıktığı görüşündedir. Kendi üstünlüğünü kurmak ve meşru bir şekilde kabul ettirmek isteyen ‘Avrupa/Batı’, başta egemenlik olmak üzere, bir anlamda icat ettiği nosyonlar sayesinde üstünlüğünü teorize etmiş ve mühürlemiştir.</p>
<p>Avrupa-merkezci uluslararası hukuk çalışmalarının eleştiren Avrupalı/Batılı çalışmalar içinde <strong>Martti Koskenniemi</strong>’nin ‘Postmodern Uluslararası Hukuk’ ekolünü şekillendiren iki ‘ünlü’ kitabından da bahsedilebilir. <strong><em><a href="https://www.cambridge.org/core/journals/american-journal-of-international-law/article/koskenniemi-martti-the-gentle-civilizer-of-nations-the-rise-and-fall-of-international-law-18701960-cambridge-new-york-cambridge-university-press-2001-pp-xiv-558-index-95-65/875E500E26397987E7ACBF54CE6CA75E" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">The Gentle Civilizer of Nations: The Rise and Fall of International Law</a></em></strong> kitabı, modern ve medeni ‘Batı’ ile ilkel ve barbar ‘diğerleri’nin karşılamasından doğan modern uluslararası hukuk yazınının içsel sorunlarına işaret etmektedir. Tek tek yazarların kötü niyetinden ziyade bir anlamda ‘dönemini ruhu’nun getirdiği ‘medeniyet misyonu’nun merkezi konum ve etkisini örnekleriyle göstermektedir. Öte yandan, özellikle Evrenselcilik-Tikelcilik ikilemi bağlamında yapılan incelemede, sadece Batı’nın liberal ‘evrensel’ normlar dayatmasının değil aslında ‘diğerleri’nin kendi tikelliklerinin de sorunlu olduğu önerilmektedir. Aslında yazar, <strong><em><a href="https://dash.harvard.edu/bitstream/handle/1/15857559/apology_to_Utopia.pdf?sequence=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">From Apology to Utopia: The Structure of International Legal Argument</a></em></strong> kitabında da ulaşılması zor ütopik hedefler koymak kadar mevcudu koruyan statükocu hukukun da sorunlu olduğunu önermektedir. Fakat herkesin bir şekilde uluslararası hukuka ihtiyaç duyduğuna ve bu nedenle üzerinde bir şekilde uzlaşılan biçimsel kuralların bir anlamda ehveni şer olduğuna dair notlar da dikkate çekicidir. Siyasi doğasını deşifre ettiği modern Uluslararası Hukuku rehabilite ettiği dahi ileri sürülen Koskenniemi’nin bu kitaplarıyla yeni hukuk önerileri için mıntıka temizliği yaptığı ya da bir dönemin hesabını kapattığı söylenebilir.</p>
<p>Bu bağlamda akla 1960’larda doğan ve 1990’ların sonunda sistematikleşen Eleştirel Hukuk Çalışmaları gelmektedir. Özellikle <a href="https://www.jstor.org/stable/25659346?seq=1" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)"><strong><em>Third World Approaches to International Law (TWAIL</em></strong></a><strong><em>)</em></strong> ekolü, Batı’nın dayatması olmakla birlikte önemi ve değeri yadsınamaz olan uluslararası hukukun artık dönüştürülmesi gerektiğini önermektedir. <strong>Mohammed Bedjaoui</strong> ve <strong>Christopher Weeramantry</strong> gibi ilk nesil üyeleri, yargıcı da oldukları Uluslararası Adalet Divanı gibi yerleşik kurumların içinden doğru yapılacak bir açılımı savunmuş ve aslında sömürgecilik öncesi tarihsel örneklerin <em>de</em> hesaba katılmasını sağlayacak ayrıntılı görüşler yazmıştır. <strong>Anthony Anghie</strong>, <strong>Balakrishnan Rajagopal</strong>, <strong>Bhupinder Chimni</strong> ve <strong>Makau Wa Mutua</strong> gibi ikinci nesilse, modern(ist) Uluslararası Uukuk müktesebatının deşifre ve dekolonize edilmesi gerektiği düşüncesine daha fazla odaklanmıştır.</p>
<p><strong>Chimni</strong>’nin yapılageliş hukuku üzerinde 2018’de yayınlanan <a href="https://www.cambridge.org/core/journals/american-journal-of-international-law/article/customary-international-law-a-third-world-perspective/DEDB6DB43A3B5A613B68FDBE56E20A20" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">makale</a>sinde kendini daha iyi gösteren son yaklaşımsa, ister ‘Üçüncü Dünya’ ister ‘Küresel Güney’ isterse de başka adlarla anılsın ‘diğerleri’nin de uluslararası hukukun oluşturulması ve uygulanması sürecine eşit şekilde katılmasını talep etmektedir. Bu haliyle uluslararası hukukun küresel hukuka dönüşme sürecinde eşitsizliklerin iç ve dışta yeniden üretme biçimlerine odaklanmayan ve örneğin azınlıkların, kadınların ya da Çin’in de dâhil edildiği Güney’in hukuk-yapma süreçlerine (daha) fazla katılmasının başlı başına çözüm anlamına geleceğini varsayan TWAIL’in de eleştirel bir okumaya ihtiyacı vardır.<a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_edn4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Türkçe litetatürde <strong>Ali Murat Özdemir</strong>’in <strong><em><a href="https://www.imge.com.tr/kitap/guc-buyruk-duzen-ali-murat-ozdemir-9789755336893">Güç, Buyruk, Düzen</a></em></strong> çalışmasındagörülen Marksist perspektif ise, kapitalizmin doğasına içkin gördüğü uluslararası hukukun tarihte emsalinin olmadığı görüşünü kabullenmekte ve hatta yeniden üretmektedir. Getirdiği eşitsizliklerle eleştirilenin biricik olmak gibi yadsınamaz bir özelliği olduğu görüşü, aşılması gereken bir sorun olarak görülmekle birlikte, teslim edilmektedir.</p>
<p><strong>Necati Polat</strong>’ın <strong><em><a href="https://avesis.metu.edu.tr/polatn">Ahlak Siyaset Şiddet / Bir Kuram Olarak Uluslararası Hukuk</a></em></strong> kitabıysa Türkçe literatürde modern(ist) uluslararası hukukun içsel çelişki ve çıkmazlarını kuramsal düzeyde yapısöküme uğratma amacıyla yazılan başlıca özgün çalışmadır.</p>
<p>Uluslararası Hukukun Batı’da değil <em>aslında</em>‘ Avrupa-dışında’ (Çin, Afrika, İslam Âlemi ya da Latin Dünyası’nda) doğduğunu öneren çalışmalar ise temelde bir noktadan sonra kısır döngüye girmektedir. Zira bir yandan Batı/Avrupa-merkezci uluslararası hukuk kuralları sömürgeci, gayri-insani, eşitsiz ve adaletsiz oldukları gerekçesiyle eleştirilmekte, diğer yandan aslında içeriği pek de farklı olmayan kimi seçilmiş iyi kuralların öncüllerinin aslında kendi siyasal coğrafyalarında oluşturulduğu önerilmektedir. Yani <em>teknik</em>Uluslararası Hukuk kurallarının epey <em>politize</em>şekilde ele alınması anlayışı bu kez başka yer-merkezli olarak yeniden üretilmektedir.</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Tarihte Uluslararası Hukuk </strong></p>
<p class="has-drop-cap">Bu anlamda güncel ‘Uluslararası Hukuk sosyetesi’ içinde boğulmayan ve hatta kısmen/tümüyle alan dışında olanlar tarafından yapılan çalışmaların daha ümit verici olduğu söylenebilir. <strong>Ragnar Numelin</strong>’in <strong><em><a href="https://www.journals.uchicago.edu/doi/abs/10.1086/221037" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">The Beginnings of Diplomacy: A Sociological Study of Intertribal and International Relations</a></em></strong> kitabı, büyük ölçüde etnografik gözlemlerle antropolojik yaklaşımlardan yola çıkarak avcı-toplayıcılar gibi devletsiz toplumların birbirleriyle ilişkilerini incelemektedir. Çalışma, modern uluslararası hukukun <em>savaş</em>, <em>diplomasi</em>ve <em>antlaşmalar hukuku</em>gibi temel konularının her biriyle ilgili çok benzer kural ve teamüllerin çeşitli kabileler arasında oluştuğunu amprik olarak gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Keza <strong>Amnon Altman</strong>’ın <strong><em><a href="https://www.cambridge.org/core/journals/law-and-history-review/article/amnon-altman-tracing-the-earliest-recorded-concepts-of-international-law-the-ancient-near-east-2500330-bc-leiden-martinus-nijhoff-publishers-2012-pp-xxvi-254-14900-cloth-isbn-9789004222526/898373178C475DA6D40E7322D0B44015" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Tracing the Earliest Recorded Concepts of International Law: The Ancient Near East (2500-330 BCE)</a></em></strong> kitabı da Sümer (kent-)devletlerinden başlayarak Mezopotamya’da yapılan antlaşmaların ayrıntılı hükümlerini incelemekte, bir anlamda ‘Uluslararası Hukuk’un ilksel yazılı örneklerinin kapsamlı bir külliyatını sunmaktadır. Bu anlamda önemli bir kaynak, başta Hitit ve Mısır devletleri olmak üzere bölgesel güçlerle vasalları arasında MÖ 14. yüzyılda yapılan yazışmalar ile mektup teatileridir. Belgelerin<strong>William L. Moran</strong> tarafından hazırlanan <strong><em>The Amarna Letters </em></strong>başlıklı ve <strong>William M. Schniedewind</strong> tarafından hazırlanan iki ciltlik <strong><em><a href="https://www.amazon.com/El-Amarna-Correspondence-Vol-Set-Collations/dp/9004281452" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">The El-Amarna Correspondence</a></em></strong> başlıklı İngilizce çevrileri, kendilerini irdeleyerek dönemin uluslararası hukukunu çalışacak yazarların ilgisini beklemektedir. Bu konuda çalışacak olanların <strong>Raymond Cohen</strong> ve <strong>Raymond Westbrook</strong> tarafından derlenen <strong><em><a href="https://www.amazon.com/Amarna-Diplomacy-Beginnings-International-Relations/dp/0801871034" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Amarna Diplomacy: The Beginnings of International Relations</a></em></strong> gibi sınırlı çalışmaların ötesine geçmesi gerekir. <strong>Coleman Phillipson</strong> tarafından yazılan <strong><em><a href="https://www.cambridge.org/core/journals/american-journal-of-international-law/article/the-international-law-and-custom-of-ancient-greece-and-rome-by-coleman-phillipson-london-macmillan-and-co-1911-2-v-pp-xxiv-419-and-xvi-421/BB01486DD7DBA33A559E34ACAF4AEDFC" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">The International Law and Custom of Ancient Greece and Rome</a></em></strong> kitabının ise ancak bu kitaplardan sonra okunması yerinde olacaktır. En azından kronolojik ve dolayısıyla doğru bir kavrayış adına.