<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türk Dış Politikası &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/turk-dis-politikasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Sep 2024 09:49:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Türk Dış Politikası &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ‘Avrupa’ ile Hukukumuz: Bir Eklemlenme Hikayesi Olarak Lozan</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2023/10/10/osmanlidan-cumhuriyete-avrupa-ile-hukukumuz-bir-eklemlenme-hikayesi-olarak-lozan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2023 08:32:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[lozan andlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[lozan antlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3804</guid>

					<description><![CDATA[Herkese iyi akşamlar. Ben de hem davet için hem de bu güzel organizasyon için teşekkür ederim. Ben izninizle konuyu pozitif hukuk tarafından değil, daha çok ihmal ettiğimiz maddi hukuk boyutuyla,...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Herkese iyi akşamlar. Ben de hem davet için hem de bu güzel organizasyon için teşekkür ederim. Ben izninizle konuyu pozitif hukuk tarafından değil, daha çok ihmal ettiğimiz maddi hukuk boyutuyla, tarihsel arka plan üzerinden ele almaya çalışacağım. Bunun çok temel bir nedeni var. Şimdiye kadar da söylendi, Lozan Antlaşması herhangi bir anlaşma değil. Çünkü bir dünya savaşını, arkasında bir soğuk savaşı, Soğuk Savaş sonrasındaki bütün o çalkantıları bir şekilde atlatmış ve hâlâ varlığını sürdüren bir belge olduğunu söyleyebiliriz… Dolayısıyla tam anlamıyla “anayasal”, kurucu bir metinden bahsediyoruz. Böyle bir belgenin bu kadar uzun süre yaşamasını, bütün bu popüler ve popülist tartışmalara rağmen -oraya da en sonunda gelmeye çalışacağım- açıklayabilmek için sanırım arkasında yatan tarihsel, hatta yapısal nedenlere bakmak lazım. Ben de izninizle başlığın da biraz ima ettiği gibi bin yıllık bir yolculuğa çıkarmak istiyorum sizi 10 dakika içerisinde.</p>
<p>Biliyorsunuz 1071 çok sembolik bir tarih tabii ki. Hani nedenleri başka bir mesele ama batıya doğru hareketin sembolik tarihlerinden birisi. O zamandan beri doğru ya da yanlış, o ya da bu nedenle bir şekilde coğrafi olarak batı yönüne doğru hareket eden veya batıya doğru bakan bir siyasal dinamikten ve aktörler silsilesinden bahsediyoruz. Birbirlerinin de tarihine bir şekilde sahip çıkan ve hatta onları tek bir parça gibi okumayı da özellikle son dönemde önemseyen bir aktörden bahsediyoruz.</p>
<p>Bu aktör, Anadolu’ya ilk girdiğinde aslında birazcık o dönemin bölgedeki yükselen gücü olan Abbasi halifesi adına Doğu Roma&#8217;ya ve etrafındaki hakimiyet alanına sızılmasına hizmet eden ve bir tür uç beyliği yapan bir aktördü. Hatta bir tür paralı askerdi, yapılan birçok açıklamada da Abbasi halifesinin adının özellikle anıldığını biliyoruz. Bu çok temel bir gösterge, çünkü bir tür “cihat”tan bahsedilebilir. Tabii ki politik bir araç olarak kullanılan bir argüman olma halinden bahsediyorum. Fakat çok kısa süre sonra biraz içlere doğru yürüdükçe Doğu Roma&#8217;yla ilişkilerin geliştirildiğini ve hatta Roma&#8217;ya yaklaşıldığını biliyoruz. Böylesi dinamikler Anadolu&#8217;nun içlerine doğru gittikçe ve hatta Anadolu Selçukluları’nın dağılma sürecinde içlerinden çıkarak Osmanlı’yı kuracak grupların bir şekilde Doğu Roma&#8217;ya yaklaşmaya çalıştığını, evlilik yoluyla ittifak kurmaya çalıştığını ve bu sefer onlara paralı askerlik yapmaya başladığını biliyoruz. Bunda çok da başarılı oluyorlar ve yavaş yavaş Doğu Roma’nın bazı travmalarını kullanmaya başlıyorlar.</p>
<p>Nedir Doğu Roma’nın travması? Batı travması, Batı Roma travması. Çünkü biliyorsunuz Haçlı Seferleri İstanbul için çok büyük travmalar yarattı ve hatta daha sonra Ruslar ve Sırpların, yani kabaca Ortodoks dünyanın diyelim, Karadeniz’in kuzeyinde ve Güneydoğu Avrupa’da yükselişiyle Doğu Roma kendini daha çok basınç altında hissettikçe Osmanlı gibi aktörlerden destek almaya çalıştı. Öyle ki, bu durum Osmanlı&#8217;nın Avrupa’ya geçmesinin de nedeni olacak. Dolayısıyla ben bu ilk dönemin bir tür “yanaşma” veya bir tür “ilişkileri geliştirme” dönemi olarak adlandırılabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu döneminde en büyük kazanç olarak Çimpe Kalesi’nin Osmanlı&#8217;ya verilmesiyle Osmanlı ilk defa hakikaten “Batıya geçti”. Trakya üzerinden Avrupa&#8217;ya ilk defa adım attı ve bu yakınlaşmayı bir tür kuşatmaya çevirmeye başladı bu sefer. Yıkılmakta olan Doğu Roma&#8217;yı arkasından da dolanarak tabiri caizse yavaş yavaş iç etmeye ya da sıkıştırmaya çalıştı.</p>
<p>Bu süreçte sadece siyaseten değil hukuken de Doğu Roma&#8217;nın devamı olma arayışını görüyoruz. Özellikle Ruslarla yapılan rekabet çerçevesinde “yeni Roma kim olacak” tartışmasından bahsediyorum ve bu dönemde Abbasi halifesi ile başlanan yolculuktan bir anlamda tümüyle ayrılan I. Murat&#8217;ın kendisini halife olarak anmaya başladığını görüyoruz. Bence çok kritik bir nokta. Çünkü yavaş yavaş Avrupa’nın -ya da Doğu Roma’nın diyelim- yanaşılan değil, kuşatılan bir aktöre çevrilmesi sonrasında hepimizin bildiği gibi fetih aşamasına kadar gidilecek.</p>
<p>Birkaç denemeden sonra yapılan fetihten sonra aslında Osmanlı bu sefer kuşatma aşamasından “özdeşleşme” aşamasına gidecek. Hepimizin kendisini Kayzer-i Rum, yani Anadolu’nun Kayzeri ilan eden Fatih Sultan Mehmet üzerinden bildiğimiz gibi. Dolayısıyla bu çerçevede Roma&#8217;nın yeni varisi olunduğunu iddia edilecek ki; bu dönemde hepimizin bildiği gibi Ruslar da İvan dönemlerini yaşıyorlar. Onların da en büyük iddiası, yeni Roma olmak. Yani yıkılan Doğu Roma&#8217;nın varisi olmak… Dolayısıyla, Zeynep Hoca’nın sunuşuna atıf yapmak gerekirse en azından siyaseten bir ardıllık hikayesi ya da <em>onun halefi benim ve onun yerine ben geçeceğim</em> iddiasından bahsediyoruz. Aslında bu bir hegemonya mücadelesidir siyasi açıdan. Bunun yavaş yavaş ayaklarının yere bastığını nereden biliyoruz? Fatih Sultan Mehmet&#8217;in yaptığı kanunnamelerden, hatta bunu yaparken Roma’ya öykünmesi gibi gelişmelerden biliyoruz ve bu imparatorluk süreci gücün hegemonik olarak devralınmasıyla birazcık ilerlemeye başladığında karşısına yeni bir zorluk çıkacak büyüyen Osmanlının. Buna da doğudaki ve batıdaki zorluklar diyelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-3805 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman.jpg" alt="" width="640" height="384" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman-320x192.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/640px-Francois_I_Suleiman-600x360.jpg 600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında tam “Batı” olmuşken, Roma olmuşken çıkacak bir zorluk bu. Doğuda İran, Şiiliği resmi olarak benimseyecek. Bunu dengelemek isteyen Osmanlı, Yavuz döneminde halifeliği devralmak için Mısır’a kadar gidecek ve aslında buradan sonra da bir süre önce özdeşleşilmiş Batının bu sefer tam karşısına geçilmiş olunacak aslında. Karşısına geçtiğiniz Batı ile muarızlık/düşmanlık ilişkisi başlayacak. Yani imparatorluğun özdeşleşme halinden benimsenen Doğu-Batı ikileminde Doğu&#8217;nun lideri olma haline dönüşüp bu sefer kendi kendini doğu(lu)laştıran, ama imparatorluk olarak Doğululaştıran, buradan hegemonya kurmaya çalışan bir döneme geçtiğini görüyoruz. Bunun da herhalde zirveye çıktığı zaman, Kanuni dönemidir. Çünkü Kanuni döneminde biliyorsunuz, hani böyle bir tür popüler ve popülist kültür anlatısı olarak kullanılsa da siyasi ve hukuki analiz açısından da çok kıymetli olan bazı veriler var elimizde. Örneğin “böl ve yönet politikası” çerçevesinde kendi yanına bazı unsurlarını çekebilmek için örneğin iç hukukuna dahi müdahale edilen Fransa&#8217;ya kapitülasyonlar verme gibi uygulamalar söz konusu. Özellikle Protestanlığı da doğuracak Avrupa içi çekişmeler sürecinde yaşanacak tartışmalarda alınan pozisyonlar bunlar. Keza Venedik, Ceneviz (henüz “İtalya” yok) gibi denizci aktörleri kullanarak Avrupa’nın içine sızma veya ittifaklar devşirme politikası da güdülüyor. Dolayısıyla bir tür hegemonik böl ve yönet politikasının bir tür türbülansta olan Avrupa’ya karşı gözetildiğini, yürütüldüğünü görüyoruz.</p>
<p>Fakat bu süreç, hepimizin bildiği gibi 1492 sembolik kırılma tarihiyle, yani deniz aşırı sömürgeciliğin başlaması ve böylece Avrupa’nın kendisine yeni bir can damarı keşfetmesiyle yeniden değişecek. Yavaş yavaş yükselen, yükseldikçe de bir anlamda eski Batı Roma’nın bütün mirasını reddederken, yani ulus-devletleşme sürecine girerken, bir yandan da endüstriyel kapitalizmi ve modernizmi yaratacak atılımları atarak bir tür yeni bir Avrupa haline dönüşen bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu aslında ilişkileri tam ters edecek bir şey, çünkü hegemonik olarak Avrupa&#8217;yı şekillendirmek, oraya hukuk dayatmak isteyen Osmanlı, bu sefer Avrupa’nın hukukuna ya da yeni, modern hukukuna gıptayla bakan, onun yavaş yavaş gerisinde kalmaya başlayan bir aktöre dönüşecek. Bu dönem aslında “denge” politikasının da başladığı dönemdir. Çünkü bir tür hayatta kalma mücadelesine dönüşmeye başlıyor. Yani bir tür bir kırılma gerçekleşmiş “Avrupa’da”. Hatta ben onu şöyle anlatıyorum: Avrupa, Avrupalılaşmış. Avrupa Avrupalılaştıkça bütün dünyanın Avrupalılaşmasının önü açılmış ki; buna modernleşme süreçleri diyoruz. Rusya&#8217;da, Japonya&#8217;da, Türkiye&#8217;de, Çin&#8217;de vesaire.</p>
<p>Bu süreç çerçevesinde, baştan gelen silsileyi devam ettirmem gerekirse, bu sefer “öykünme/taklit” sürecine geçiyoruz. Yani onun hukukunu da kabul etmek ve benimsemek -ki herhalde şunu söylemekte sakınca yok. Bunların sembollerinden birisi de bizim okulumuz, Mekteb-i Mülkiye. 19. yüzyıla geldiğimizde bütün bu süreci yürütecek diplomatları yetiştirmek, hukuk sistemini geliştirmek gibi konularda birkaç temel kurumla birlikte yaratılan yerlerden zira. Biliyoruz ki burada temel amaç da artık geride kalındığının bilinciyle sadece öykünme değil, varlığının kabul edilmesi ve hatta hayatta kalma talebi. Onu da şöyle tanımlayabiliriz, “hasta adam” olarak da olsa Avrupa’nın bir parçası olarak kabul edilmek. Bu o dönem için çok kritik bir nokta. Hepinizin bildiği gibi yine o dönem modernleşen ve Batı sistemine Osmanlı gibi kıyısından dahil olan Rusya’yı Avrupa’ya karşı kullanarak -ya da tersi- bunu hayata geçirmeye çalışan bir Osmanlı’dan bahsediyoruz. Bunun da meyvesi 1856 Paris Antlaşması’nın 8. maddesinde tanınan “eşitlik” olarak Osmanlı&#8217;nın hanesine yazılacak.</p>
<p>Fakat bu dönemde başka kritik bir şey oluyor, bir aktör daha çıkıyor ortaya, o da Yunanistan. Yunanistan sadece ayrılmaya çalışan bir “eski azınlık”, “eski tebaa” ya da “eski toprak” değil. Yunanistan aynı zamanda “Avrupalılaşan Avrupa”nın kendi modern(ist) tarihini yazması açısından en kritik referans noktalarından birisi. Yani sürekli Greko-Romen kültürüne yapılan atıf üzerinden bildiğimiz üzere, Antik Roma ve Antik Yunan’a o kadar çok atıf yapılıyor ki, aslında Yunanistan Avrupa’nın bir tür kurucu unsuruna dönüşüyor. Dolayısıyla, Yunanistan&#8217;ın Türkiye&#8217;den ayrılması sadece herhangi bir tebaayı kaybetmek değil, büyük bir hegemonik yarışı da kaybetmek aslında. Bu hegemonik yarışı kaybetmesinin bence sembollerinden birisi de, yine başka bir “eski tabaa”nın, Mısır’ın modern(ist) ulusçu ayaklanması sonrasında imzalanan 1838 Balta Limanı Antlaşması. Bu anlaşmayla beraber aslında Osmanlı endüstriyel kapitalizme geçen Avrupa&#8217;nın yolunu iktisaden, siyaseten ve hukuken benimseyeceğini, kabulleneceğini de söylemiş, ilan etmiş oluyor. Ve tabii kültürel-ideolojik olarak da…</p>
<p>Nitekim hemen arkasından Tanzimat’ın ilan edilmesiyle Osmanlı aslında Avrupa&#8217;nın hukuk sistemini, ekonomik sistemini, hegemonik sistemini, yani uzun zamandır en temel muarızı olduğu sistemi aynen kabul edeceğini ilan eden bir aktöre dönüşmeye başlıyor. Bu dönemde hepinizin bildiği gibi II. Mahmut ile başlayan Batılılaşma hamlesi çerçevesinde köklü kurumsal yenilikler yapılıyor. Birisi tabii ki biraz önce bahsettiğim bizim mektep gibi okulların açılması belki, ama burayla sınırlamamak ve hatta popüler ve popülist tartışmalardaki anlamsızlığı göstermek adına şu örneğe vurgu yapmak lazım: II. Abdülhamit döneminde zirvesine ulaşan reformlardan bahsediyoruz. Bankacılık ve sigorta sistemi gibi temel alanlardan başlayarak kapitalist kurumların ithal edilmesi, modern okulların açılması, opera ve balenin getirilmesi, takvimin değiştirilmesi, alfabenin değiştirilmesinin tartışma konusu olmaya başlaması, demiryollarının getirilmesi, modern bütçe sistemleri ve hatta -modern(ist) yönetimi pekiştirecek istihbaratı da kolaylaştıracağı için- fotoğraf makinesinin getirilmesi… Tüm bunların Osmanlı sistemini Avrupa&#8217;ya eklemleyecek şekilde getirilmesi süreçlerini yaşıyoruz ki II. Abdülhamit’in de, daha sonrasında erken Cumhuriyet döneminin de hatta Lozan sürecinin de en büyük iddiası aslında bu eklemlenmeyi gerçekleştirmektir. Burada bir tür “süreklilik”ten bahsedebiliriz. Nitekim bu sürekliliğin zirveye ulaşması da Mustafa Kemal’le simgelenen Cumhuriyet döneminde olacak. Cumhuriyet’in erken dönemdeki reformlar ve bu reformların yapılmasının en temel hukuksal aracı olan Lozan ise, yeni bir aşamaya geçilmesini sembolize edecek aslında.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3187 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-640x360.jpeg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-640x360.jpeg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-768x432.jpeg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-320x180.jpeg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan-600x338.jpeg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/lozan.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu sembolizmin belki kurucu önemde anlarından birisi, Lozan’a verilen arada toplanan İzmir İktisat Kongresi. İzmir İktisat Kongresi, bütün dünyaya liberal kapitalist ekonomik sistemin benimsendiğinin ve bu sisteme eklemlenme iradesinin olduğunun bir ilanıdır. Niye bu ilan çok önemli? Çünkü Kurtuluş Savaşı sürecinde Moskova’yla da yakınlaşan Mustafa Kemal&#8217;in bu politikanın taktik olarak benimsendiği, artık asıl ve nihai tercihin Avrupa’dan yana yapıldığı mesajını Avrupa’ya vermesi söz konusudur. Hepimiz Mustafa Suphi olaylarını vesaire de biliyoruz. Dolayısıyla şunu söylemeye çalışıyorum. Balta Limanı Anlaşması ve Tanzimat Fermanı’yla başlayan, Cumhuriyet döneminde tamamlanan, 1929 ekonomik bunalımına kadar da aslında pek sorunlu gitmediğini söyleyebileceğimiz bir eklemlenme süreci var. Bu eklemlenme süreci yeni Cumhuriyet açısından da hukuken Lozan ile, iktisaden İzmir İktisat Kongresi ile kuruldu ve/veya resmileşti diyebiliriz. Fakat Osmanlı&#8217;dan arta kalan coğrafyanın diyelim, ekonomik olarak da beşeri olarak da en büyük handikabı, yeni bir Cumhuriyet ya da yeni bir devletin gerektirdiği atılımları yapacak takatinin kalmaması. Özellikle de ekonomik olarak en azından. Zira kapitalizmin ya da liberal kapitalizmin altyapısı yoktu. İşte 1929 ekonomik bunalımıyla Atatürk bir anlamda aradığı “fırsatı” bulup planlı ekonomiyi ilan etti ve devlet eliyle kapitalistleşme süreci başladı.</p>
<p>Bunları niye söylüyorum? Çünkü bunlar eklemlenme sürecinin Avrupa&#8217;yla ya da Batı&#8217;yla ne kadar paralel gittiğinin göstergeleri. Çünkü tam o dönemde Batı dünyası da Keynesyen ekonomiye geçmiş durumda. Dolayısıyla onunla paralel giden bir durum var. Daha sonra -çok kısaca yine üç beş adımla atlayarak gitmek gerekirse- Menderes ve Özal hükümetleriyle ve daha sonra Kemal Derviş reformlarıyla başlayan ve AK Parti hükümetleriyle devam eden bir “izleme-takip-uyum” süreci var. Önce tekrar liberalleşen sonra da neoliberalleşen dünya kapitalist sistemine eklemlenme süreci… Burada da baştan beri, yani en azından 18. yüzyıldan beri olduğu gibi Rusya, Yunanistan veya başka bir ülkenin bir denge unsuru olarak kullanılması söz konusu. Şimdiye kadar da böyle sorunsuz geldi gibi görünüyor ya da bu minvalde geldi gibi görünüyor aslında.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-3151 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2016/09/images-2.jpg" alt="" width="289" height="249" /></p>
<p>Fakat hepinizin bildiği gibi, 2000’lerle beraber Soğuk Savaş sonrası dünyada çok köklü değişiklikler oldu ve olmakta. Hem 2008 krizi hem pandemi gibi “kırılma anları”nı sayabiliriz. Ama sonuçta dünyanın gideceği yönle ilgili bazı tartışmalar var ve burada da Osmanlı&#8217;yla ya da Türkiye&#8217;yle Batı’nın ilişkileri konusu tekrar masada gibi görünüyor. Dolayısıyla Lozan da tekrar masada, iyi veya kötü anlamda söylemiyorum, bir olgu olarak. Bunun nedeni de aslında biraz önce bahsetmeye çalıştığım gibi dünyada yaşanan dönüşümlere yeni faktörlerin de eklenmesi.</p>
<p>Örneğin artık karşımızda Amerika&#8217;dan bağımsızlaşan, ya da gittikçe bağımsızlaşmaya çalışan demeli, bir Körfez sermayesi var. Bence çok önemli bir dış faktör şu anda. Elbette asıl önemlisi ise, yeni bir aktör olmaya niyetini artık pek de saklamayan Çin. Ekonomik anlamda zaten epeydir aktör olsa da, dünya siyasetine ve jeopolitik krizlerine gittikçe daha aktif katılan-karışan bir Çin var artık. Dolayısıyla Batı ile Türkiye&#8217;nin kurduğu 1000 yıllık uzun hukukun altındaki zeminin değişmekte olduğunu görüyoruz. Moda tabirle eksen kaymakta mı bilmiyorum, ama değişmekte olduğunu görüyoruz en azından. Çünkü Avrupa, 19. yüzyılda Avrupalılaşan ve Avrupalılaştıran Avrupa, artık eskisi kadar Avrupa değil. Nitekim ona eklemlenmiş Türkiye&#8217;nin bu konumda kalmasının artık pek de gerekmediğini söyleyen aktörler kendilerini öyle veya böyle ara sıra gösteriyor. Bence bunu sadece son dönem AK Parti hükümetlerine bağlamak da yanıltıcı olur. Örneğin çok iyi hatırlıyorum, 1990’ların sonunda iç politik gücünün de zirvesinde olan asker “Ege&#8217;yi ve Lozan&#8217;ı tartışmalıyız” diyordu. Malum içeride 28 Şubat süreci vardı. Yani ister revizyonizm deyin, ister başka bir şey, düzenin sahiplenilmesine ve/veya yeniden kurulmasına yönelik bir hamle vardı. Dış politika bağlamında bakarsak da yeni oluşan uluslararası güç dengesinde kendine bir yer kapma arayışı denebilir buna. Bunu iç politika açısından doğru bulabiliriz, bulmayabiliriz. Bunların hepsi ayrı tartışma konuları.</p>
<p>Konumuzun dışına fazlaca çıkmadan şunu söyleyebilirim ki, en azından 200-300 yıldır Batı-merkezci uluslararası sistemin bir alt unsuru olduğuna hiç tartışma olmayan Türkiye Cumhuriyeti toprakları, uluslararası sistemde bu kadar köklü değişikliklere bir şekilde kendince yanıt verecek politikalar geliştirmeye çalışan farklı dinamikler içermekte. Bazı dinamikler diyor ki, eski kurduğumuz denge çok iyidir, Lozan olduğu gibi devam etsin. Ya da Lozan&#8217;ın sembolize ettiği şeyler olduğu gibi devam etsin. Bazı dinamikler de diyor ki, hayır, dünya çok değişiyor. Artık yeni aktörler çıktı, biz de buna ayak uyduralım. Lozan da bunun için eğer bir engelse mutlaka değişsin ya da en azından tartışmaya açılsın, açalım.</p>
<p>Açıkçası ben yapısal koşullardaki tüm değişikliklere rağmen, Türkiye&#8217;nin sistem içindeki konumunun çok değiştiğini düşünmüyorum. Değişmesi gerekir mi ayrı bir tartışma konusu, ama değiştiğini düşünmüyorum. Çünkü NATO üyeliği ve Avrupa Birliği ile olan ilişkilerin -özellikle de Gümrük Birliği özelinde ekonomik bağların- öyle veya böyle sürdüğü görülüyor. Keza kültürel, sosyal ve hatta sportif olarak yine Batıyla kurulmuş uzun vadeli ve köklü toplumsal bağların artarak derinleştiğini de görüyoruz bir yandan. Bu konularda bir makas değişikliğinin ve dolayısıyla Lozan&#8217;ı tartışmaya açmanın alt yapısının, olgusal olarak, pek olduğu kanaatinde değilim.</p>
<p>Lozan Antlaşması, daha doğrusu “Lozan dengesi”, II. Dünya Savaşı&#8217;nı, Soğuk Savaş’ı ve ondan daha kritik olan 1990’ları atlatan bir tarihsel olgu hala.  Malum I. Dünya Savaşı sürecinde kurulan birçok devlet ve rejim 1990’lardaki çalkantıyı atlatamadı. Ya yıkıldı ya köklü dönüşüm geçirdi. Hiçbiri değilse de Sovyetler Birliği yıkıldı. Hani daha Yugoslavya&#8217;yı vesaire söylemiyorum, Sovyetler Birliği yıkıldı. Dolayısıyla bütün bu süreçleri Lozan Antlaşması’nın sağ atlatmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Yani bu demek ki, çok daha yapısal bir yerlere tekabül ediyor. Sadece iç toplumsal dinamikler açısından değil, uluslararası sistem açısından da. Dolayısıyla yine yapısal verilerle analiz yapıldığında da durumun kısa ve orta vadede pek değişeceğini öngörmüyorum. Fakat iç politik tartışmalarda “nüfus sayımı yapmak” isteyenler için, bu tabirle ne demek istediğimi herkes çok iyi anlıyor sanırım, çok önemli bir katalizör veya araç olduğunu da düşünüyorum. Yani bununla ilgili bir cümle ya da tartışma attığınızda ortaya, saflar hemen belli oluyor ve siz de tekrar nüfus sayımını yapmış bir iktidar ya da muhalefet odağı olarak yola devam edebiliyorsunuz. Zaten popüler ve popülist güncel tartışmaların bunun dışında bir işlevi olduğundan çok da emin değilim.</p>
<p>Sabrınız için teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* &#8220;Milletlerarası Kamu Hukuku ve Anayasa Hukuku Açısından Kabulünün 100. Yılında Lozan Barış Andlaşması&#8221;, Anayasa-Der Etkinliği, 15 Eylül 2023 (Anayasa Hukuku Dergisi, Sayı 24, Yıl 2023, s. 632-639.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı&#8217;ya Armağan</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2015/09/09/prof-dr-huseyin-pazarciya-armagan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2015 08:19:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3734</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3730"  _slug="prof-dr-huseyin-pazarciya-armagan" data-title="prof-dr-huseyin-pazarciya-armagan" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3730 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/images-9.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/HseyinPazarcyaArmaan.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa ve Uluslararası Hukuk</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/11/29/anayasa-ve-uluslararasi-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2012 21:34:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3644</guid>

					<description><![CDATA[Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda tartışılma şekli ve aslında içeriği de pek sürpriz içermiyor belki. Bütün dikkatler devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere toplanmış durumda. Tabii bir de en genel sorun(sal) var: Anayasa yapım şekli ve süreci. Bu kısa yazı, tüm bunların önemini (ve belki de önceliğini) teslim ederek başlamış olsun.</p>