</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Bitirirken: Yeni Kuralların Oluşturulmasının Usul ve Esasları</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Kuramsal ve tarihsel bakıştan sonra tekrar teknik bakışa dönerek bitirmek gerekirse, dinamik uluslararası ilişkiler alanının sabit hukuk kurallarıyla ele alınamayacağı açıktır. Çıkan sorunlara politik yanıtlar bulma sürecinde hukuk da bir anlamda kendiliğinden (yeniden) şekillenecektir. Ancak asıl mesele, bunun yol ve yordamının nasıl olacağıdır.</p>
<p>Michael Byers ve Georg Nolte tarafından hazırlanan <strong><em><a href="https://www.amazon.com/United-States-Hegemony-Foundations-International/dp/0521819490" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">United States Hegemony and the Foundations of International Law</a></em></strong> kitabı gibi çalışmalar, dönüşen güç ilişkilerinin kendi kurallarını da gerektiğinde güç yoluyla inşa edeceğini iddia etmektedir. <strong>Erdem Denk</strong>’in editörlüğünde ve <strong>Erdem Denk</strong>, <strong>Yücel Acer</strong>, <strong>Funda Keskin</strong>, <strong>Dolunay Özbek</strong>,<strong>Hüseyin Güzeler</strong>ve <strong>Ersin Embel </strong>tarafından <strong><em>ABD Hegemonyası ve Uluslararası Hukukun Temelleri</em></strong> başlığıyla Türkçeye çevrilen kitap, uluslararası politikada yaşanan köklü dönüşümlerin Uluslararası Hukukun başlıca ‘teknik’ alanlarında değişikliklere neden olacağını önermekte ve böylece uluslararası hukukun politik yüzünü de görünür kılmaktır.</p>
<p>Moda tabirle ‘süreç yönetimi’ konusunda en fazla bilinen ve güncelliğini yitirmeyen çalışma ise, <strong>Rosalyn Higgins</strong>’in <strong><em><a href="https://www.cambridge.org/core/journals/american-journal-of-international-law/article/problems-and-process-international-law-and-how-we-use-it-by-rosalyn-higgins-oxford-clarendon-press-1994-pp-xxvii-267-index-35/C72C7C5A038C484581B5E0E31D5DB897" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">Problems and Process: International Law and How We Use It</a></em></strong> başlıklı kitabıdır. Aslında hukuk felsefesi ve hukuk sosyolojisi perspektifinden bakıldığında teorik olarak gayet ‘makul ve mantıklı’ argümanlar söz konusudur. Fakat yavaş yavaş örülen yaklaşım, doğal olarak ‘Soğuk Savaş sonrası eski işlev ve anlamını yitirerek çözülen hukuk düzeninin yeniden tesisinde sahada sözü geçenlerin önünü açmak’la eleştirilmiştir. Hukukun usulüne göre yapılmış teknik kurallarını (fazla) hırpalamak ya da eskimiş ilan etmek, ‘yapabiliyorsan yap, yapabilen yapmıştır’ diyen realist hukukçuların bile imrendiği <em>soft</em>bir yaklaşım haline gelebilmiştir. Higgins’in güç dengesi lehlerine değişenlerin uygulamalarını hukuk kuralı sayma olarak nitelenebilecek yaklaşımına Ango-Sakson dünya dışından gelen en önemli Batılı itiraz, <strong>Antonio Cassese</strong>’nin çalışmalarında ortaya çıkmaktadır. Meraklısına hitap eden <strong><em><a href="https://global.oup.com/ukhe/product/international-law-9780199259397?cc=tr&amp;lang=en&amp;" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">International Law</a></em></strong> kitabında yeni önerilerin dile getirilme ve hayata geçirilmesinin usul ve esaslarının nasıl olmasını gerektiğini öneren Cassese, mevcut uluslararası hukuk düzenine içerinden bir alternatif görüş niteliğindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_ednref1"><sup>[1]</sup></a>Bu görüşün örneklerle açıldığı bir çalışma için bkz. Erdem Denk, ‘Uluslararası Hukukun Dayanağına İlişkin Görüşlerin Dönemsellikleri Sorunu: Doğal Hukuk Görüşü Örneği’, <em>Bilge Strateji</em>, 3/5, 2011, s. 99-126.</p>
<p><a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_ednref2"><sup>[2]</sup></a>Türkçe temel ders kitaplarını bu yönde eleştirel bir analize tâbi tutan kısa bir değerlendirme için bkz. Berda Aral, ‘An inquiry into the Turkish ‘school’of international law’, <em>European Journal of International Law</em>, 16/4, 2005, s. 769-785.</p>
<p><a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_ednref3"><sup>[3]</sup></a>Modern (uluslararası) hukukun temellerinin ‘Batı’nın kalbi’ Orta Avrupa’’da değil İber Yarımadası’nda atıldığı gerekçesiyle 1492’yi milat kabul eden Türkçe bir çalışma için bkz. Cemal Bâli Akal<strong>, </strong><em>Modern Devletin Doğuşu – İspanyol Altın Çağı</em>, Ankara, Dost Kitabevi, 2010.</p>
<p><a href="applewebdata://58A22660-6BED-4C05-AFBB-1B6BF0F05EC7#_ednref4"><sup>[4]</sup></a>Kısmen bu yönde bir çabayı da içeren bir çalışma için bkz. Erdem Denk, ‘An Amodernist Approach to International Law: The Case of Law of the Sea in Amarna Letters’, Urfan Khaliq &amp; Jacques Hartmann (ed.), <em>The Achievements of International Law: Essays in Honour of Professor Robin Churchill</em>, Oxford, Hart Publishing (baskı aşamasında) içinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* UİK Panaroma, 21 Temmuz 2020.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>A New Approach to the Law of International Watercourses?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2015/11/25/a-new-approach-to-the-law-of-international-watercourses/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Nov 2015 09:09:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4405</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_4401"  _slug="a-new-approach-to-the-law-of-international-watercourses" data-title="a-new-approach-to-the-law-of-international-watercourses" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_4401 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/10\/nile_river.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/10\/baku.denk_.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>A New Paradigm for the Law of International Watercourses?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2015/10/09/a-new-paradigm-for-the-law-of-international-watercourses/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Oct 2015 08:09:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3721</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3717"  _slug="a-new-paradigm-for-the-law-of-international-watercourses" data-title="a-new-paradigm-for-the-law-of-international-watercourses" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3717 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/kopfoto-international-river-committees_tcm26-329946.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/ANewParadigmfortheLawofInternationalWatercourses.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı&#8217;ya Armağan</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2015/09/09/prof-dr-huseyin-pazarciya-armagan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2015 08:19:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3734</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3730"  _slug="prof-dr-huseyin-pazarciya-armagan" data-title="prof-dr-huseyin-pazarciya-armagan" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3730 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/images-9.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/HseyinPazarcyaArmaan.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birleşmiş Milletler İllüzyonu</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2014/09/24/birlesmis-milletler-illuzyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2014 18:06:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3335</guid>

					<description><![CDATA[1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), zaman zaman ciddi tartışmalara konu olsa da, hâlâ günümüz uluslararası sisteminin temel yapısı durumunda. Zira uluslararası hukuk sisteminin merkezinde yer alıyor, egemen eşitlik iddiasına dayanıyor...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><strong>1</strong>945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), zaman zaman ciddi tartışmalara konu olsa da, hâlâ günümüz uluslararası sisteminin temel yapısı durumunda. Zira uluslararası hukuk sisteminin merkezinde yer alıyor, egemen eşitlik iddiasına dayanıyor ve neredeyse bağımsız tüm devletleri içeriyor. Bu da BM’ye özgün bir temsil ve meşruiyet kapasitesi sağlıyor. Bunun sembolüyse “dünyanın en kapsamlı üst düzey siyaset ve müzakere platformu” niteliğindeki Genel Kurul. Örgütü asıl farklı kılansa, özel görev ve yetkileri olan Güvenlik Konseyi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şöyle ki, BM’nin mimarı olan İkinci Dünya Savaşı’nın beş galip devleti (ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve SSCB) bu organın daimi üyesi olmakla kalmadı, veto yetkisi ayrıcalığıyla birinin bile hayır oyunun karar alınmasını engellemesi kararlaştırıldı. Böylece yaratılan “daha eşitler” kategorisinin BM’nin üzerine bina edildiğini iddia ettiği egemen eşitlik ilkesini resmen yadsıdığı açık. Üstelik Güvenlik Konseyi “başlıca sorumluluğuna” bırakılan “uluslararası barış ve güvenliği koruma” konusunda alacağı bağlayıcı kararlarla “silahlı kuvvet kullanımını içeren zorlama tedbirleri” uygulayabiliyor. “Uluslararası barış ve güvenlik” kavramıysa BM Antlaşması’nda tarif edilmiyor. Dolayısıyla bu kavramın içeriğinin tespiti de tümüyle Konsey’e yani veto yetkili beş daimi üyeye bırakılmış durumda. Öyle ki, “daha eşit” devletler kendilerine verilen bu sınırsız takdir yetkisi çerçevesinde bir saptama yapmadığı sürece açık bir savaş dahi bir “uluslararası barış ve güvenlik” sorunu olarak değer kazanamıyor. Keza bir uyuşmazlık olduğu dahi tartışmalı bir konu da öyle “uygun görülmesi” durumunda pekâlâ “uluslararası barışa tehdit” sayılabilir. Soğuk Savaş boyunca olduğu gibi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kısacası, BM’nin meşruiyetinin önemli nedenlerinden olan ve ciddi beklenti yaratan “uluslararası barış ve güvenliği koruma”, aslında günlük dildeki ve hatta siyaset ve hukuk literatüründeki olağan çağrışımlardan çok farklı bir anlama sahip. Burada kastedilen savaş ve çatışma olmaması anlamında “barış ve güvenlik” olmadığı gibi, kuruluş konferansında zaten açıkça reddedildiği gibi “uluslararası adaleti sağlama” da değil. Asıl hedef savaş sonrasında kurulan “statüko”nun “dünya barışı” kavramının sunduğu meşru zeminde kodlanarak sabitlenmesi ve korunması. Nitekim bir uçtan örgüt mekanizmalarına giren çıkarlarının diğer uçtan “uluslararası barış ve güvenliğin gereği” ve “uluslararası toplumun ortak çıkarı” olarak çıktığı hatırlanırsa, BM özellikle daimi üyeler açısından işlevsel bir “arayüz” niteliğinde. Bu nedenle statükonun bekçiliğini (yani “arayüz”ün “bakım ve onarımı”nı) kimseye bırakmak istemiyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3337 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-600x338.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d.jpg 864w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan, bu sistemin “olması gereken” ya da “ehvenişer” olduğu düşüncesi de yaygın. Buna göre, böylesi bir yapıya sahip olmayan öncülü Milletler Cemiyeti&#8217;nin (MC) başarısız olmasının da gösterdiği gibi, “uluslararası barış ve güvenlik” ancak büyük ve güçlü devletlerin garantörlüğüyle sağlanabilir. Zaten onlar arasındaki denge de adaletli ve barışçıl bir dünya düzeninin sürdürülmesinin tek yoludur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, dönem dönem BM’ye yöneltilen eleştirilerinin istisnalar hariç odaklandığı nokta da tam burası. Buna göre, uluslararası barış ve güvenliği koruma görevini (artık) yerine getiremeyen sistem mutlaka reforme edilmeli. Farklı aktörler tarafından farklı gerekçelerle dillendirilen ve aslında farklı anlamlara gelen bu türen harcıâlem eleştirileri analiz etmek içinse “uluslararası barış ve güvenlik” kavramına yaklaşımlarına yakından bakmak gerek.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Uluslararası barış ve güvenliği” değil “statüko”yu koruma arayışı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Veto yetkisinin hem de “içeriden” yani vetolu devletler tarafından sorunsallaştırıldığı ilk olay 1956’da yaşandı. Süveyş Kanalı’nı millileştiren Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır’a İsrail’i destekleme gerekçesiyle askeri müdahalede bulunan Fransa ve İngiltere, ABD ve SSCB tarafından “uluslararası barış ve güvenlik” gerekçesiyle hem de bu iki devletin veto yetkisine sahip olduğu Güvenlik Konseyi yerine Genel Kurul devreye sokularak saf dışı bırakıldı. Böylece Şubat 1945’teki Yalta Dengesi gereği “dünyayı paylaşan” ABD ve SSCB, savaştan destekleriyle galip çıkan Fransa ve İngiltere’nin veto yetkisini “dünya barışı” konularında etkisizleştirerek BM düzeninin “daha da eşit” iki devleti oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3339 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-600x338.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform.jpg 940w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">1970’lerde de bu kez SSCB karşısında güçlenen ABD yine aynı yola başvurdu ve kendisi dışındakilerin veto yetkisini sorgulamaya başladı. Önce Rusya’nın (ve Çin’in) veto yetkilerini makul olmayan şekillerde (unreasonable veto) kullandığı öne sürüldü. 11 Eylül’den sonraysa iş BM sisteminin öldüğünü iddia etmeye kadar vardı. (Neo-Con Richard Perle’in 2003’te yazdığı gibi: “Thank God for the Death of the UN”). 1945’i esas alan BM’nin 2000’lerde uluslararası barış ve güvenliği sağlaması mümkün değildi. Küresel hegemonik güç olmak isteyen “Yeni İmparator(luk)”, “en/yüce eşit” olarak kendisinden başka “statüko/barış kurucu/koruyucu” olmasını kabul edemezdi. Bu fiili revizyonizmle hukuksal statüko sorgulanıyordu ve 2000’lerin başına George W. Bush’un “BM’yi hiçe sayan tek taraflı uygulamaları” damga vurdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, 2008’den itibaren finansal kriz, Rusya ve Çin’in yükselişi ve Pasifik’in artan önemi, Arap Baharı, Ukrayna ve Suriye sorunları gibi gelişmelerle işler tekrar değişmiş gibi. Nitekim Libya’ya 2011’de bir Konsey kararıyla müdahil olunması da, BM sisteminin gerektiğinde kullanılabilecek bir araç olduğuna ABD’nin ikna olduğunu gösteriyor. Zaten “Realizm’in yaşayan efsanesi” Henry Kissenger da Perle’in anılan makalesine karşı çıkarken BM’yi adeta “evladiyelik örgüt” olduğu için savunmuştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3338 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-640x366.jpg" alt="" width="640" height="366" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-640x366.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-768x439.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-320x183.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-600x343.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450.jpg 787w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan, gücünü tekrar konsolide etme derdindeki Rusya da 2000’lerin sonlarıyla sahnelere dönmüşe benziyor. ABD’ye Kosova’yı hatırlatarak ve BM’yi by-pass ederek 2008’de Güney Osetya’ya “insani müdahale” yapan Rusya, Ukrayna ve Suriye sorunlarını da lehine kullanmakta. Etliye sütlüye bulaşmayan Çin’in artan ekonomik gücünü küresel siyasete nasıl yansıtacağı da önemli bir veri olacak. Kısacası, beş devletin kendi aralarındaki güç kaymalarına göre tartışmaya açabildikleri veto yetkisi, tekrar “istenir” olmaya başlamış gibi. Dolayısıyla “içeriden” gelen eleştirileri -meta denge kurucu yeni ve radikal bir olay olmadığı sürece- karşılıklı yoklamalar ve test etme arayışları olarak görebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Adalet” değil “yeni bir statüko” arayışı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Vetolu daimi üyelik sistemine “dışarıdan” da ciddi eleştiriler gelmekte. Bunda Soğuk Savaş’ın bitmesiyle müttefikliğine sığınılan büyük güçlere ihtiyaç kalmamasının etkisi olduğu açık. Bir diğer etkense uluslararası ilişkilerin daha fazla aktörlü ve komplike olmayı başlaması. İlginç olansa, saikleri ne olursa olsun, bu yaklaşımların da kendilerine meşruiyet zemini olarak “uluslararası barış ve güvenlik” kavramını seçmesi ve “dünya barışı”nın “beş devletin insafına” bırakılamayacağını vurgulaması.