<p>Ne var ki, anayasalar da sadece bu türden hükümleri içermediğine, içerdikleri her hüküm de nihayetinde bir anayasa hükmü olduğuna yani hayatımızın en az bir alanıyla ilgili en temel yasal çerçeveyi çizdiğine göre, devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin olmayan hükümlere “diğer hükümler” muamelesi yapma lüksümüzün olmadığı da ortada. Oysa, 1921’den bu yana anayasal nitelikteki düzenlemelere baktığımızda böyle bir yaklaşımın kokusunu almak mümkün. “Devlet aklı”nın ya da “birileri”nin yaptığı anayasalarda rastlanan kerameti kendinden menkul gerekçelerle istenilen maddelerin istenilen şekilde ve istenildiği kadar tartışılması pratiğine şaşırmamak gerek belki. Lakin madem artık “sivil anayasa” yapılıyor ve sürece kategorik itirazları olanlar dâhil neredeyse herkes bir ucundan katkı sunuyor, o zaman potansiyel anayasal düzenleme konusu olan her meseleye hak ettiği ilgiyi göstermek ve en azından “diğer maddeler” muamelesi yapmamak gerektiği de açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3646 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg" alt="" width="640" height="302" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-768x362.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-320x151.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-600x283.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>İşte bu bağlamda gündeme gelecek konulardan birisi de uluslararası hukukla ilgili anayasal düzenlemeler. Belki sadece ilgili akademisyenlerin tartışabileceği teknik kimi nüanslar içerir gibi görünse de ya da “milli meseleler” muamelesi görse de, özellikle son iki anayasada yer alan iki bağımsız madde aslında tam bir toplumsal sorun. Yani, hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiren kimi temel konularda genel çerçeveyi çiziyor ve bir adım sonra uygulamada doğrudan karşımıza çıkabilecek sonuçlar doğuruyorlar (Üstelik özellikle bazı “temel hak ve hürriyetler”le ilgili düzenlemelerde uluslararası hukuktan kaynaklanan sınırlamalara öyle atıflar var ki, onlar da başlı başına inceleme konusu olmalı). Bunlardan ilki uluslararası anlaşmalara taraf olmayla ilgili düzenleme (1961/madde 65; 1982/madde 90). Diğeriyse, kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak anılan süreç neticesinde ülke dışına asker gönderme ve ülke dışından asker kabul etmenin usul ve esaslarını belirleyen hüküm (1961/madde 66; 1982/madde 92). Oysa bu konulardaki ilgisizlik hayli dikkat çekici. Zira 1961’de görece ayrıntılı tartışmalara rağmen ya süre bittiği için son anda bir yerlerden gelen metinler esas alınmış ya da yoğun itirazlar “bir şekilde” dikkate alınmamıştı. 1982’deyse sıra bu maddelere gelince önceki anayasa uygulaması devam etsin denmişti. Daha vahimi, dışarıdan görüş oluşturanlar da bu türden maddelere ilişkin değerlendirmelerini iki-üç satırdan fazlasına taşıyamamış ve mevcut maddeleri/resmi önerileri büyük ölçüde yerinde bulmuştu.</p>
<p><strong>Uluslararası anlaşmalara taraf olma (madde 90)</strong></p>
<p>Tekrar ederek devam etmek gerekirse, uluslararası hukukla doğrudan ilgili bu iki madde “teknik” ya da “milli” meseleler diye geçiştirilemeyecek türden (sahi, bu iki kavrama da zaten hep böylesi durumlarda başvurulmuyor mu, ya da bu iki kavramın bizatihi varlıkları çok şey söylemiyor mu?). Zira söz konusu maddelerden birisi, Türkiye’nin hangi uluslararası anlaşmalara nasıl taraf olacağını ve dahası uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini/etkisini düzenliyor. Ve 1961 Anayasası’nın getirdiği düzenleme, özellikle de 1963’te çıkarılan meşum 244 sayılı kanunla birlikte, uluslararası anlaşmalara taraf olunması aşamasında çok ciddi toplumsal etkilere ve karmaşalara kapıyı aralar nitelikte. Bakanlar Kurulu’na hiçbir kamusal/toplumsal tartışma ve hatta kamusal/toplumsal bilgilendirme dahi yapmadan Türkiye’yi bağıtlama imkânı sunuyor. Öyle ki, başlangıçta kimi istisnai durumlar için getirilen düzenleme zamanla öyle geniş yorumlanmaya ve uygulanmaya başladı ki, bugün Türkiye’nin taraf olduğu tüm anlaşmaların içeriğini bilmek ve tartışmak bir yana sayısını bile bilmek olanaksız. Bir envanter çalışması, veri bankası bile kurulamaz durumda. Bunların (muhtemelen önemlice) bir kısmı, 244 sayılı kanunun 6. maddesinde NATO kapsamında yapılan anlaşmalar için öngörüldüğü gibi, askeri-güvenlik düzenlemeleri içeren bağıtlar olsa gerek. Ya da (yine muhtemelen) yoğun toplumsal tartışmalara konu olan kimi mali, ekonomik vs. anlaşmalar. Kısacası, böyle bir tartışmada bile “muhtemelen” demek durumundayız ki, bu da her şeyi özetliyor.</p>
<p>Aslında, uluslararası anlaşmalara taraf olma meselesi yakın geçmişte görece daha yaygın bir anayasal tartışmaya konu oldu; bu süreçte de olacaktır. Nedeniyse, 2004’te eklenen son fıkrayla da somutlaştığı gibi, taraf olunan insan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini düzenlemesi. Kısacası, yine “temel hak ve hürriyetler”le ilgili boyutlar hayrına gündem oluyor. (Gerisi zaten “teknik” ve de “milli” mesele). Oysa yine tam da aynı nedenle ve gönül çelici iyimserlik havası içinde, son fıkra çok ciddi belirsizlikler ve sıkıntılar içerecek şekilde vücut bulmuş durumda: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Literatürde sıkça ele alındığı gibi, “temel hak ve özgürlüklere <em>ilişkin</em> milletlerarası andlaşmalar”ın ne olduğunu bilmek olanaksız. Doğrudan doğruya ve sadece insan hakları alanında düzenleme yapan anlaşmalar kadar bu türden hükümler içeren anlaşmaların da bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilemeyeceği büyük bir soru işaret. Kaldı ki, birinci türden anlaşmaların ne dünyada ne de Türkiye’de genel kabul gören kesin/bağlayıcı bir listesi bulunmamakta. İkinci türden anlaşmalarsa zaten neredeyse tüm anlaşmalar olabilir ki, bu da içinde iyice çıkılmaz bir durum yaratabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3645 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg" alt="" width="640" height="386" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-768x463.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-320x193.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-600x362.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1.jpg 780w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, bu düzenlemedeki asıl sorun, “esas alınır” ifadesi. Şöyle ki, birincisi, “aynı konuda farklı hükümler içerme” yani bir anlamda çatışma durumunda uluslararası anlaşmaları <em>esas almak</em>, doğrudan doğruya uygulayıcıyı işaret eden bir yetki/sorumluluk. Buna göre, duruma göre idari ya da yargısal uygulayıcılara seslenilerek iç hukuku görmezden gel ve uluslararası hukuku tatbik et deniyor. Tabii herhangi bir yol haritası veya değerlendirme ölçütü listesi de sunmadan ve dolayısıyla tümüyle olay bazlı. Ve yine dolayısıyla her bir ayrı vakada ilgili uygulayıcının yorumu çerçevesinde. Ki, çatışma olup olmadığını tespit etme de her durumda uygulayıcıya bırakılmış durumda. Kısacası, çok benzer olaylarda ilgili bir uygulayıcı herhangi bir çatışma görmediğini söyleyebileceği gibi, başka bir uygulayıcı çatışma tespit edip uluslararası metni esas alabilir ve burada da kendi yorumu çerçevesinde bir uygulamaya gidebilir. Anayasanın kendisinin aynı/çok benzer durumlarda farklı uygulamalara açıkça kapı aralamasının anayasal olup olmadığıysa ortada.</p>
<p>Dahası, çatışma durumunda uluslararası anlaşmaların esas alınmasına hükmetmek, amaçsal yorum çerçevesinde bakarsak, insan hakları bağlamında uluslararası düzenlemelerin her zaman daha iyi koruma sağladığı varsayımına dayanıyor. Böyle bir ilavenin yapılmasının yarattığı olumlu iklimde görmezden gelinmişe benzese de, bu da anayasal bir metin açısından oldukça tartışmalı bir düzenleme. Zira -yine amaç açısından bakarsak- hedef, çatışan düzenlemelerden insan hakları lehine olanını ön plana çıkarmak olsa gerek. Belli ki buradaki varsayım da uluslararası düzenlemelere olan güveni/inancı yansıtıyor. Oysa, teorik ve ilkesel olarak yapılacak itirazlar bir yana, 11 Eylül sonrasının dünyasında uluslararası hukukun insan hakları açısından nasıl bir eğilime yönlendirildiği ortada. Birçok örnekler verilebilir ama vurgulanması gereken nokta çok açık: Çatışanlardan insan hakları lehine olan düzenlemeyi üstün tutmak zaten her derde deva ve her türlü koşulda iyi bir anayasal güvence olabilir(di).</p>
<p><strong>Hükümet tezkereleri (madde 92)</strong></p>
<p>Kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak bilinen konuyla ilgili anayasal çerçeve de epeyce sorunlu aslında. Tıpkı yukarıdaki madde açısından olduğu gibi temel olarak 1961 Anayasası’nda yer alan ve 1982’de zorunlu değişiklikler dışında aynen (ve tartışılmadan) kabul edilen 92. madde, savaş hali ilanıyla ülke dışına silahlı kuvvet gönderilmesini ve ülkeye silahlı kuvvet kabulünü düzenliyor. Maddenin genel koşulu, TBMM’nin bu türden kararları ancak “milletlerarası hukukun <em>meşru</em> saydığı hallerde” alabileceği şeklinde. 1961’de nihai metne neredeyse son gün giren bu ifade, yerini aldığı “milletlerarası hukuk <em>kuralları/kaideleri uyarınca</em>” vb. ifadelerden kategorik olarak farklı oysa. Geçerli pozitif hukuk kurallarından ziyade felsefi ve siyasi bir değerlendirmeyi, dolayısıyla görece çok daha sübjektif bir yaklaşımı esas alan <em>meşru haller</em> nitelemesi, ciddi siyasi ve hukuksal risklere de gebe. Aslında, pozitif uluslararası hukuk kurallarının ya da bağlayıcı metinlerin (örneğin BM Güvenlik Konseyi kararlarının) kelimenin tam anlamıyla “meşru” olmadığı durumlar her zaman olabilir. Nihayetinde uluslararası güç ilişkilerinin çıkardığı bağlayıcı kuralları her durumda esas almak yerinde olmayabilir. Öte yandan, bu düzenlemenin Türkiye’ye böyle bir manevra alanı açması, üzerinde daha genel uzlaşı olan uluslararası kurallara uygunluğu gözetmeme keyfiyetinin kapısını da aralayabilir. Buysa, siyasi tartışmalar bir yana, Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından sorumluluğunu doğurabilecek uygulamalara anayasal zemin sunmak anlamına gelir ki, bu ciddi ve herkesi ilgilendiren bir risk olsa gerek. Nitekim, 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin başlattığı “Sürekli Özgürlük Harekâtı”na destek vermek için TBMM’de alınan oldukça sorunlu 722 sayılı karar (10 Ekim 2001), aşağıda başka bağlamlarda da değinileceği gibi, bu açıdan da iyi bir örnek.</p>