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ciddi bir sorun olan Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve yetkisi, baştan beri “daha eşit” üyelik sistemine dayanıyor ve bu nedenle hakkında ne dense az. Zira bir mümkünatı var mı bilinmez ama dünya barışı için egemenlikten “feragat edilmesi” ve bir “üst örgüt” kurulması gerekecekse bunun tüm devletleri kapsaması gerek. Caizdir de. Bu çerçevede ilgili kararlar da tüm devletlerin eşit oyunu esas alan zeminlerde ve mekanizmalarla alınmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3336 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-640x288.jpg" alt="" width="640" height="288" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-640x288.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-768x346.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-320x144.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-600x270.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped.jpg 1178w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, Güvenlik Konseyi’ne “dışarıdan” getirilen ve ısrarla “adalet” ve “eşitlik” kavramlarını vurgulayan eleştirilerin -istisnalar hariç- böyle bir noktadan hareket ettiğini söylemek zor. Zira karşımıza değişen güç dengelerine uygun şekilde yeni aktörlere daha fazla rol verilmesi yönünde “utangaç” ya da “gözü kara” öneriler çıkıyor. “1945’lerin BM sistemi”nin çalışmamasını yeni aktörleri içermemesine bağlayan bu tür devletler, “isim vermeden”, aslında kendilerinin de bu yetkiye sahip olmasının gerektiğini ima/ifade ediyor. Bu çerçevede kimi 1930’larda MC’de uygulanan “yarı-daimi üyelik” sistemini hatırlatarak veto yetkisiz de olsa sürekli hale getirilmiş bir geçici üyelik talep ediyor. MC’nin akıbeti düşünüldüğünde “talihsiz” olan bu örnek bir yana, artık o kadar da güçlü olmayan devletler yerine kimi (yükselen) bölgesel aktörlerin içeri alınması gerektiği, böylece uluslararası barış ve güvenliğin (daha iyi) sağlanabileceği de öne sürülüyor. Üstelik ihmal edilen bölgelerin temsilini sağlayacağı için bu yöntemin dengeli bir durum yaratacağı da dillendiriliyor. Aslında açıkça görüldüğü gibi, burada Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve yetkileri sorunsallaştırılmıyor, mevcut kompozisyonunun değiştirilmesi hedefleniyor. Buna göre eşitsizlik ve adaletsizlik yaratan veto/daimi üyelik sistemi değil, kimlerin bu yetkiye sahip olduğu. Kısacası, tıpkı kuruluş döneminde olduğu gibi, yeni hukuksal statüko ve denge arayışı “dünya barışı” söylemine/gerekçesine yaslanıyor. Statüko-değişim paradoksu adalet ve eşitsizlik gibi meşru gerekçeler üzerinden kodlanıyor/sunuluyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İllüzyondan hayale</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Büyük, küçük, güçlü ya da güçsüz tüm devletlerin BM’yi kendi çıkarlarını maskeleyecek meşruiyet arayüzleri olarak kullanmak istediği ve bunu yaparken de “barış” ve “adalet” gibi kavramlara başvurduğu açık. Oysa, “uluslararası barış ve güvenlik” adına “statüko”yu koruma derdinde olanlarla “adalet” adına “yeni bir statüko” arayışında olanlar arasında temelde farklılık olduğunu söylemek zor. Sorunun oyunu değil de aktörleri değiştirerek aşılacağını “içeriden” ya da “dışarıdan” ileri sürmek dışında.<br />
Her ne kadar güç dengelerinin oturmamasının “adaletsizliğe” ve “kaos”a neden olduğu açıksa da, oturmuş güç dengesine dayalı “barış” ve “düzen”in ne anlama geldiğini bütün bir Soğuk Savaş tarihi bize göstermiş durumda. Bu illüzyonun bir nebze de olsa hayale dönmesiniyse ancak güçlendirilmiş bir Genel Kurul sağlayabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*<em>Al Jazeera Türk, Görüş, 24 Eylül 2014</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uluslararası Deniz Hukuku</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2013/09/09/uluslararasi-deniz-hukuku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Sep 2013 08:01:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[deniz hukuku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3714</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3710"  _slug="uluslararasi-deniz-hukuku" data-title="uluslararasi-deniz-hukuku" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3710 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/thumbs_b_c_3a957a4a8be9d0459c0bf8c34a8c4b44.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/UluslararasDenizHukuku.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa ve Uluslararası Hukuk</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/11/29/anayasa-ve-uluslararasi-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2012 21:34:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3644</guid>

					<description><![CDATA[Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda tartışılma şekli ve aslında içeriği de pek sürpriz içermiyor belki. Bütün dikkatler devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere toplanmış durumda. Tabii bir de en genel sorun(sal) var: Anayasa yapım şekli ve süreci. Bu kısa yazı, tüm bunların önemini (ve belki de önceliğini) teslim ederek başlamış olsun.</p>
<p>Ne var ki, anayasalar da sadece bu türden hükümleri içermediğine, içerdikleri her hüküm de nihayetinde bir anayasa hükmü olduğuna yani hayatımızın en az bir alanıyla ilgili en temel yasal çerçeveyi çizdiğine göre, devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin olmayan hükümlere “diğer hükümler” muamelesi yapma lüksümüzün olmadığı da ortada. Oysa, 1921’den bu yana anayasal nitelikteki düzenlemelere baktığımızda böyle bir yaklaşımın kokusunu almak mümkün. “Devlet aklı”nın ya da “birileri”nin yaptığı anayasalarda rastlanan kerameti kendinden menkul gerekçelerle istenilen maddelerin istenilen şekilde ve istenildiği kadar tartışılması pratiğine şaşırmamak gerek belki. Lakin madem artık “sivil anayasa” yapılıyor ve sürece kategorik itirazları olanlar dâhil neredeyse herkes bir ucundan katkı sunuyor, o zaman potansiyel anayasal düzenleme konusu olan her meseleye hak ettiği ilgiyi göstermek ve en azından “diğer maddeler” muamelesi yapmamak gerektiği de açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3646 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg" alt="" width="640" height="302" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-768x362.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-320x151.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-600x283.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>İşte bu bağlamda gündeme gelecek konulardan birisi de uluslararası hukukla ilgili anayasal düzenlemeler. Belki sadece ilgili akademisyenlerin tartışabileceği teknik kimi nüanslar içerir gibi görünse de ya da “milli meseleler” muamelesi görse de, özellikle son iki anayasada yer alan iki bağımsız madde aslında tam bir toplumsal sorun. Yani, hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiren kimi temel konularda genel çerçeveyi çiziyor ve bir adım sonra uygulamada doğrudan karşımıza çıkabilecek sonuçlar doğuruyorlar (Üstelik özellikle bazı “temel hak ve hürriyetler”le ilgili düzenlemelerde uluslararası hukuktan kaynaklanan sınırlamalara öyle atıflar var ki, onlar da başlı başına inceleme konusu olmalı). Bunlardan ilki uluslararası anlaşmalara taraf olmayla ilgili düzenleme (1961/madde 65; 1982/madde 90). Diğeriyse, kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak anılan süreç neticesinde ülke dışına asker gönderme ve ülke dışından asker kabul etmenin usul ve esaslarını belirleyen hüküm (1961/madde 66; 1982/madde 92). Oysa bu konulardaki ilgisizlik hayli dikkat çekici. Zira 1961’de görece ayrıntılı tartışmalara rağmen ya süre bittiği için son anda bir yerlerden gelen metinler esas alınmış ya da yoğun itirazlar “bir şekilde” dikkate alınmamıştı. 1982’deyse sıra bu maddelere gelince önceki anayasa uygulaması devam etsin denmişti. Daha vahimi, dışarıdan görüş oluşturanlar da bu türden maddelere ilişkin değerlendirmelerini iki-üç satırdan fazlasına taşıyamamış ve mevcut maddeleri/resmi önerileri büyük ölçüde yerinde bulmuştu.</p>