<p>Bu maddenin diğer bir sorunlu tarafıysa, uygulamaya, yani bir hükümet tezkeresi üzerine alınan ilgili her bir TBMM kararına yönelik gerekli rehberliği içermemesi. Yani, bir anayasa hükmü olması itibariyle genel ve soyut olması yerinde olsa da, uygulamada bir TBMM kararıyla somutlaştırılması aşamasında keyfi, düzensiz ve de anayasal çerçevenin zorlanması anlamına gelebilecek düzenlemelerin yapılmasının önüne geçebilecek yeterli güvenceyi içermemesi. Nitekim 1961’den günümüze kadar alınan ilgili toplam 60 TBMM kararının kaleme alınış şeklinden de açıkça görüldüğü gibi, TBMM neredeyse genel bir yetkiyi hükümetlere veriyor. Bunun en bariz ilk göstergesi, pek çok kararın süre kaydı içermemesi. Hem de 1996’da İçtüzüğe eklenen ilgili maddelerin (129 ve 130) açıkça süre kaydı gerektirmesine rağmen. (Muhtemelen işgali çağrıştırdığı için Çekiç Güç gibi uluslararası güçlerin ya da “yabancı askerlerin” üstelik netameli bölgelerde konuşlanmasını öngören kararlar ya da süreli/uzatmaya tabii uluslararası barış güçlerine katkı kararları “doğal olarak” süreli alınmış). Üstelik, asker gönderilecek yerler tarif edilmiyor ve anayasadaki genel soyut “yabancı ülkelere” ifadesi somutlaştırılmadan kararlarda da kullanılıyor -ki, duruma göre, herkes duysun ve de bilsin! (Bu türden “sakil” işlemlerin amaçları duruma göre farklılaşabilir tabii ki. Örneğin, ilk tezkerelere konu olan Kıbrıs meselesindeki amaç, olası bir çatışmanın “kaçınılmaz olarak” Yunanistan’ı da kapsayacağı açık olduğuna göre, her ihtimale karşı “genel” bir düzenleme yapmaktı muhtemelen. Örneğin son Suriye tezkeresindeyse “herkes duysun ve de bilsin” ve “her ihtimale hazırız ve göze alıyoruz” temalı bir “caydırıcılık”tı yaslanılan).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3647 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg" alt="" width="640" height="607" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-768x728.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-320x304.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-600x569.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabii hem süre kaydı konulmaması hem de “yabancı ülkeler” ifadesinin harcıalem kullanılışının birleştiği ilginç kararlar da mevcut. Örneğin, yine yukarıda dikkat çekilen 722 sayılı kararda görüldüğü gibi, örneğin 2150 yılında da ABD’nin Sürekli Özgürlük Harekâtı için “yabancı ülkelere” asker göndermek ve dahası Türkiye’ye de asker kabul etmek mümkün! (Buysa, yine örneğin, ABD askerlerinin bu harekât çerçevesinde Türkiye’de bulunmasının ne anlama geldiğini akla getiriyor. Yanıtsa muhtemelen hayalet uçaklar ve işkence iddialarında saklı ki, bu da yukarıda ele alınan 90. madde açısından da epey tartışmalı bir resim çıkarıyor ortaya. Eğer Türkiye bu kapsamda kamusal/resmi olarak bilmediğimiz/bilgilendirilmediğimiz bir uluslararası anlaşmaya tarafsa ve bu da insan hakları açısından daraltıcı istisnai hükümler içeriyorsa, uygulayıcı bu anlaşma hükmünü mü yoksa muhtemelen daha korumacı bir düzenleme yapan iç hukuku mu esas alacak?).</p>
<p>Tabii ki maddenin özellikle de uygulamadaki yansımaları itibariyle daha birçok tartışmalı unsuru bulunmakta. Fazla ayrıntıya girmeden ana soruna dönmek en iyisi: Son dönemde olduğu gibi, her bir hükümet tezkeresi ve TBMM kararı sonrasında tartışılan 92. maddenin en büyük talihsizliği, itiraz eden muhalefet partilerinin de bir gün bu türden tezkerelere başvurmuş/başvuracak olması. Burada kastedilen Çekiç Güç gibi muhalefetteyken kötü bulunan ama iktidardayken uzatılan kararlar değil sadece. Sorun, muhalefet partilerinin anayasal çerçevenin TBMM kararlarıyla somutlaştırılması aşamasında hukuka aykırılıklar olduğunu söylemesi, iktidarlarınsa hep buna itiraz etmesi. Ta ki siyasi konumlar değişene kadar. Zira malum, hemen her partiye en az bir tezkere çıkarmak nasip oldu. Kaldı ki, kimi zaman (“milli meseleler”de) oybirliğiyle!</p>
<p>Kısacası, mevcut anayasada uluslararası hukukla ilgili bağımsız iki madde bulunmakta. Muhtemelen yenisinde de bunlar korunacak ve hatta kimi diğer maddelerin içinde yer alan bazı konulara da ayrı birer madde tahsis edilecek. Sorunsa, bunların doğrudan gündelik, toplumsal ve “iç” hayatımızı ilgilendiren (pekâlâ ilgilendirebilecek) konular olmaktan ziyade görece önemsiz, “teknik”, “milli mesele” vb. olarak kodlanması ve ilgisiz kalması. Devlet aklı bunu gerektirebilir. Peki, yeni ve de sivil anayasa sürecinde böyle bir lüks var mı? Daha doğrusu, toplumsal ve de siyasal sorunlara bütüncül yaklaşma sorumluluğu olan siyasi partilerden STK’lara bir dizi aktörün bu denli önemli anayasal konulara ancak sıra gelince şöyle bir eğilmesi hak mıdır? Sıra da en son ve sıkışık zamanlarda gelirse, benimsenecek mevcudu sürdürme ya da çalakalem düzenleme pratiği, üzerinde haklı olarak titrenen devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümleri sakatlamayacak mıdır? En azından bu “ilkesel pragmatizm” uğruna uluslararası hukukla ilgili maddeler de geniş zamanlarda tartışılamaz mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Birikim Güncel, 29 Kasım 2012</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağlantısızlar &#8211; hâlâ</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/10/28/baglantisizlar-hala/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Oct 2012 17:13:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4241</guid>

					<description><![CDATA[Bağlantısızlar &#8211; hâlâ    Ağustos’un sonunda, bu kez Tahran’da toplandı Bağlantısızlar. Bu, 1961’de resmen kurulan ve günümüzde 120 üyesiyle dünya nüfusunun yarıdan biraz fazlasını (yüzde 55) kapsayan yapının 16. toplantısıydı....]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bağlantısızlar &#8211; hâlâ   </strong></p>
<p>Ağustos’un sonunda, bu kez Tahran’da toplandı Bağlantısızlar. Bu, 1961’de resmen kurulan ve günümüzde 120 üyesiyle dünya nüfusunun yarıdan biraz fazlasını (yüzde 55) kapsayan yapının 16. toplantısıydı. Malum, hareketin yola çıktığı ve hatta ivme de kazandığı asıl ünlü toplantı, 1955’te “Asya ve Afrika Halkları Konferansı” adı altında Bandung’da (Endonezya) yapılmıştı. Dekolonizasyon döneminin tam başında/ortasında yapılan bu toplantı, bağımsız olmuş veya olayazmış ülkeler kadar bu yolda ilerlemeye kararlı halkların (“ulusal kurtuluş hareketleri”nin) de büyük ilgisini çekmiş ve onlara ilham ve rehberlik yapmıştı. Nasıl olmasın ki? Eşitlik, bağımsızlık, adalet, özgürlük ve sömürü ve tahakküm karşıtlığı gibi pek çok ilke yüksek sesle doğrudan sorunun öznelerini de barındıran bu uluslararası hareket tarafından uluslararası düzeyde dile getirilmekteydi. Bu ilkelerin de verdiği hisle çoğu üye için gönüller belki Sovyet Rusya’dan yanaydı ama her biri ne Batı ne de Doğu Bloku’nun içinde yer aldıklarını düşünüyorlardı. Batı Bloku karşıtlığı çok belirgindi ve nedenleri de aslında epey anlaşılırdı. Sömürgeciliğin darmaduman ettiği coğrafyaların sömürgecileriyle aynı safta yer almaları bir yana, dünyaya aynı pencereden bakmaları dahi mümkün görünmüyordu. Öyle söylüyorlardı. Doğu Bloku’na eşit mesafede durmanın nedeniyse belki biraz daha “farklı”ydı. Kimisi Sovyet tipi (reel) sosyalizmi benimsemiyordu ve kendi toplumsal, siyasal ve tarihsel koşullarına uyarlanmış sosyalizan rejimler inşa etmek ereğindeydi -ki, aşağıda yer yer temas edileceği gibi zamanla görüldü ki, aslında bu da bir nevi “devletçi” bir karşı çıkıştı. Bu “içsel” farklılaşmanın yanında/dışında “dışsal” gerekçeleri (de) olan kimileriyse Doğu ve Batı arasında bölünmüş dünya algısıyla pratiğine karşı çıkıyor ve tabiri caizse “biz de varız” diyordu. Bloklar arası rekabet ve denge politikasının yerine eşitler arası ve çok-kutuplu (daha doğrusu, daha fazla kutuplu!) dünya öneriyordu -ki, aşağıda yer yer temas edileceği gibi zamanla görüldü ki, aslında bu da bir nevi Reelpolitik bir karşı çıkıştı. Her durumda kesin olansa, 1940’ların ikinci yarısından itibaren dillendirilmekte olan<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> “bağlantısız” bir hareketin 1955’teki ateşli toplantıyla “uluslararası ilişkiler” sahnesine adım atmış olmasıydı<u> -ki, </u>aşağıda yer yer temas edileceği gibi hemen o zaman apaçık ortadaydı ki,  “uluslararası ilişkiler alanına adım atma”nın, daha doğrusu bir “devlet” olarak canhıraş adım atılan yerin “uluslararası ilişkiler” alanı olmasının bizatihi kendisi de çok şey söylüyordu. Başta farklı idiyseler bile, deformasyon kaçınılmazdı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4244 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_.png" alt="" width="640" height="325" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_.png 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_-320x163.png 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlk “heves” ve “istek”, öyle yabana atılır gibi değil(di) zaten. Kaldı ki Bağlantısızlar, Soğuk Savaş’a ilke olarak soğuk bakıyorlardı. Öyle ya, her ne kadar ana akım ya da değil hakim literatür ciddi bir ideolojik bölünmüşlükten, rekabetten ve yarıştan bahsetse de, Soğuk Savaş Doğu ile Batı Blokları arasında ciddi bir “barış”a işaret ediyordu. “Yalta Dengesi” olarak anabileceğimiz ve Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde somutlaşan yapı, yedeğine uluslararası hukuku alarak, sadece manda/vesayet ülkeleriyle sömürgeleri değil neredeyse tüm orta ve başaltı devletleri de merkezlere karşı edilgen kılmıştı. Zorla, kerhen, başka çare olmadığı için ya da bile-isteye ve de gönüllü parçası olunan uluslararası sistem, modernizmin toplumsal ve dünyevi yaşamın hemen her düzleminde ve boyutunda en baştan beri vaat ettiği “eşitlik” kuralını/ilkesini tanınmaz hale getirmesinin görüngülerinden biriydi sadece. Hem de o kadar tanınmaz haldeydi ki sahip çıkılan bu postula, her gören reelde olanı düpedüz “eşitlik” olarak kodluyordu. Eşitlik ancak eşitsizliğin bu raddede olduğu bir yerde olabilirdi zaten.</p>
<p>İşte “Bağlantısızlar” tam da bu ortamda ve kelimenin düz anlamıyla “eşitlik” talep ediyordu. Sorun da tam da burada başladı. Her ne kadar söylem düzeyinde ve ideolojik olarak talep edilen gerçekten “eşitlik” de olsa, <em>içinde</em> “eşitlik” istenen sistem “doğası gereği” eşitlikçi değildi, olamazdı. Burada Bağlantısızlar “sistem-içi” bir muhalefet denmek istenmiyor tabii ki. Ama, kabul edelim ki, Bağlantısızlar “sistem-dışı” bir muhalefet değildi; hiç olmadı ve hala da bu anlamda değişen pek bir şey yok. Nihayetinde uluslararası ilişkiler düzleminde düşündüler ve eylediler. Bu anlamda pek şikayetçi olduklarına somut delil bulmak da epey zor.</p>
<p>Şöyle ki, Bağlantısızlar, en baştan beri, uluslararası sistemin kendisinden ziyade kuruluş ve idame ettiriliş şekline, aktörlere ve geçerli rol dağılımına karşıydı sanki. Mevcut dünya algısına değil, bu dünya algısında kendine biçilen yere karşıydı. Ya da besbelli ki öyleymiş. Hem de tam tersini onca kuramsal, kavramsal ve hatta ilkesel gerekçelerle açıklarken. Zira uluslararası sistem düzleminde “eşit” kabul görmek için onca mücadele eden her bir aktörü/lideri, öncelikle kendi ulusal düzlemlerinde pek de ilkelerine sahip çıkamadılar. Herkes kendi çöplüğünün horozu olmak istedi. Horoz-dövüşünü hakkıyla/haklarıyla yapabilmek adına! Eğer “dönemin koşulları” ve devletlerin kurulma aşamasında yapması gereken kaçınılmaz “zorunlu hareketler” (daha doğrusu “sorunlu hareketler”!) argümanına ancak bir yere kadar prim vereceksek, ulusal düzlemde benimsenen yaklaşımlar epey sorunluydu ve de sorunlar üretti aslında: Gayet modernist, elitist, iç-tahakküm mekanizmalarını üreten ve tüketen, sırasında ömür-boyu başkanlık ilan edecek kadar liderci/“otoriter”, kalkınmacı, rehberli demokrasi (<em>guided democracy</em>) taraftarı, insan-toplum dengesini iyi kuramamış (demiri Batı gibi “insan-birey”e değilse de Doğu gibi sözüm ona “toplum”a fazla bükmüş) yapılardı ortaya çıkan. En geniş anlamıyla self-determinasyon hakkı, bu hakka sahip olan halk adına ve halk için kullanılmıştı; tabii sıklıkla halka rağmen! Sonuç ortada: Birçok halka ve topluma özellikle “dışsal” hedefler açısından ilham verse ve “uluslararası sistemin onurlu birer üyesi” olmak için zemin, ivme, motivasyon kaynağı ve tutamak sunsa da, “içsel” hedefler açısından vaat edilen aşamaya hiç geçilemedi. Zira, “dış”ta itiraz edilen ne ve kim varsa, “iç”te benimsendi, taklit edildi ve uyarlandı. Vaka, “dışsal” hedefler açısından eleştirinin dozunu nüanslı ayarlamak gerek. Mevcut uluslararası sisteme hakikaten hakikatli bir karşı çıkıştı, alternatifti Bağlantısızlar. Gelgelelim, daha önce de vurgulandığı gibi, kendisine biçilen role itiraz etmek ve başkaldırmakla (ki, maazallah küçümsemeye gelmez) sistemik/köklü itirazların her durumda aynı olmadığı da bir o kadar açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4242 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ.png" alt="" width="538" height="291" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ.png 538w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ-320x173.png 320w" sizes="auto, (max-width: 538px) 100vw, 538px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında, ilk dönemleri için ayakları yere basar tespitler yapmak da zor. Zira benimsenen/kullanılan retorik ve uygulanan politikalar çoğu durumda sistemik/köklü itirazlar ve karşı-önerilerdi de -ya da öyle görünüyordu, daha doğrusu öyle görmemek için pek bir sebep yoktu. Hareket, altın çağını yaşadığı 1960’lar boyunca, dünya politikasını bir ölçüde salladı da. Dekolonizasyon süreci hem üretildi hem de bir rüzgâr olarak yedeğe alındı. Çok farklı coğrafyalar, belirli ilke ve söylemler etrafında toparlandı ve seferber edildi. Hatta bir üçünü blok oluşturuldu. Uluslararası hukuk düzleminde yansımasını bulan birçok “üçüncü dünya-<em>friendly</em>” kural önerildi, hayata geçirildi. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkından başlayan bu süreç, doğal kaynaklar üzerinde sürekli egemenliğe varana kadar birçok ilkeyle taçlandırıldı. Doğrudur, bunların bir kısmı özellikle birinci dünyanın gayretleriyle bir ölçüde sulandırıldı, esnetildi ve tam da bu nedenle -varsa- bunun vebalini üçüncü dünyaya yıkmak yerinde olmaz. Ve fakat, üçüncü dünyaya da açılan, üçüncü dünyayı da kapsar hale gelen cari uluslararası hukuk sistemi, üçüncü dünyadan etkilendiğinden daha çok üçüncü dünyayı da etkiler hale geliverdi; belki zaten bu da “olağan” ya da bir yerden sonra karşı çıkılmayan, handiyse gönüllü yazılanan bir süreçti. Uluslararası sisteme ve hukuka yapılan her katkı, uluslararası sistemin/hukukun Bağlantısızları da kapsar hale gelmesi demekti. Yani, Bağlantısızlar ve/veya üçüncü dünya uluslararası hukuku şekillendirmeye katkıda bulundukça uluslararası hukukta eli böğründe beklemedi, Bağlantısızları içine aldı. En azından uluslararası hukuk artık Bağlantısızların da ürünüydü ve ona yan gözle bakmak, dudak bükmek zülfiyare dokunmak anlamına da geliyordu. 1960’larla ilgili yapılacak her (retrospektif) yorum belki de spekülasyon olacağına göre, 1970’lere geçmek en doğrusu. Zira 1970’ler, pek çok şey için olduğu gibi, Bağlantısızlar için de bir turnusol kâğıdı işlevi gördü aslında.</p>
<p>Bir kere, dekolonizasyon süreci büyük ölçüde tamamlanmıştı. Hareketi seferber eden ve bir arada tutan belki de en önemli hedefe ulaşılmıştı. “Öküz ölmüştü”. Herkes kendi devletindeki ev işlerine yoğunlaşmıştı. Örnek alınansa, karşı çıkılan iki Blok’tan birisinin meşrebe/duruma göre uyarlamış politikaları veya karma bir yapıydı. Her durumda, artık “devlet” olunmuştu ve ona göre de davranılıyordu. Zaten baştan beri içten içe bu yönde olan “içsel” tercihlerle uygulamalar bir yana, 1970’ler aslında çok kritik yeni bir girdiyi devreye sokuyordu: Petrol krizi ve 1973 bunalımı. Öyle ki, bu çok önemli doğal kaynağa sahip olan Bağlantısız devletler birden ya da aşamalı olarak klasman değiştirdiler ya da öyle düşünmeye ve davranmaya başladılar. Zaten “dekolonize olma” gibi çok önemli ortak bir payda hissiyat düzeyinde kaybolmaya başlamışken bir de üyeler (yöneticiler) arası ekonomik (“sınıfsal”?) farklılaşma (algısı) gündeme gelmişti. Her ne kadar somut bir tezahürü ya da belgesi olmasa da, bu kırılmanın Bağlantısız liderlerin çok ön plana çıkmasıyla grup içi kimi çekişmeleri ve sorunları daha belirgin kıldığı ve/veya pekiştirdiği de speküle edilebilir. En azından böyle bir ön-plana çıkma halinin Bağlantısızlık düşüncesiyle ne dereceye kadar örtüşür olduğunun tartışmaya açık olduğu açık. Kısacası, tamamen “duygusal” nedenlerle hareket içinde de duygusal kopuşlar başladı ki, bu, söylemeye bile gerek yok, Bağlantısızlar gibi bir hareket için çok şey demekti. Üstüne üstlük, her biri birer “devlet” oldukça kimi devlet reflekslerini de edinmeye başlamışlar, yerel ve bölgesel sorunlara yaklaşımları “küresel/evrensel” tavır almayı her zaman mümkün kılmaz olmuştu. Hem, bağımsızlaşma sürecinin kült ve her durumda “tolere edilebilir” kavramı olan “ulusal çıkar”, bağımsızlık sonrasında yavaş yavaş farklı (“gerçek”) anlamıyla kimi tartışmalara da zemin hazırlar hale gelmişti. Hem de Kuzey-Güney literatürü bağlamında toplanan sempatilere rağmen.</p>
<p>Bunu Sovyetlerin -1975’te resmiyete döküldüğü üzere- uluslararası sistemde görece edilgen duruma düşmesi, tüm itirazlara ve endişelere rağmen harekete neredeyse her şeyini veren uluslararası liderlerin yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmeye başlaması ve nihayet tüm bunlara bir de küreselleşme sürecinin eşlik etmesi izledi. Öyle ki, her ne kadar örneğin 1979 Havana Zirvesi’nde alınan ve harekete can suyu katma ya da iman tazeleme çabası olarak yorumlanabilecek kararlar gelse de, 1980’lerle beraber hareket ciddi bir atalet, bölünmüşlük ve dağınıklık sergilemeye başladı. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetlerin dağılmasıyla başlayan 1990’lar ilk başlarda tam bir kutupsuzluk ya da çok (fazla) kutupluluk durumuna işaret etse de, Bağlantısızlar bu dönemde de ne adını ciddi bir şekilde duyurabildi ne de “eski güzel günler”e dönme yönünde bir irade sergilendi.</p>
<p>Bağlantısızlar’ın adının tekrar duyulur olması ancak 2000’lerde söz konusu olacaktı. 11 Eylül saldırıları, eğer birçok açından bir dönüm noktasıysa, hareket için de öyle sayılabilir. Ya da tam bir “tesadüf” eseri, yeni ivme bu kez farklı iki üyeden geldi: Birisi petrol ihraç eden devletler camiasından Chavez’in liderliğindeki Venezüella; diğeriyse 1979’dan beri uluslararası sistemin “çıbanbaşı” olan, yine büyük ölçüde petrole dayalı ekonomisinin de verdiği güvenle kimseye müdanası olmadığı iddiasında olan İran. Özellikle Ahmedinejad-Chavez ikilisi döneminde, her ne kadar “içsel” ideolojileri epey farklı olsa ve farklı “dinî hassasiyetlere” sahip olsalar da, iki ülke sık sık gerçekleştirilen karşılıklı ziyaretlerle pekişen kimi ortak tutumlarla Bağlantısızlar Hareketi’ne de yeni bir ivme kazandırmak istediler. Ya da Bağlantısızlar’ı yapmak istedikleri açısından/için çok elverişli bir zemin olarak gördüler.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4245 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-768x431.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm.jpg 931w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>“Emperyalizm karşıtlığı” ya da daha somut ifadesiyle ABD karşıtlığı, Filistin sorunu nedeniyle (fiiliyatta pek karşılığı olmasa da) İsrail karşıtlığı ve hatta anti-semitizm, küresel neo-liberal politikalara yönelik kimi eleştiriler ve Batıcı/liberal demokrasi karşıtlığı… Bunlar yeni-Bağlantısızların retoriğinde en sık kullanılan kavramlar/olgular olmaya başladı. Hem de sırasında popülizme, ırkçılığa ve gayri-Bağlantısız dil ve uygulamalara kapı aralayarak.</p>
<p>“İnce” bir noktaya temasta yarar var: İki ülke de, tıpkı 1970’lerdeki yıkıcı türbülans döneminde karşımıza çıktığı gibi, Bağlantısızlar adına ses yükselten devletler olarak aslında Bağlantısızlar içinde ekonomik ve politik olarak ön planda olan ya da ön plana çıkmak isteyen “bölgesel” liderdiler. ABD’yle hiç işleri olmamakla birlikte, dış politik temasları ve rabıtaları itibariyle Sovyetlerle de seviyeli bir ilişkileri vardı. Tabiri caizse, kendi başlarına, kendinde ve kendileri için “lider” olmak da istiyorlardı. Birer “başaltı” devlet olarak küresel sisteme kafa tutma niyetindeydiler. Bunun üstüne farklı bağlamlarda biraz daha kafa yorulabilir belki ama Bağlantısızlar’dan doğru bakarsak, asıl hedeflerinin hareketi canlandırmak değil peşlerinde sürüklemek olduğu, onu bir zemin olarak kullanmak istedikleri de pekâlâ speküle edilebilir. Hani 2000’lerin bu bakışa fena bir zemin sunmadığı da açıktı nihayetinde. Bağlantısızlar, pek yaratıcı bir şekilde, Bush’la adı konan “şer ekseni”nin, “serseri devletler”in biri olmaya gönüllü yazılmaya çağırıyordu tüm üyelerini.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Oysa her üyenin yine yerel ve bölgesel ajandaları, hassasiyetleri, politikaları, bağları ve ittifakları vardı ve ortak bir “küresel” politika/tutum/duruş benimsemek yine öyle pek kolay değildi. Hem hemen herkesin kerhen ya da gönüllü eklemlendiği, eklemlenmeye çalıştığı küresel ekonomik sistemin köşe başını tutanlara bodoslama tavır almak -kabul edelim- pek çok siyasi, ekonomik ve toplumsal nedenlerle öyle pek kolay da değildi. Böyle tavır aldığını iddia edenler açısından da! Buna bir de reelde karşılığı olsun ya da olmasın örneğin Chavez- Ahmedinejad ikilisinin sadece birer sözcü değil lider de olmak ister gibi tavır sergilediği algısı eklenince, Bağlantısızlar’ın aradığı ivmeyi tam manasıyla yakalayıp yakalamadığı epey tartışmalı hale gelmişti. Ya da en azından şöyle söylenebilir: Reelde karşılığı hiç oldu mu tartışması bir yana, Bağlantısızlık ilkelerine uygun bir dönem gibi göründüğünü söylemek zor yeni-Bağlantısızlar döneminin.</p>