<p><strong>Uluslararası anlaşmalara taraf olma (madde 90)</strong></p>
<p>Tekrar ederek devam etmek gerekirse, uluslararası hukukla doğrudan ilgili bu iki madde “teknik” ya da “milli” meseleler diye geçiştirilemeyecek türden (sahi, bu iki kavrama da zaten hep böylesi durumlarda başvurulmuyor mu, ya da bu iki kavramın bizatihi varlıkları çok şey söylemiyor mu?). Zira söz konusu maddelerden birisi, Türkiye’nin hangi uluslararası anlaşmalara nasıl taraf olacağını ve dahası uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini/etkisini düzenliyor. Ve 1961 Anayasası’nın getirdiği düzenleme, özellikle de 1963’te çıkarılan meşum 244 sayılı kanunla birlikte, uluslararası anlaşmalara taraf olunması aşamasında çok ciddi toplumsal etkilere ve karmaşalara kapıyı aralar nitelikte. Bakanlar Kurulu’na hiçbir kamusal/toplumsal tartışma ve hatta kamusal/toplumsal bilgilendirme dahi yapmadan Türkiye’yi bağıtlama imkânı sunuyor. Öyle ki, başlangıçta kimi istisnai durumlar için getirilen düzenleme zamanla öyle geniş yorumlanmaya ve uygulanmaya başladı ki, bugün Türkiye’nin taraf olduğu tüm anlaşmaların içeriğini bilmek ve tartışmak bir yana sayısını bile bilmek olanaksız. Bir envanter çalışması, veri bankası bile kurulamaz durumda. Bunların (muhtemelen önemlice) bir kısmı, 244 sayılı kanunun 6. maddesinde NATO kapsamında yapılan anlaşmalar için öngörüldüğü gibi, askeri-güvenlik düzenlemeleri içeren bağıtlar olsa gerek. Ya da (yine muhtemelen) yoğun toplumsal tartışmalara konu olan kimi mali, ekonomik vs. anlaşmalar. Kısacası, böyle bir tartışmada bile “muhtemelen” demek durumundayız ki, bu da her şeyi özetliyor.</p>
<p>Aslında, uluslararası anlaşmalara taraf olma meselesi yakın geçmişte görece daha yaygın bir anayasal tartışmaya konu oldu; bu süreçte de olacaktır. Nedeniyse, 2004’te eklenen son fıkrayla da somutlaştığı gibi, taraf olunan insan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini düzenlemesi. Kısacası, yine “temel hak ve hürriyetler”le ilgili boyutlar hayrına gündem oluyor. (Gerisi zaten “teknik” ve de “milli” mesele). Oysa yine tam da aynı nedenle ve gönül çelici iyimserlik havası içinde, son fıkra çok ciddi belirsizlikler ve sıkıntılar içerecek şekilde vücut bulmuş durumda: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Literatürde sıkça ele alındığı gibi, “temel hak ve özgürlüklere <em>ilişkin</em> milletlerarası andlaşmalar”ın ne olduğunu bilmek olanaksız. Doğrudan doğruya ve sadece insan hakları alanında düzenleme yapan anlaşmalar kadar bu türden hükümler içeren anlaşmaların da bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilemeyeceği büyük bir soru işaret. Kaldı ki, birinci türden anlaşmaların ne dünyada ne de Türkiye’de genel kabul gören kesin/bağlayıcı bir listesi bulunmamakta. İkinci türden anlaşmalarsa zaten neredeyse tüm anlaşmalar olabilir ki, bu da içinde iyice çıkılmaz bir durum yaratabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3645 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg" alt="" width="640" height="386" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-768x463.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-320x193.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-600x362.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1.jpg 780w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, bu düzenlemedeki asıl sorun, “esas alınır” ifadesi. Şöyle ki, birincisi, “aynı konuda farklı hükümler içerme” yani bir anlamda çatışma durumunda uluslararası anlaşmaları <em>esas almak</em>, doğrudan doğruya uygulayıcıyı işaret eden bir yetki/sorumluluk. Buna göre, duruma göre idari ya da yargısal uygulayıcılara seslenilerek iç hukuku görmezden gel ve uluslararası hukuku tatbik et deniyor. Tabii herhangi bir yol haritası veya değerlendirme ölçütü listesi de sunmadan ve dolayısıyla tümüyle olay bazlı. Ve yine dolayısıyla her bir ayrı vakada ilgili uygulayıcının yorumu çerçevesinde. Ki, çatışma olup olmadığını tespit etme de her durumda uygulayıcıya bırakılmış durumda. Kısacası, çok benzer olaylarda ilgili bir uygulayıcı herhangi bir çatışma görmediğini söyleyebileceği gibi, başka bir uygulayıcı çatışma tespit edip uluslararası metni esas alabilir ve burada da kendi yorumu çerçevesinde bir uygulamaya gidebilir. Anayasanın kendisinin aynı/çok benzer durumlarda farklı uygulamalara açıkça kapı aralamasının anayasal olup olmadığıysa ortada.</p>
<p>Dahası, çatışma durumunda uluslararası anlaşmaların esas alınmasına hükmetmek, amaçsal yorum çerçevesinde bakarsak, insan hakları bağlamında uluslararası düzenlemelerin her zaman daha iyi koruma sağladığı varsayımına dayanıyor. Böyle bir ilavenin yapılmasının yarattığı olumlu iklimde görmezden gelinmişe benzese de, bu da anayasal bir metin açısından oldukça tartışmalı bir düzenleme. Zira -yine amaç açısından bakarsak- hedef, çatışan düzenlemelerden insan hakları lehine olanını ön plana çıkarmak olsa gerek. Belli ki buradaki varsayım da uluslararası düzenlemelere olan güveni/inancı yansıtıyor. Oysa, teorik ve ilkesel olarak yapılacak itirazlar bir yana, 11 Eylül sonrasının dünyasında uluslararası hukukun insan hakları açısından nasıl bir eğilime yönlendirildiği ortada. Birçok örnekler verilebilir ama vurgulanması gereken nokta çok açık: Çatışanlardan insan hakları lehine olan düzenlemeyi üstün tutmak zaten her derde deva ve her türlü koşulda iyi bir anayasal güvence olabilir(di).</p>
<p><strong>Hükümet tezkereleri (madde 92)</strong></p>
<p>Kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak bilinen konuyla ilgili anayasal çerçeve de epeyce sorunlu aslında. Tıpkı yukarıdaki madde açısından olduğu gibi temel olarak 1961 Anayasası’nda yer alan ve 1982’de zorunlu değişiklikler dışında aynen (ve tartışılmadan) kabul edilen 92. madde, savaş hali ilanıyla ülke dışına silahlı kuvvet gönderilmesini ve ülkeye silahlı kuvvet kabulünü düzenliyor. Maddenin genel koşulu, TBMM’nin bu türden kararları ancak “milletlerarası hukukun <em>meşru</em> saydığı hallerde” alabileceği şeklinde. 1961’de nihai metne neredeyse son gün giren bu ifade, yerini aldığı “milletlerarası hukuk <em>kuralları/kaideleri uyarınca</em>” vb. ifadelerden kategorik olarak farklı oysa. Geçerli pozitif hukuk kurallarından ziyade felsefi ve siyasi bir değerlendirmeyi, dolayısıyla görece çok daha sübjektif bir yaklaşımı esas alan <em>meşru haller</em> nitelemesi, ciddi siyasi ve hukuksal risklere de gebe. Aslında, pozitif uluslararası hukuk kurallarının ya da bağlayıcı metinlerin (örneğin BM Güvenlik Konseyi kararlarının) kelimenin tam anlamıyla “meşru” olmadığı durumlar her zaman olabilir. Nihayetinde uluslararası güç ilişkilerinin çıkardığı bağlayıcı kuralları her durumda esas almak yerinde olmayabilir. Öte yandan, bu düzenlemenin Türkiye’ye böyle bir manevra alanı açması, üzerinde daha genel uzlaşı olan uluslararası kurallara uygunluğu gözetmeme keyfiyetinin kapısını da aralayabilir. Buysa, siyasi tartışmalar bir yana, Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından sorumluluğunu doğurabilecek uygulamalara anayasal zemin sunmak anlamına gelir ki, bu ciddi ve herkesi ilgilendiren bir risk olsa gerek. Nitekim, 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin başlattığı “Sürekli Özgürlük Harekâtı”na destek vermek için TBMM’de alınan oldukça sorunlu 722 sayılı karar (10 Ekim 2001), aşağıda başka bağlamlarda da değinileceği gibi, bu açıdan da iyi bir örnek.</p>