<p>Tabii ki bu, hele küresel muhalefet yapacakların/yapanların nicelik ve nitelik olarak epey düşüş gösterdiği bir dönemde yükseltilen sesi baştan mahkûm etmek anlamına gelmemeli. Nihayetinde olan-bitene bir şekilde itiraz eden birilerinin olması çok önemli ve de önemsenmeli. Ve fakat, mevcut küresel sisteminin enikonu her sesi bastırdığı ve bildiğimiz Reelpolitik mücadelelerin muhalefet olarak kodlandığı bir dönemde hakikaten “farklı” bir sese/duruşa duyulan ihtiyaç da kendisini bir o kadar göstermekte. Denmek istenen açık: Adalet ve eşitlikle sömürü ve tahakküm karşıtlığı gibi temel ilkeler ve bunların yedi sülalesi belagat/retorik süsleri değildir ki? Sallapati ve/veya popülist politikalara payanda yapılacak şeyler midir bunlar? Tersine, her daim her davranışa, tutuma ve tavra sinmiş bir şekilde sahip çıkılan “değerler” değil midir? O zaman, Reelpolitik’e gönüllü yazılıp “sidik yarıştırmak”, ilan ve inşa edildiği ve sahip çıkıldığı iddia edilen Bağlantısızlık’la ne kadar bağdaşır ki? (Kurucu babalar Bağlantısızlık’la tam manasıyla bağdaşık mıydı ki?). Amaç muhalefet edilen küresel uygulamaları tersinden yeniden üretmekse, sende olan kötüyse bende de olsun, sen yanlış yaparsan ben de yaparım demekse, böyle bir harekete neden gerek vardı ve şimdi yeni ön eklisine ne gerek var ki? Suriye meselesinin gündemde önemli yer tuttuğu son Tahran zirvesinde olduğu gibi, anlamlı/duruşu olan çözüm önerileri aramaktan ziyade “al birini vur ötekine taraflardan” birini (sırasında, diğerinin tutmadığı!) tutup cepheleşmekse varılacak nokta, Bağlantısızlar’a neden gerek duyuldu ki? Güç dengesi, çok-kutupluluk vs. gibi kavramların Reelpolitik’in görüngülerinde ibaret olduğu bu kadar açıkken,  buradan “Bağlantısızlık” devşirmeye çalışmak bizi nereye kadar götürebilir ki? Yanıt tecrübeyle sabit: 1960’ların Bağlantısızları bizi nereye kadar götürdüyse, oraya kadar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4243 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM.jpg 820w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Etimolojik” notlarla bitirelim: Hareket, Farsçada “<em>Adem-i Taahhütsüzler</em>” olarak adlandırılıyormuş. Keşke bu ismin hatırına olsaydı bazı şeyler! İngilizcesi de olur: <em>Non-aligned</em>, yani taraf tutmayan ve/veya hizaya gelmemiş, tarafsız ve/veya hizalanmamış, tarafsız ve/veya hizasız. O zaman, tarafsızlığa bile tarafsız, “hiza”ya hizalı! Her daim. Aslında zorlamaya gerek yok, zira her durumda İngilizceye “yabancı” bir kavram bu. İspanyolcasıysa “<em>movimiento de paises no alineados</em>”. <em>No alineados,</em> İngilizce muadiliyle aynı anlamlarda. Daha bir sahip çıkılan şekilde. Hakkını veremeyenlerin günahı boynuna. Türkçesine gelince, Bağlantısızlar/Bağlantısızlık da hiç kuşkusuz yerli yerinde bir Türkçeleştirme. Lakin Bağlantısızlık daha 1955’ten itibaren hiç yerli yerinde konumlandırılmadı ki… Aslında bu da evrensel bir soru(n): Hareket hiç yerli yerinde konumlandırıldı mı ki? Böyle bir dert oldu da gerçekleştirmek koşullar gereği mümkün mü olmadı ve ancak mümkün mertebe mi gerçekleştirildi gerçekleştirilmek istenenler. Yok muydu mümkünatı? Sahi, yok mu mümkünatı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İlk kez 1953’te BM’de Krishna Menon tarafından zikredildiği kabul edilen kavrama daha sonra Hindistan’ın ilk siyasi lideri Nehru Çin’le ilişkileri bağlamında sahip çıkmıştı. Buna göre, birbirinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı, saldırmama, içişlerine karışmama, eşitlik ve karşılıklı yarar ile barış içinde bir arada yaşama Bağlantısızlık fikrinin 5 temel ilkesiydi.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> 2006 Havana Zirvesi’yle ilgili bir posterde aynen şöyle yazmaktaydı: “A Gallery of Rogues But No Devil”.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ya Zihni İzolasyonlar? Bir İmkân(sızlık) Olarak Kıbrıs</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2011/12/04/ya-zihni-izolasyonlar-bir-imkansizlik-olarak-kibris/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 19:16:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3349</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanlar ve toplumlar, birbirlerine tahakküm etmeden ve eşit imkân ve haklardan yararlanarak kendilerini özgürce gerçekleştirebilsinler” şeklinde ifade edilebilecek genel bir ilkeden hareket edildiğinde, örneğin Kuzey Kıbrıs’a uygulanan türden insanî ve...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">“İnsanlar ve toplumlar, birbirlerine tahakküm etmeden ve eşit imkân ve haklardan yararlanarak kendilerini özgürce gerçekleştirebilsinler” şeklinde ifade edilebilecek genel bir ilkeden hareket edildiğinde, örneğin Kuzey Kıbrıs’a uygulanan türden insanî ve toplumsal izolasyonların herhangi bir şekilde kabul edilebilir olduğunu söylemek mümkün değil. Ortada gayri-insani, daha doğrusu adalet duygusunu ve vicdanı rahatsız eden bir durum var. Beylik bir klişeye sarılarak söylemek gerekirse, “hele yaşadığımız şu çağda” insanların bir kısmının global köy tarafından yok sayılması açıklanacak gibi değil. Öyle ki, en keskin izolasyon yanlıları bile işin insani boyutunu “her durumda alınması gereken siyasi önlemlerin kaçınılmaz yan etkisi” olarak açıklamak/gerekçelendirmek durumunda kalmakta. Bu da gösteriyor ki, izolasyonları meşru görenler açısından bile durum aslında haklı siyasi hedeflerin elde edilmesi için katlanılması/ödenmesi (ya da, tecrit edilenlerin siyasi tercihleri nedeniyle katlanması/ödemesi!) gereken mecburi insani ve toplumsal ödünler/bedeller.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Siyasi tarafların genel tutumlarını da ifade eden bu genel tespitler bir yana, burada yanıtını aramaya çalışacağımız ve aslında sorgulayacağımız önemli bir nokta daha var: İzolasyonlar özelinde Kuzey Kıbrıs’ın insanî ve toplumsal açıdan yok sayılmasını neden karşı çıkıyoruz? Kuşkusuz bu sorunun pek çok yanıtı var ama bu çalışmanın ana sorunsal şeklinde kodlayarak merkeze alacağı hareket noktasına göre, temel sorun, bir insan grubunun/toplumunun bir diğeri ve hatta neredeyse tüm diğerleri tarafından yok sayılması, varlığının reddedilmesi, en temel ihtiyaçları ve beklentileri itibariyle bile tecrit edilmesi, mahrum bırakılması ve aslında alenen horlanması. Buysa, insanların/toplumların kendi varlıklarını özgürce yaşamalarının, gerçekleştirmelerinin ve geliştirmelerinin engellenmesine, iradelerinin yok sayılmasına işaret etmekte. Bir başka deyişle, insanların/toplumların insan/toplum olmaklıklarını benzerleriyle temasa geçme imkânları açık kalacak şekilde yaşama özgürlüklerinin ve iradelerinin kısıtlanması ve hatta yok sayılması sorunsalından bahsediyoruz. Bahsettiğimiz, söz konusu insan grubunun/toplumun dışlanarak ve tecrit edilerek topyekûn tahakküm altında tutulması, yani fiilen ayrımcılığın en keskin ve kurumsallaşmış ifadelerinden olan sömürge haline benzer bir varoluş haline ve yaşama mahkûm edilmesi. Kuşkusuz, sömürge uygulaması, doğrudan bedenleri de içerecek şekilde topyekûn fiili bir tahakküm biçimiydi. Kuzey Kıbrıs ise izole edilmiş durumda. Fiili bir baskıdan ve hatta yok etmeden ziyade varlığını görmeme ve yok saymadan kaynaklanan bir baskı var ki, bu, bir yandan kendi halinde/çapında/içinde “serbest” bir yaşam alanı kurma imkânı sunar gibi gözükse de, sonuçları yani yarattığı mahrumiyet/dışlanmışlık duygusu, toplumsal travmalar ve tahribatlar açısından ortada ciddi benzerlikler de bulunmakta. Zira her durumda bir “özgürlük” yoksulluğu/yoksunluğu söz konusu olan. Oysa insan toplumsal bir varlıktır ama toplum da toplumsal bir varlıktır! Yekdiğeriyle ilişkisi kendi iradesi dışında/hilafına engellenirse ne kendisi özgür bir toplum olabilir, ne de toplumu olduğu insanlar özgür birer insan. Buradan bakıldığında, Kuzey Kıbrıs’ın mevcut durumu, ya da şöyle söylemeli, Kuzey Kıbrıs’ın mevcut cendereden kurtulma arayışı bir anlamda bir sömürgesizleşme, özgür bir toplumun özgür insanları olma arayışıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3350 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-640x461.jpg" alt="" width="640" height="461" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-640x461.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-768x553.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-320x230.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-600x432.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">
Kuşkusuz böyle kodlanan bir arayış da pekâlâ farklı yöntemlerle ve farklı amaç ve hedeflere matuf olacak şekilde kurgulanabilir. Bu çalışmada, “sömürge hali”nden kurtulma arayışlarının en özgün ve etkili düşünürü olan Fanon’un yaklaşımından yola çıkarak şöyle bir önerme ortaya atılacak: Tecrit edilerek yok sayılmayı da içerdiği pekâlâ söylenebilecek “sömürge hali”nden kurtulmanın tek yolu vardır; o da bir kavram, bir düşünce biçimi ve bir siyaset olarak “sömürge hali”nden kurtulmak. Daha açık bir deyişle, tek anlamlı ve sonuç getirici hedef, söz konusu insan grubunun/toplumun “sömürge hali”nden kurtulmasından ziyade bunu da kapsayacak şekilde insanlar arası bir ilişki biçimi olan “sömürge hali”nden kurtulmaktır. O zaman hedef, daha da somuta indirgersek, Kuzey Kıbrıs’ın tecritten ve yok sayılmasından kurtulmaktan ziyade (krizi fırsata çevirerek!) bunu da temin edecek şekilde tecridin, yok saymanın, tahakkümün, eşitsizliğin, mecbur ve mahkûm kılmanın, insansızlaştırmanın, kişiliksizleştirmenin, iradesi yok sayılmanın, anlamsızlaştırmanın, tâbi kılmanın, hor görmenin ve aşağılamanın insanî ve toplumsal tahayyülden ve pratikten tecrit edilmesidir; ya da öyle olmalıdır! Zira, sömürge hali ve/veya tecrit, ancak sömürge hali ve/veya tecrit kökten reddedildiğinde tecrit edilir. Tecrit edilmiş olmaya itiraz, ancak bir kavram ve pratik olarak tecride itiraz edildiğinde anlamlıdır ve başarılı olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Buysa, “güzel günler”in ancak burada ve şimdi inşa edilirse gelebileceğini işaret eder. Ya da şöyle diyelim: “Güzel günler”i güzel yapan/yapacak olan her ne varsa, ancak burada ve şimdi tahayyül edilmekle, yaşama geçirilmekle ve var edilmekle mümkündür/mümkün olur. “Güzel günler”i güzel yapanlar/yapacak olanlar burada ve şimdi inşa edilmezse, belki güzel günler gelebilir, ama ancak sadece şimdinin tecrit edilenleri için.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Bu durumda, Kuzey Kıbrıs, “güzel günleri” güzel yapacak olan düşünce ve eyleyiş biçimini önce kendisi tahayyül, idrak, inşa ve ifa etmezse, “güzel günler”in aslında olmadığı bir dünyada kendi güzel günlerinin peşine düşenlerden birisi olur çıkar. Tıpkı tecrit olmamayı Kuzey Kıbrıs’ı tecrit etmek sayesinde/pahasına sağlayanlar yani kendisini tecrit edenler gibi. O zaman, talep ettiği ve peşinde koştuğu “güzel günleri” burada ve şimdi inşa etmeyen Kuzey Kıbrıs, tecride değil tecrit edilmeye karşı çıkıyordur ve tam da bu nedenle tecrit edildiği kadar tecrit de ediyordur. Zira tahakkümü, horlamayı, yok saymayı ve dışlamayı bir bütün olarak reddetmekten ziyade tüm bunları kendisine yönelik olduğu biçimiyle elimine etmenin peşine düşmek, hele mevcut dünya/insan algıları açısından bakıldığında, “güzel günleri” pekâlâ başkalarının hilafına yaşayabilme sonucu anlamına da gelebilir. Ki Kuzey Kıbrıs’ı kuzeyden ve güneyden, batıdan ve doğudan tecrit edenler de tam da bunu yapıyor! Kimisi toplumsal olarak kimisi de siyasi olarak yok sayıyor Kuzey Kıbrıs’ı.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Rumların, ama daha çok da kendi içindeki Anadoluluların, Surlariçinin, garasakalların, gacoların, ficaların, ucuz işçilerin, kökü dışarlıklı sabi ilkokul öğrencilerinin, koyu tenlilerin ve şalvar giyenlerin horlandığı, haklı varoluş ve direniş mücadelesinin öyle ya da böyle kurbanları/edilgen sembolleri kılındığı, ya da örneğin eşcinseller bağlamında olduğu gibi sorunları görmezden gelinerek tüm bu büyük sorunlara feda edilenlere ev sahipliği yapan bir coğrafya, “izolasyon” kavramına gerçekten karşı çıkıyor olabilir mi? Ya da şöyle söyleyelim: İzolasyonlara kendi içindeki izolasyonları koruyarak ve hatta yeni izolasyonlar inşa ve imal ederek direnilebilir mi? İnsanların ve toplumun benliklerini ve kişiliklerini özgürce inşa etme, dönüştürme ve hatta geliştirme açısından hiçbir sınırlamaya, engele ve tecride tabi kılınmaması, dolayısıyla aşağılanmadan, horlanmadan, dışlanmadan, yok sayılmadan kendilerini diledikleri gibi gerçekleştirmeleri ve yaşamaları anlamında eşit imkânlara sahip olması esassa, bu hedefe birileri izole edilerek ve onlar hilafına ulaşmak mümkün müdür? Esas/tek/ana özne olduğunu iddia eden birilerinin nesnesi olmaktan kurtularak özne olmak isteyen bir insan/toplum, kendi nesnesini kurgular ve inşa ederse, talep ettiği anlamda bir özne olabilir mi? Bu öznelik hali, canhıraş karşı çıkılan mevcut öznelik hallerinin çok mu uzağına düşüyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">
Ya Güney Kıbrıs’ın anaakım politik, insani ve toplumsal duruşlar itibariyle benimsediği ve haklı olarak itiraz ettiğimiz dışlayıcı duruştan farkı nedir bunun? Ya Türkiye siyasetinin “koruyucu-kollayıcı” pratiklerinden farkı? Her derde deva AB’nin incelikli, her daim rasyonel ve kendi içinde tutarlı mevzuatseverlerinden hiç bahsetmeyelim o zaman? Sahi, neye itiraz ediyordu Kuzey Kıbrıs? İnsanların ve toplumların kişiliklerinin ve iradesinin yok sayılmasına!<br />
Başlığın ikinci kısmının vurgulamaya çalıştığı gibi, Kıbrıs aslında hem bir imkân hem de bir imkânsızlık! Belki “çözüm” olur. Hem de Kuzey Kıbrıs’ın genel olarak memnun edecek şekilde. Ya zihinlerdeki tecritler, izolasyonlar? Kuzey Kıbrıs’a reva görüleni, reva görenlere inat toplumsal tahayyüllerden çıkarmak değil mi esas olan? Hani demişti ya Fanon, sömürgeleştirilen sömürge fikrine itiraz etmekten ziyade “yırtmaya” ve bunun için sömürgeleştirenlerden olmaya can atar diye. Öykünür onlara, onlar gibi olmak ister diye. Haydi uyarlayalım: İzole edilen çareyi başkalarını izole etmekte mi bulur acaba? Tecrit ettikçe kendi tecridini kırabilir mi insan/toplum? Tecrit edilmesinin tüm vebalini yüklediklerini tecrit ederek kırabilir mi bu döngüyü? Peki, bırakalım tecritleri, herhangi bir derde çare olabilir mi böylesi yaklaşımlar?</p>
<p style="font-weight: 400;">
Hem bu sadece Kuzey Kıbrıs’ın sorunu da değil! Zira eğer Fanon’un dediği gibi sömürgeleştiren aslında kendisini de sömürgeleştiriyorsa, yani tecrit eden aslında kendisini de tecrit ediyorsa, önümüzdeki imkân sadece Kuzey Kıbrıs için de değil. Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına herkes için bir imkân Kuzey Kıbrıs. Aynadaki yüzüne bakmamaya yeminliler kol kanat gererek ve iradesinin üstüne konarak, Kuzey Kıbrıs’ın yüzüne ve oradaki kendi suretine bile bakmayanlarsa alenen yok sayarak tecrit etti bir insani/toplumsal coğrafyayı. Kuzey Kıbrıs’ın iradesini tecrit edenlerin de ihtiyacı var Kuzey Kıbrıs’ın her türlü tecridi kıracak iradesine. Hem Kuzey Kıbrıs’ı, hem de iradelerini tecrit edenleri her türlü tecritten ve izolasyondan kurtarma imkânını kullanmak ister mi acaba Kuzey Kıbrıs? Zira sadece siyasi değil demografik ve insani haritalardan bile dışlanan Kuzey Kıbrıs, kendi siyasi, demografik ve insani haritalarını öyle bir çizmeli ki, Kuzey Kıbrıs dâhil kimse bir daha böyle haritalar çizmesin. Bu kartografik, epistemolojik, insani ve toplumsal zulümler bitsin.<br />
Zira hedef, izolasyonları, tecridi, tahakkümü, yok saymayı ve tüm bunları meşrulaştırmayı sağlayan aşağılamayı, horlamayı ve dışlamayı birer kavram ve pratik olarak yaşamdan silmek. Yoksa, izolasyonlar illa ki kalkar. Siyaseten. Daha doğrusu idareten…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Uluslararası İzolasyonlar Sempozyumu, 24-25-26 Kasım 2011, Lefkoşa-KKTC (<em>Birikim Güncel</em>, 1 Aralık 2011).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Basınında Dış Politika</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2009/09/28/turk-basininda-dis-politika/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2009 13:10:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Medya-Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4210</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_4213"  _slug="turk-basininda-dis-politika" data-title="turk-basininda-dis-politika" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_4213 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/C_pXqpoXsAItQ_E-300x234-1.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/denk.basindadispolitika.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dış Politika Haberciliğinin Sorunları: Venezüella Anayasası Referandumu ve Obama’nın Aday Adaylığı Sürecindeki Haberler Özelinde Radikal Gazetesi Örneği</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2009/09/06/dis-politika-haberciliginin-sorunlari-venezuella-anayasasi-referandumu-ve-obamanin-aday-adayligi-surecindeki-haberler-ozelinde-radikal-gazetesi-ornegi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Sep 2009 19:15:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3574</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3573"  _slug="dis-politika-haberciliginin-sorunlari-venezuella-anayasasi-referandumu-ve-obamanin-aday-adayligi-surecindeki-haberler-ozelinde-radikal-gazetesi-ornegi" data-title="dis-politika-haberciliginin-sorunlari-venezuella-anayasasi-referandumu-ve-obamanin-aday-adayligi-surecindeki-haberler-ozelinde-radikal-gazetesi-ornegi" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3573 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/rad.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/radikal.dispolitikahaberciligi.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medya Analizi: Türk Basınında Dış Politika (1 Nisan-30 Haziran 2006)</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2007/05/28/medya-analizi-turk-basininda-dis-politika-1-nisan-30-haziran-2006/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 May 2007 14:45:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Medya-Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4229</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_4225"  _slug="medya-analizi-turk-basininda-dis-politika-1-nisan-30-haziran-2006-ankara-ataum-mayis-2007" data-title="medya-analizi-turk-basininda-dis-politika-1-nisan-30-haziran-2006-ankara-ataum-mayis-2007" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_4225 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2007\/05\/01GXHH038C18FSHSRP7Y6MQBM3-large.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/Medya-Analizi-Turk-Basininda-Dis-Politika-1-Nisan-30-Haziran-2006.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu&#8217;da Jeo-İnsani Bir Kaynak: Su</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2006/09/28/ortadoguda-jeo-insani-bir-kaynak-su/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Sep 2006 16:02:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4233</guid>

					<description><![CDATA[Ortadoğu&#8217;da Jeo-İnsani Bir Kaynak: Su Adettendir, çoğu üniversitede iktisat dersleri genelde “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” mottosuyla başlatılır. Bunun doğru olduğu, daha doğrusu akla yatkın geldiği (maatteessüf?) düşünülür. Ancak, bu genel...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ortadoğu&#8217;da Jeo-İnsani Bir Kaynak: Su</strong></p>
<p>Adettendir, çoğu üniversitede iktisat dersleri genelde “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” mottosuyla başlatılır. Bunun doğru olduğu, daha doğrusu akla yatkın geldiği (maatteessüf?) düşünülür. Ancak, bu genel kabule verilen/verilebilecek en özlü yanıt Mahatma Gandhi’den gelmiştir: “<em>There is enough for everyone’s need, but not for anybody’s greed” </em>(herkesin ihtiyacına yetecek [kaynak] var, ama bir kişinin bile ihtirasına yetecek kadar yok).</p>
<p>İki farklı dünya görüşünü yansıtan bu iki deyiş, pek çok küresel, bölgesel ve yerel soruna bakış açımızı şekillendirebilir. Doğal kaynaklardan yararlanma da -hele söz konusu olan birden fazla devletin topraklarına yayılan kaynaklarsa- bu anlamda rahatlıkla “pilot konu” olarak seçilebilir. Öyle ya, devletler ve adına hareket ettikleri varsayılan halkları, başka devletlerle ve halklarıyla bir şekilde ortak kullanma durumunda oldukları kaynaklardan nasıl yararlanabileceklerini belirlemede ciddi bir sınavla karşı karşıyadır. Bir uçta dayanışma, paylaşım ve işbirliği, diğer uçta ise rekabet, bölüşüm ve çekişme. Allah’ın bildiğini kuldan saklamanın anlamı yok: Tercih edilen ya ikinci uçtur ya da yakın türevleri. Buna Uluslararası İlişkiler jargonunun sağladığı kılıfın adıysa “jeo-stratejik kaynak”tır.</p>
<p>Petrol, gaz vb. doğal kaynaklar çoktan jeo-stratejik araçlar olarak görülmektedir ama en “doğal” ihtiyaçlarımızdan olan suyun bu yola kurban edilmekte olduğunu görmek ziyadesiyle can sıkıcı: Bari su “kardeşçe” kullanılsa/kullanılabilse, ona da razıyız!<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ne gezer. Önce ulusal düzeyde bir meta haline gelen su, daha sonra devletler arasında da bir güç mücadelesi aracı, bir “stratejik koz” oluverdi. Dahası, “yönetişim” kavramıyla da (küresel) güç merkezlerinin yönetim ve piyasa araçlarından birisi yapılmaya çalışılmakta. Kısacası, insanî bir kaynak olan su her geçen gün insanlardan biraz daha uzaklaştırılıyor, insanları (onlar adına!) yönetmenin araçlarından birisi haline getiriliyor. Su konusundaki politik çelişkiler bir yana, insanî aymazlık da ziyadesiyle can sıkıcı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Yaşam belirtisinin göstergesidir diyerek uzayda (binbir zorlukla ve masrafla) aranan su, ironik bir şekilde yerkürede hem de “kullanıcı hataları” yüzünden kirletiliyor, israf ediliyor, çekişme aracı haline dönüştürülüyor.  Kısacası, her ne kadar “su”dan ucuz bir şey olmasa da, “su”dan işlerle uğraşmak gerek! Hele söz konusu olan insanî su ihtiyacının iyi/âdil düzenlenmesinin sınırlar aşan önem taşıdığı Ortadoğu gibi bir coğrafyaysa.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4234 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/46020615_m-752x357-1-640x304.jpg" alt="" width="640" height="304" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/46020615_m-752x357-1-640x304.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/46020615_m-752x357-1-320x152.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/46020615_m-752x357-1.jpg 752w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><strong>Ortadoğu’nun su kaynakları</strong></p>
<p>Ortadoğu bölgesinde soruna konu olan su kaynakları en az iki ülkeye yayılmış yeraltı ve yerüstü sularıdır. Her ne kadar bölgenin kesin sınırları tartışmaya açıksa da,<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> en önemli su kaynakları bölgeye dışarıdan akan Dicle, Fırat ve Nil nehirleridir. Ayrıca, Asi, Litani<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> ve Ürdün nehirleri bölgedeki diğer önemli su kaynaklarıdır (Bu kaynakları besleyen ya da bunlardan beslenen yeraltı ve yerüstü suları da listeye eklenmelidir). Tüm bu su kaynaklarının kullanımı ilgili taraf ülkeler arasında özellikle son 50 yılda birer sorun kaynağı da olmuştur. Aslında, ilgili ülkeler temel olarak kimin ne kadar su kullanacağı yani hangi ülkenin payına ne kadar su düştüğü konusunda anlaşmazlığa düşmektedir. (Her ne kadar henüz bu “ilk” aşama bir şekilde çözüme kavuşturulamadığı için diğer konular çok gündeme gelmemiş de olsa, aslında hangi ülkenin ne kadar su kullanacağı kadar ülkelerin suyu <em>nasıl</em> kullandıkları da önemlidir. Çünkü, sulamadan elektrik üretme amaçlı barajların inşasına/işletilmesi kadar birçok etkinliğin diğer kıyıdaşlara ve hatta üçüncü taraflara etkilerinin olabileceği artık bilinmektedir. Üstelik, başta barajlar olmak üzere kimi yararlanma faaliyetlerinin tüm “fiziki” etkileri “ulusal” düzeyde ortaya çıksa ve diğer devletleri etkilemese dahi, başka nedenlerle uluslararası ilgi/tepki de çekebilmektedir. Örneğin, baraj suları altında kalan arkeolojik yapılar, barajların sosyo-kültürel etkileri ve hatta özellikle büyük baraj göllerinin altında kalarak çürüyen bitki örtüsünün iklim değişikliğine “katkısı”.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Bu tür olası etkilerin mevcut kaynakların dağıtımı/paylaşımı aşamasını henüz geç(e)meyen Ortadoğu için “lüks” görüldüğü doğrudur ama varılacak her türlü çözümün bu tür potansiyel sorunları da göz önüne almasının ve hatta kapsamasının şart olduğu da açıktır; çünkü aksi durumda gerçek/nihai bir çözüme ulaşılamayacaktır.)</p>