<p>Bu maddenin diğer bir sorunlu tarafıysa, uygulamaya, yani bir hükümet tezkeresi üzerine alınan ilgili her bir TBMM kararına yönelik gerekli rehberliği içermemesi. Yani, bir anayasa hükmü olması itibariyle genel ve soyut olması yerinde olsa da, uygulamada bir TBMM kararıyla somutlaştırılması aşamasında keyfi, düzensiz ve de anayasal çerçevenin zorlanması anlamına gelebilecek düzenlemelerin yapılmasının önüne geçebilecek yeterli güvenceyi içermemesi. Nitekim 1961’den günümüze kadar alınan ilgili toplam 60 TBMM kararının kaleme alınış şeklinden de açıkça görüldüğü gibi, TBMM neredeyse genel bir yetkiyi hükümetlere veriyor. Bunun en bariz ilk göstergesi, pek çok kararın süre kaydı içermemesi. Hem de 1996’da İçtüzüğe eklenen ilgili maddelerin (129 ve 130) açıkça süre kaydı gerektirmesine rağmen. (Muhtemelen işgali çağrıştırdığı için Çekiç Güç gibi uluslararası güçlerin ya da “yabancı askerlerin” üstelik netameli bölgelerde konuşlanmasını öngören kararlar ya da süreli/uzatmaya tabii uluslararası barış güçlerine katkı kararları “doğal olarak” süreli alınmış). Üstelik, asker gönderilecek yerler tarif edilmiyor ve anayasadaki genel soyut “yabancı ülkelere” ifadesi somutlaştırılmadan kararlarda da kullanılıyor -ki, duruma göre, herkes duysun ve de bilsin! (Bu türden “sakil” işlemlerin amaçları duruma göre farklılaşabilir tabii ki. Örneğin, ilk tezkerelere konu olan Kıbrıs meselesindeki amaç, olası bir çatışmanın “kaçınılmaz olarak” Yunanistan’ı da kapsayacağı açık olduğuna göre, her ihtimale karşı “genel” bir düzenleme yapmaktı muhtemelen. Örneğin son Suriye tezkeresindeyse “herkes duysun ve de bilsin” ve “her ihtimale hazırız ve göze alıyoruz” temalı bir “caydırıcılık”tı yaslanılan).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3647 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg" alt="" width="640" height="607" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-768x728.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-320x304.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-600x569.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabii hem süre kaydı konulmaması hem de “yabancı ülkeler” ifadesinin harcıalem kullanılışının birleştiği ilginç kararlar da mevcut. Örneğin, yine yukarıda dikkat çekilen 722 sayılı kararda görüldüğü gibi, örneğin 2150 yılında da ABD’nin Sürekli Özgürlük Harekâtı için “yabancı ülkelere” asker göndermek ve dahası Türkiye’ye de asker kabul etmek mümkün! (Buysa, yine örneğin, ABD askerlerinin bu harekât çerçevesinde Türkiye’de bulunmasının ne anlama geldiğini akla getiriyor. Yanıtsa muhtemelen hayalet uçaklar ve işkence iddialarında saklı ki, bu da yukarıda ele alınan 90. madde açısından da epey tartışmalı bir resim çıkarıyor ortaya. Eğer Türkiye bu kapsamda kamusal/resmi olarak bilmediğimiz/bilgilendirilmediğimiz bir uluslararası anlaşmaya tarafsa ve bu da insan hakları açısından daraltıcı istisnai hükümler içeriyorsa, uygulayıcı bu anlaşma hükmünü mü yoksa muhtemelen daha korumacı bir düzenleme yapan iç hukuku mu esas alacak?).</p>
<p>Tabii ki maddenin özellikle de uygulamadaki yansımaları itibariyle daha birçok tartışmalı unsuru bulunmakta. Fazla ayrıntıya girmeden ana soruna dönmek en iyisi: Son dönemde olduğu gibi, her bir hükümet tezkeresi ve TBMM kararı sonrasında tartışılan 92. maddenin en büyük talihsizliği, itiraz eden muhalefet partilerinin de bir gün bu türden tezkerelere başvurmuş/başvuracak olması. Burada kastedilen Çekiç Güç gibi muhalefetteyken kötü bulunan ama iktidardayken uzatılan kararlar değil sadece. Sorun, muhalefet partilerinin anayasal çerçevenin TBMM kararlarıyla somutlaştırılması aşamasında hukuka aykırılıklar olduğunu söylemesi, iktidarlarınsa hep buna itiraz etmesi. Ta ki siyasi konumlar değişene kadar. Zira malum, hemen her partiye en az bir tezkere çıkarmak nasip oldu. Kaldı ki, kimi zaman (“milli meseleler”de) oybirliğiyle!</p>
<p>Kısacası, mevcut anayasada uluslararası hukukla ilgili bağımsız iki madde bulunmakta. Muhtemelen yenisinde de bunlar korunacak ve hatta kimi diğer maddelerin içinde yer alan bazı konulara da ayrı birer madde tahsis edilecek. Sorunsa, bunların doğrudan gündelik, toplumsal ve “iç” hayatımızı ilgilendiren (pekâlâ ilgilendirebilecek) konular olmaktan ziyade görece önemsiz, “teknik”, “milli mesele” vb. olarak kodlanması ve ilgisiz kalması. Devlet aklı bunu gerektirebilir. Peki, yeni ve de sivil anayasa sürecinde böyle bir lüks var mı? Daha doğrusu, toplumsal ve de siyasal sorunlara bütüncül yaklaşma sorumluluğu olan siyasi partilerden STK’lara bir dizi aktörün bu denli önemli anayasal konulara ancak sıra gelince şöyle bir eğilmesi hak mıdır? Sıra da en son ve sıkışık zamanlarda gelirse, benimsenecek mevcudu sürdürme ya da çalakalem düzenleme pratiği, üzerinde haklı olarak titrenen devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümleri sakatlamayacak mıdır? En azından bu “ilkesel pragmatizm” uğruna uluslararası hukukla ilgili maddeler de geniş zamanlarda tartışılamaz mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Birikim Güncel, 29 Kasım 2012</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağlantısızlar &#8211; hâlâ</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/10/28/baglantisizlar-hala/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Oct 2012 17:13:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4241</guid>

					<description><![CDATA[Bağlantısızlar &#8211; hâlâ    Ağustos’un sonunda, bu kez Tahran’da toplandı Bağlantısızlar. Bu, 1961’de resmen kurulan ve günümüzde 120 üyesiyle dünya nüfusunun yarıdan biraz fazlasını (yüzde 55) kapsayan yapının 16. toplantısıydı....]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bağlantısızlar &#8211; hâlâ   </strong></p>
<p>Ağustos’un sonunda, bu kez Tahran’da toplandı Bağlantısızlar. Bu, 1961’de resmen kurulan ve günümüzde 120 üyesiyle dünya nüfusunun yarıdan biraz fazlasını (yüzde 55) kapsayan yapının 16. toplantısıydı. Malum, hareketin yola çıktığı ve hatta ivme de kazandığı asıl ünlü toplantı, 1955’te “Asya ve Afrika Halkları Konferansı” adı altında Bandung’da (Endonezya) yapılmıştı. Dekolonizasyon döneminin tam başında/ortasında yapılan bu toplantı, bağımsız olmuş veya olayazmış ülkeler kadar bu yolda ilerlemeye kararlı halkların (“ulusal kurtuluş hareketleri”nin) de büyük ilgisini çekmiş ve onlara ilham ve rehberlik yapmıştı. Nasıl olmasın ki? Eşitlik, bağımsızlık, adalet, özgürlük ve sömürü ve tahakküm karşıtlığı gibi pek çok ilke yüksek sesle doğrudan sorunun öznelerini de barındıran bu uluslararası hareket tarafından uluslararası düzeyde dile getirilmekteydi. Bu ilkelerin de verdiği hisle çoğu üye için gönüller belki Sovyet Rusya’dan yanaydı ama her biri ne Batı ne de Doğu Bloku’nun içinde yer aldıklarını düşünüyorlardı. Batı Bloku karşıtlığı çok belirgindi ve nedenleri de aslında epey anlaşılırdı. Sömürgeciliğin darmaduman ettiği coğrafyaların sömürgecileriyle aynı safta yer almaları bir yana, dünyaya aynı pencereden bakmaları dahi mümkün görünmüyordu. Öyle söylüyorlardı. Doğu Bloku’na eşit mesafede durmanın nedeniyse belki biraz daha “farklı”ydı. Kimisi Sovyet tipi (reel) sosyalizmi benimsemiyordu ve kendi toplumsal, siyasal ve tarihsel koşullarına uyarlanmış sosyalizan rejimler inşa etmek ereğindeydi -ki, aşağıda yer yer temas edileceği gibi zamanla görüldü ki, aslında bu da bir nevi “devletçi” bir karşı çıkıştı. Bu “içsel” farklılaşmanın yanında/dışında “dışsal” gerekçeleri (de) olan kimileriyse Doğu ve Batı arasında bölünmüş dünya algısıyla pratiğine karşı çıkıyor ve tabiri caizse “biz de varız” diyordu. Bloklar arası rekabet ve denge politikasının yerine eşitler arası ve çok-kutuplu (daha doğrusu, daha fazla kutuplu!) dünya öneriyordu -ki, aşağıda yer yer temas edileceği gibi zamanla görüldü ki, aslında bu da bir nevi Reelpolitik bir karşı çıkıştı. Her durumda kesin olansa, 1940’ların ikinci yarısından itibaren dillendirilmekte olan<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> “bağlantısız” bir hareketin 1955’teki ateşli toplantıyla “uluslararası ilişkiler” sahnesine adım atmış olmasıydı<u> -ki, </u>aşağıda yer yer temas edileceği gibi hemen o zaman apaçık ortadaydı ki,  “uluslararası ilişkiler alanına adım atma”nın, daha doğrusu bir “devlet” olarak canhıraş adım atılan yerin “uluslararası ilişkiler” alanı olmasının bizatihi kendisi de çok şey söylüyordu. Başta farklı idiyseler bile, deformasyon kaçınılmazdı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4244 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_.png" alt="" width="640" height="325" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_.png 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_-320x163.png 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlk “heves” ve “istek”, öyle yabana atılır gibi değil(di) zaten. Kaldı ki Bağlantısızlar, Soğuk Savaş’a ilke olarak soğuk bakıyorlardı. Öyle ya, her ne kadar ana akım ya da değil hakim literatür ciddi bir ideolojik bölünmüşlükten, rekabetten ve yarıştan bahsetse de, Soğuk Savaş Doğu ile Batı Blokları arasında ciddi bir “barış”a işaret ediyordu. “Yalta Dengesi” olarak anabileceğimiz ve Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde somutlaşan yapı, yedeğine uluslararası hukuku alarak, sadece manda/vesayet ülkeleriyle sömürgeleri değil neredeyse tüm orta ve başaltı devletleri de merkezlere karşı edilgen kılmıştı. Zorla, kerhen, başka çare olmadığı için ya da bile-isteye ve de gönüllü parçası olunan uluslararası sistem, modernizmin toplumsal ve dünyevi yaşamın hemen her düzleminde ve boyutunda en baştan beri vaat ettiği “eşitlik” kuralını/ilkesini tanınmaz hale getirmesinin görüngülerinden biriydi sadece. Hem de o kadar tanınmaz haldeydi ki sahip çıkılan bu postula, her gören reelde olanı düpedüz “eşitlik” olarak kodluyordu. Eşitlik ancak eşitsizliğin bu raddede olduğu bir yerde olabilirdi zaten.</p>
<p>İşte “Bağlantısızlar” tam da bu ortamda ve kelimenin düz anlamıyla “eşitlik” talep ediyordu. Sorun da tam da burada başladı. Her ne kadar söylem düzeyinde ve ideolojik olarak talep edilen gerçekten “eşitlik” de olsa, <em>içinde</em> “eşitlik” istenen sistem “doğası gereği” eşitlikçi değildi, olamazdı. Burada Bağlantısızlar “sistem-içi” bir muhalefet denmek istenmiyor tabii ki. Ama, kabul edelim ki, Bağlantısızlar “sistem-dışı” bir muhalefet değildi; hiç olmadı ve hala da bu anlamda değişen pek bir şey yok. Nihayetinde uluslararası ilişkiler düzleminde düşündüler ve eylediler. Bu anlamda pek şikayetçi olduklarına somut delil bulmak da epey zor.</p>
<p>Şöyle ki, Bağlantısızlar, en baştan beri, uluslararası sistemin kendisinden ziyade kuruluş ve idame ettiriliş şekline, aktörlere ve geçerli rol dağılımına karşıydı sanki. Mevcut dünya algısına değil, bu dünya algısında kendine biçilen yere karşıydı. Ya da besbelli ki öyleymiş. Hem de tam tersini onca kuramsal, kavramsal ve hatta ilkesel gerekçelerle açıklarken. Zira uluslararası sistem düzleminde “eşit” kabul görmek için onca mücadele eden her bir aktörü/lideri, öncelikle kendi ulusal düzlemlerinde pek de ilkelerine sahip çıkamadılar. Herkes kendi çöplüğünün horozu olmak istedi. Horoz-dövüşünü hakkıyla/haklarıyla yapabilmek adına! Eğer “dönemin koşulları” ve devletlerin kurulma aşamasında yapması gereken kaçınılmaz “zorunlu hareketler” (daha doğrusu “sorunlu hareketler”!) argümanına ancak bir yere kadar prim vereceksek, ulusal düzlemde benimsenen yaklaşımlar epey sorunluydu ve de sorunlar üretti aslında: Gayet modernist, elitist, iç-tahakküm mekanizmalarını üreten ve tüketen, sırasında ömür-boyu başkanlık ilan edecek kadar liderci/“otoriter”, kalkınmacı, rehberli demokrasi (<em>guided democracy</em>) taraftarı, insan-toplum dengesini iyi kuramamış (demiri Batı gibi “insan-birey”e değilse de Doğu gibi sözüm ona “toplum”a fazla bükmüş) yapılardı ortaya çıkan. En geniş anlamıyla self-determinasyon hakkı, bu hakka sahip olan halk adına ve halk için kullanılmıştı; tabii sıklıkla halka rağmen! Sonuç ortada: Birçok halka ve topluma özellikle “dışsal” hedefler açısından ilham verse ve “uluslararası sistemin onurlu birer üyesi” olmak için zemin, ivme, motivasyon kaynağı ve tutamak sunsa da, “içsel” hedefler açısından vaat edilen aşamaya hiç geçilemedi. Zira, “dış”ta itiraz edilen ne ve kim varsa, “iç”te benimsendi, taklit edildi ve uyarlandı. Vaka, “dışsal” hedefler açısından eleştirinin dozunu nüanslı ayarlamak gerek. Mevcut uluslararası sisteme hakikaten hakikatli bir karşı çıkıştı, alternatifti Bağlantısızlar. Gelgelelim, daha önce de vurgulandığı gibi, kendisine biçilen role itiraz etmek ve başkaldırmakla (ki, maazallah küçümsemeye gelmez) sistemik/köklü itirazların her durumda aynı olmadığı da bir o kadar açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4242 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ.png" alt="" width="538" height="291" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ.png 538w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ-320x173.png 320w" sizes="auto, (max-width: 538px) 100vw, 538px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında, ilk dönemleri için ayakları yere basar tespitler yapmak da zor. Zira benimsenen/kullanılan retorik ve uygulanan politikalar çoğu durumda sistemik/köklü itirazlar ve karşı-önerilerdi de -ya da öyle görünüyordu, daha doğrusu öyle görmemek için pek bir sebep yoktu. Hareket, altın çağını yaşadığı 1960’lar boyunca, dünya politikasını bir ölçüde salladı da. Dekolonizasyon süreci hem üretildi hem de bir rüzgâr olarak yedeğe alındı. Çok farklı coğrafyalar, belirli ilke ve söylemler etrafında toparlandı ve seferber edildi. Hatta bir üçünü blok oluşturuldu. Uluslararası hukuk düzleminde yansımasını bulan birçok “üçüncü dünya-<em>friendly</em>” kural önerildi, hayata geçirildi. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkından başlayan bu süreç, doğal kaynaklar üzerinde sürekli egemenliğe varana kadar birçok ilkeyle taçlandırıldı. Doğrudur, bunların bir kısmı özellikle birinci dünyanın gayretleriyle bir ölçüde sulandırıldı, esnetildi ve tam da bu nedenle -varsa- bunun vebalini üçüncü dünyaya yıkmak yerinde olmaz. Ve fakat, üçüncü dünyaya da açılan, üçüncü dünyayı da kapsar hale gelen cari uluslararası hukuk sistemi, üçüncü dünyadan etkilendiğinden daha çok üçüncü dünyayı da etkiler hale geliverdi; belki zaten bu da “olağan” ya da bir yerden sonra karşı çıkılmayan, handiyse gönüllü yazılanan bir süreçti. Uluslararası sisteme ve hukuka yapılan her katkı, uluslararası sistemin/hukukun Bağlantısızları da kapsar hale gelmesi demekti. Yani, Bağlantısızlar ve/veya üçüncü dünya uluslararası hukuku şekillendirmeye katkıda bulundukça uluslararası hukukta eli böğründe beklemedi, Bağlantısızları içine aldı. En azından uluslararası hukuk artık Bağlantısızların da ürünüydü ve ona yan gözle bakmak, dudak bükmek zülfiyare dokunmak anlamına da geliyordu. 1960’larla ilgili yapılacak her (retrospektif) yorum belki de spekülasyon olacağına göre, 1970’lere geçmek en doğrusu. Zira 1970’ler, pek çok şey için olduğu gibi, Bağlantısızlar için de bir turnusol kâğıdı işlevi gördü aslında.</p>
<p>Bir kere, dekolonizasyon süreci büyük ölçüde tamamlanmıştı. Hareketi seferber eden ve bir arada tutan belki de en önemli hedefe ulaşılmıştı. “Öküz ölmüştü”. Herkes kendi devletindeki ev işlerine yoğunlaşmıştı. Örnek alınansa, karşı çıkılan iki Blok’tan birisinin meşrebe/duruma göre uyarlamış politikaları veya karma bir yapıydı. Her durumda, artık “devlet” olunmuştu ve ona göre de davranılıyordu. Zaten baştan beri içten içe bu yönde olan “içsel” tercihlerle uygulamalar bir yana, 1970’ler aslında çok kritik yeni bir girdiyi devreye sokuyordu: Petrol krizi ve 1973 bunalımı. Öyle ki, bu çok önemli doğal kaynağa sahip olan Bağlantısız devletler birden ya da aşamalı olarak klasman değiştirdiler ya da öyle düşünmeye ve davranmaya başladılar. Zaten “dekolonize olma” gibi çok önemli ortak bir payda hissiyat düzeyinde kaybolmaya başlamışken bir de üyeler (yöneticiler) arası ekonomik (“sınıfsal”?) farklılaşma (algısı) gündeme gelmişti. Her ne kadar somut bir tezahürü ya da belgesi olmasa da, bu kırılmanın Bağlantısız liderlerin çok ön plana çıkmasıyla grup içi kimi çekişmeleri ve sorunları daha belirgin kıldığı ve/veya pekiştirdiği de speküle edilebilir. En azından böyle bir ön-plana çıkma halinin Bağlantısızlık düşüncesiyle ne dereceye kadar örtüşür olduğunun tartışmaya açık olduğu açık. Kısacası, tamamen “duygusal” nedenlerle hareket içinde de duygusal kopuşlar başladı ki, bu, söylemeye bile gerek yok, Bağlantısızlar gibi bir hareket için çok şey demekti. Üstüne üstlük, her biri birer “devlet” oldukça kimi devlet reflekslerini de edinmeye başlamışlar, yerel ve bölgesel sorunlara yaklaşımları “küresel/evrensel” tavır almayı her zaman mümkün kılmaz olmuştu. Hem, bağımsızlaşma sürecinin kült ve her durumda “tolere edilebilir” kavramı olan “ulusal çıkar”, bağımsızlık sonrasında yavaş yavaş farklı (“gerçek”) anlamıyla kimi tartışmalara da zemin hazırlar hale gelmişti. Hem de Kuzey-Güney literatürü bağlamında toplanan sempatilere rağmen.</p>
<p>Bunu Sovyetlerin -1975’te resmiyete döküldüğü üzere- uluslararası sistemde görece edilgen duruma düşmesi, tüm itirazlara ve endişelere rağmen harekete neredeyse her şeyini veren uluslararası liderlerin yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmeye başlaması ve nihayet tüm bunlara bir de küreselleşme sürecinin eşlik etmesi izledi. Öyle ki, her ne kadar örneğin 1979 Havana Zirvesi’nde alınan ve harekete can suyu katma ya da iman tazeleme çabası olarak yorumlanabilecek kararlar gelse de, 1980’lerle beraber hareket ciddi bir atalet, bölünmüşlük ve dağınıklık sergilemeye başladı. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetlerin dağılmasıyla başlayan 1990’lar ilk başlarda tam bir kutupsuzluk ya da çok (fazla) kutupluluk durumuna işaret etse de, Bağlantısızlar bu dönemde de ne adını ciddi bir şekilde duyurabildi ne de “eski güzel günler”e dönme yönünde bir irade sergilendi.</p>
<p>Bağlantısızlar’ın adının tekrar duyulur olması ancak 2000’lerde söz konusu olacaktı. 11 Eylül saldırıları, eğer birçok açından bir dönüm noktasıysa, hareket için de öyle sayılabilir. Ya da tam bir “tesadüf” eseri, yeni ivme bu kez farklı iki üyeden geldi: Birisi petrol ihraç eden devletler camiasından Chavez’in liderliğindeki Venezüella; diğeriyse 1979’dan beri uluslararası sistemin “çıbanbaşı” olan, yine büyük ölçüde petrole dayalı ekonomisinin de verdiği güvenle kimseye müdanası olmadığı iddiasında olan İran. Özellikle Ahmedinejad-Chavez ikilisi döneminde, her ne kadar “içsel” ideolojileri epey farklı olsa ve farklı “dinî hassasiyetlere” sahip olsalar da, iki ülke sık sık gerçekleştirilen karşılıklı ziyaretlerle pekişen kimi ortak tutumlarla Bağlantısızlar Hareketi’ne de yeni bir ivme kazandırmak istediler. Ya da Bağlantısızlar’ı yapmak istedikleri açısından/için çok elverişli bir zemin olarak gördüler.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4245 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-768x431.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm.jpg 931w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>“Emperyalizm karşıtlığı” ya da daha somut ifadesiyle ABD karşıtlığı, Filistin sorunu nedeniyle (fiiliyatta pek karşılığı olmasa da) İsrail karşıtlığı ve hatta anti-semitizm, küresel neo-liberal politikalara yönelik kimi eleştiriler ve Batıcı/liberal demokrasi karşıtlığı… Bunlar yeni-Bağlantısızların retoriğinde en sık kullanılan kavramlar/olgular olmaya başladı. Hem de sırasında popülizme, ırkçılığa ve gayri-Bağlantısız dil ve uygulamalara kapı aralayarak.</p>
<p>“İnce” bir noktaya temasta yarar var: İki ülke de, tıpkı 1970’lerdeki yıkıcı türbülans döneminde karşımıza çıktığı gibi, Bağlantısızlar adına ses yükselten devletler olarak aslında Bağlantısızlar içinde ekonomik ve politik olarak ön planda olan ya da ön plana çıkmak isteyen “bölgesel” liderdiler. ABD’yle hiç işleri olmamakla birlikte, dış politik temasları ve rabıtaları itibariyle Sovyetlerle de seviyeli bir ilişkileri vardı. Tabiri caizse, kendi başlarına, kendinde ve kendileri için “lider” olmak da istiyorlardı. Birer “başaltı” devlet olarak küresel sisteme kafa tutma niyetindeydiler. Bunun üstüne farklı bağlamlarda biraz daha kafa yorulabilir belki ama Bağlantısızlar’dan doğru bakarsak, asıl hedeflerinin hareketi canlandırmak değil peşlerinde sürüklemek olduğu, onu bir zemin olarak kullanmak istedikleri de pekâlâ speküle edilebilir. Hani 2000’lerin bu bakışa fena bir zemin sunmadığı da açıktı nihayetinde. Bağlantısızlar, pek yaratıcı bir şekilde, Bush’la adı konan “şer ekseni”nin, “serseri devletler”in biri olmaya gönüllü yazılmaya çağırıyordu tüm üyelerini.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Oysa her üyenin yine yerel ve bölgesel ajandaları, hassasiyetleri, politikaları, bağları ve ittifakları vardı ve ortak bir “küresel” politika/tutum/duruş benimsemek yine öyle pek kolay değildi. Hem hemen herkesin kerhen ya da gönüllü eklemlendiği, eklemlenmeye çalıştığı küresel ekonomik sistemin köşe başını tutanlara bodoslama tavır almak -kabul edelim- pek çok siyasi, ekonomik ve toplumsal nedenlerle öyle pek kolay da değildi. Böyle tavır aldığını iddia edenler açısından da! Buna bir de reelde karşılığı olsun ya da olmasın örneğin Chavez- Ahmedinejad ikilisinin sadece birer sözcü değil lider de olmak ister gibi tavır sergilediği algısı eklenince, Bağlantısızlar’ın aradığı ivmeyi tam manasıyla yakalayıp yakalamadığı epey tartışmalı hale gelmişti. Ya da en azından şöyle söylenebilir: Reelde karşılığı hiç oldu mu tartışması bir yana, Bağlantısızlık ilkelerine uygun bir dönem gibi göründüğünü söylemek zor yeni-Bağlantısızlar döneminin.</p>
<p>Tabii ki bu, hele küresel muhalefet yapacakların/yapanların nicelik ve nitelik olarak epey düşüş gösterdiği bir dönemde yükseltilen sesi baştan mahkûm etmek anlamına gelmemeli. Nihayetinde olan-bitene bir şekilde itiraz eden birilerinin olması çok önemli ve de önemsenmeli. Ve fakat, mevcut küresel sisteminin enikonu her sesi bastırdığı ve bildiğimiz Reelpolitik mücadelelerin muhalefet olarak kodlandığı bir dönemde hakikaten “farklı” bir sese/duruşa duyulan ihtiyaç da kendisini bir o kadar göstermekte. Denmek istenen açık: Adalet ve eşitlikle sömürü ve tahakküm karşıtlığı gibi temel ilkeler ve bunların yedi sülalesi belagat/retorik süsleri değildir ki? Sallapati ve/veya popülist politikalara payanda yapılacak şeyler midir bunlar? Tersine, her daim her davranışa, tutuma ve tavra sinmiş bir şekilde sahip çıkılan “değerler” değil midir? O zaman, Reelpolitik’e gönüllü yazılıp “sidik yarıştırmak”, ilan ve inşa edildiği ve sahip çıkıldığı iddia edilen Bağlantısızlık’la ne kadar bağdaşır ki? (Kurucu babalar Bağlantısızlık’la tam manasıyla bağdaşık mıydı ki?). Amaç muhalefet edilen küresel uygulamaları tersinden yeniden üretmekse, sende olan kötüyse bende de olsun, sen yanlış yaparsan ben de yaparım demekse, böyle bir harekete neden gerek vardı ve şimdi yeni ön eklisine ne gerek var ki? Suriye meselesinin gündemde önemli yer tuttuğu son Tahran zirvesinde olduğu gibi, anlamlı/duruşu olan çözüm önerileri aramaktan ziyade “al birini vur ötekine taraflardan” birini (sırasında, diğerinin tutmadığı!) tutup cepheleşmekse varılacak nokta, Bağlantısızlar’a neden gerek duyuldu ki? Güç dengesi, çok-kutupluluk vs. gibi kavramların Reelpolitik’in görüngülerinde ibaret olduğu bu kadar açıkken,  buradan “Bağlantısızlık” devşirmeye çalışmak bizi nereye kadar götürebilir ki? Yanıt tecrübeyle sabit: 1960’ların Bağlantısızları bizi nereye kadar götürdüyse, oraya kadar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4243 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM.jpg 820w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Etimolojik” notlarla bitirelim: Hareket, Farsçada “<em>Adem-i Taahhütsüzler</em>” olarak adlandırılıyormuş. Keşke bu ismin hatırına olsaydı bazı şeyler! İngilizcesi de olur: <em>Non-aligned</em>, yani taraf tutmayan ve/veya hizaya gelmemiş, tarafsız ve/veya hizalanmamış, tarafsız ve/veya hizasız. O zaman, tarafsızlığa bile tarafsız, “hiza”ya hizalı! Her daim. Aslında zorlamaya gerek yok, zira her durumda İngilizceye “yabancı” bir kavram bu. İspanyolcasıysa “<em>movimiento de paises no alineados</em>”. <em>No alineados,</em> İngilizce muadiliyle aynı anlamlarda. Daha bir sahip çıkılan şekilde. Hakkını veremeyenlerin günahı boynuna. Türkçesine gelince, Bağlantısızlar/Bağlantısızlık da hiç kuşkusuz yerli yerinde bir Türkçeleştirme. Lakin Bağlantısızlık daha 1955’ten itibaren hiç yerli yerinde konumlandırılmadı ki… Aslında bu da evrensel bir soru(n): Hareket hiç yerli yerinde konumlandırıldı mı ki? Böyle bir dert oldu da gerçekleştirmek koşullar gereği mümkün mü olmadı ve ancak mümkün mertebe mi gerçekleştirildi gerçekleştirilmek istenenler. Yok muydu mümkünatı? Sahi, yok mu mümkünatı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İlk kez 1953’te BM’de Krishna Menon tarafından zikredildiği kabul edilen kavrama daha sonra Hindistan’ın ilk siyasi lideri Nehru Çin’le ilişkileri bağlamında sahip çıkmıştı. Buna göre, birbirinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı, saldırmama, içişlerine karışmama, eşitlik ve karşılıklı yarar ile barış içinde bir arada yaşama Bağlantısızlık fikrinin 5 temel ilkesiydi.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> 2006 Havana Zirvesi’yle ilgili bir posterde aynen şöyle yazmaktaydı: “A Gallery of Rogues But No Devil”.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