<p>Bölgede ihtiyaçları karşılamaya yeterli su olup olmadığı sorusu söz konusu olduğunda bakılan ilk şeyse genelde yukarıda zikredilen belli başlı su kaynaklarında bulunan toplam su miktarıdır. Bu rakamın tarafların deklere ettikleri (mevcut ve projelendirilmiş) kullanım şekilleri ve miktarlarıyla karşılaştırılması sonucunda kestirmeden ulaşılan sonuç ise menfidir: Kaynaklar kıttır, ihtiyaç ise sınırsız değilse bile çok. Fakat bu düz mantık hesaplamada atlanan bazı temel noktalar vardır: “İnsan” karar alma ve uygulama süreçlerinin neredeyse tamamen dışında bırakılmakta, insanî verimlilik göz ardı edilmekte, su hoyratça kullanılmakta ve üstelik bölgedeki su kaynakları da dış politika araçları olarak görülmektedir. Yani, diğer pek çok bölgede olduğu gibi Ortadoğu’da da suyun aslında “jeo-insanî” bir kaynak olduğu ıskalanmaktadır.</p>
<p>Bu kısa yazının iddiası da, çoğu durumda “ulus”u bile dışlayan “ulusal çıkar” algısının şekillendirdiği arz/talep hesapları yerine insan-merkezli bakış açısıyla düşünüldüğünde çözümün öyle çok da imkansız olmadığı, hatta su sorununun boyutlarının korkulan (umulan?) kadar olmadığıdır. Kısacası, burada su sorununa farklı bir açıdan bakılmaya çalışılarak egemen bakış açısı sorgulanacak ve bakış açısının değişmesiyle suyun sorun olmaktan büyük ölçüde çıkacağı iddia edilecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4235 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/ortadogu-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/ortadogu-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/ortadogu-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/ortadogu-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/ortadogu.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Su kullanımında insan-merkezcilik</strong></p>
<p>Teorik olarak insanların ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldığı/kullanılacağı öne sürülen suyun insanî bir kaynak olduğu aslında ironik bir şekilde ıskalanmaktadır. Yapılan birçok etkinliğin projelendirilmesinde “insan” unsuru ya bir şekilde devre dışı bırakılmakta ya da çok az dikkate alınmaktadır. Genel bir “ulusal çıkar” gerekçesi kullanılarak özellikle sudan doğrudan yararlanma durumunda olan yerel halkın ihtiyaçları ve sosyo-ekonomik durumu devre dışı bırakılmaktadır. Örneğin, Türkiye’nin uzun süredir “tamamlamak üzere” olduğu Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki özellikle sulama etkinlikleri önemli sıkıntılar yaratmaktadır. Proje amaçlarında açıkça öngörülmesine rağmen, suyu fiilen kullanacak olan ve fakat sulama tecrübesi olmayan halkın karar alma ve uygulama süreçlerine dahil edilmeyerek yeterli şekilde bilgilendirilmemesi yanlış ve aşırı sulamadan başka bir şey getirmemiş, bu ise “doğru” sulanması durumunda tarıma son derece elverişli olacağı düşünülen toprakların aşırı tuzlanma sonucu çoraklaşmasına neden olmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>İnsanî boyutun göz ardı edildiği bir diğer örnek ise yapılan büyük barajların yerlerinin seçimiyle ilgilidir. GAP çerçevesindeki kimi barajlar, Suriye’deki Tabka Barajı, Mısır’daki Asuan Barajı vs.nin yerleri seçilirken olası insanî (ve arkeolojik ve çevresel) etkilerden ziyade “ekonomik” optimizasyonu sağlama önceliğiyle hareket edilmiştir. Su kullanımında insan-merkezli bakış açısının tercih edilmediğinin en önemli göstergesi olan bu tür uygulamalar sonucunda kimi durumlarda on binlerce insan yerlerinden edilmiştir. Her ne kadar -en azından kağıt üstünde- kamulaştırma giderlerinin vs. ödendiği ileri sürülebilecekse de “ulusal çıkar” adına yapılan bu tür projelerin yer seçme, karar alma ve uygulama aşamalarında insanları/toplumu önemli ölçüde dışladığı da gerçektir. Sonuç olarak, birçok insan yerinden edilmiş ve kamulaştırmada yaşananlar da eklendiğinde önemli insanî sorunlar yaşanmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Su kullanımında hoyratlık</strong></p>
<p>Suyu bir sorun kaynağı yapan nedenlerden bir diğeriyse yararlanma faaliyetlerinin kültürel miras ve çevre üzerindeki etkileridir. Başta yine barajlar olmak üzere bölgedeki birçok proje kültürel mirasın ve çevrenin korunması konusunda ciddi sorunlar yaratmıştır. Türkiye’de Zeugma ve Hasankeyf vesilesiyle gündeme gelen arkeolojik zenginliklerin kaderi tartışması aslında bölge tarihinde daha gerilere uzanmaktadır. Mısır’daki Asuan Barajı’nın yapımı aşamasında baraj bölgesinde bulunan birçok arkeolojik yapı ya başka yerlere taşınmış ya da onları “daha iyi koruyacak” ülkelere bağışlanmıştır. Yine 1973’te Tabka Barajı nedeniyle başka yere taşınan Süleyman Şah Türbesi’nin daha sonra Teşrin Barajı altında kalması ancak Türkiye ve Suriye’nin son anda anlaşmasıyla engellenebilmiştir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Coğrafi şartlara bağlı olarak en fazla 100-150 yıllık ömrü olan (ki, son iki örnekte olduğu gibi eğimin az olduğu yerlerde ve/veya ilk örnekte olduğu gibi erozyonun çok olduğu bölgelerde barajların ömrü 50 yıla kadar düşebilmektedir) barajlar için binlerce yıllık arkeolojik zenginliklerin feda edilmesinin iyi düşünülmüş kararlardan ziyade baraj çılgınlığının daha doğrusu baraj lobilerinin “başarılı” PR çalışmalarının sonucu olsa gerektir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Çevrenin korunmasında da hemen hemen benzer bir durum söz konusudur. “Büyük ulusal çıkarlar”ın kısa vadeli ekonomik getiriler (ve “neden bizim de büyük barajlarımız olmasın” anlayışı) üzerinden tanımlanması yüzünden çok büyük ve geri döndürülemez çevresel zararlara neden olması kaçınılmaz olan projelere girişilmesi düşündürücüdür. Bölgenin en büyük barajlarından olan Asuan Barajı’nın etkileri Akdeniz kıyı şeridinden Nil’in yukarı bölgelerine kadar uzanmakta ve birçok yerde biyolojik çeşitlilikten flora ve faunanın korunmasına kadar ciddi çevresel tahribatlar yaşanmaktadır. Türkiye’de GAP bölgesindeki aşırı tuzlanma ve çoraklaşma, Irak’ta verimli Mezopotamya Ovası’nın özellikle Şattül Arap’ın denize döküldüğü alandaki ciddi kirlilik, İsrail ve Filistin’de birçok yeraltı su kaynağının faza su çekilmesi nedeniyle kuruması ve bunun neden olduğu çevresel sorunlar, bölgede yıllardır devam eden savaş ortamının su kaynaklarında yarattığı kimyasal kirlilik… Bunlar suyun insanî bir kaynaktan ziyade bir araç olarak görüldüğünün ve varlık nedeninin tersine insana zarar verir şekilde kullanıldığının kanıtlarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4236 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/su-sorunu-640x328.jpeg" alt="" width="640" height="328" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/su-sorunu-640x328.jpeg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/su-sorunu-320x164.jpeg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/su-sorunu.jpeg 715w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Su kullanımında verimsizlik</strong></p>
<p>Ortadoğu’daki su sorunlarını mevcut kaynakların ihtiyaçları karşılamayacak kadar kıt olduğu savıyla açıklayan Realpolitik yaklaşımların göz(ler)den kaçırdığı bir diğer noktaysa su kullanımındaki verimliliktir. Burada kastedilen elbette iktisadî bir verimlilik değildir; hem suyun bir iktisadî meta haline getirilmesine gönüllü yazılınması hem de bunun epey hoyratça yapılması yani israftır itiraz edilen. Zira, insanî ihtiyaçları karşılamak için doğayla uyumlu bir şekilde yapılması gereken sudan yararlanma faaliyetlerini iktisadî bir mantığın vazettiklerine emanet eden her politika başlı başına bir israf olarak değerlendirilebilir, değerlendirilmelidir. Toplumsal yarara, coğrafi, iklimsel, ekolojik, kültürel ve sosyolojik uygunluğa bakılmadan (ya da bu tür etkenleri geri plana atarak) “büyük büyük barajlarımız olsun” anlayışıyla yapılan her tür yapı -su ne kadar “etkin” kullanılırsa kullanılsın- israftır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>
<p>Bu bir yana, bu tür politikaların bile bihakkın uygulandığını söylemek zordur. Yaklaşık 90 milyar m<sup>3</sup>’lük rezervuarıyla bölgenin en önemli barajlarından olan Asuan’ın baraj gölünden (Nasır Gölü) yılda yaklaşık 10 milyar m<sup>3</sup> yani tutulan suyun % 10’u kadar su buharlaştığı tahmin edilmektedir -bunun Ürdün, İsrail ve Filistin’in toplam su kaynaklarının 4 katı olduğu düşünüldüğünde bu miktarın önemi daha iyi anlaşılacaktır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Hele Mısır’ın “1 m<sup>3</sup> suya muhtaç” yukarı kıyıdaşların su kullanımını önemli ölçüde engellediği hatırlandığında israf edilen kaynak muazzamdır. Nil’in Mısır Medeniyeti için tarihsel önemi ne olursa olsun bölgenin aşırı sıcak olması Asuan gibi büyük barajları refah değil israf merkezleri haline getirmektedir. Hele barajın (Mısır coğrafyasında kaçınılmaz olarak) düz bir arazide yapıldığı yani ömrünün görece çok daha az olduğu düşünüldüğünde iktisadî hedeflere ulaşmada ne kadar iktisadî davranıldığı bile kuşkulu hale gelmektedir. Benzer şekilde 1974’te tamamlanan ve Irak’la Suriye’yi savaşın eşiğine getiren Suriye’deki Tabka Barajı da hem yapıldığı arazi hem de kullanılan teknoloji nedeniyle ömrünü görece kısa bir sürede tamamlayacaktır.</p>
<p>Diğer yandan, Irak ve özellikle Suriye’de kullanılan sulama yöntemlerinin de ciddi israf kaynağı olduğu bilinmektedir. Toprak ve üstü açık sulama kanalları nedeniyle su kaynaklarının önemli bir kısmı hedefe ulaşamadan ya toprağa ya da havaya karışmaktadır. Asırlar süren susuzluktan sonra GAP ile suya kavuşan Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ise tam bir sulama çılgınlığı yaşanmakta, bu ise tarıma elverişli topraklarda neden olunan zararlar bir yana hem ciddi su israfı hem de (sulamadan dönen sular nedeniyle) su kirliliği anlamına gelmektedir. Oysa bitki köküne damlatma gibi sulama teknikleriyle ciddi anlamda su tasarrufu sağlanabileceği bilinmektedir.</p>
<p>Kısacası, zaten genel olarak kritik bir mesele olan su kaynaklarının değerlendirilmesi meselesi, coğrafi ve fiziki koşulları nedeniyle Ortadoğu’da özel bir dikkat gerektirmektedir. “Ulusal çıkar” gerekçesiyle yapılan birçok projenin “toplumsal çıkar”la pek de bağdaşmadığı, daha çok belli lobilerin ve “ulusal gurur” ve “devletlerarası güç mücadelesi” gibi insanı/toplumu dışlayan saiklerin kurbanı olduğu söylenebilir. Ayrıca, kuraklık/çoraklık ve buharlaşma nedeniyle “iyi niyetli” kullanımlar bile ciddi miktarda su israfına yol açabilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4237 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/800px-Haditha_Dam_and_river-640x480.jpeg" alt="" width="640" height="480" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/800px-Haditha_Dam_and_river-640x480.jpeg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/800px-Haditha_Dam_and_river-768x576.jpeg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/800px-Haditha_Dam_and_river-320x240.jpeg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/800px-Haditha_Dam_and_river.jpeg 800w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Su kullanımı ve dış politika</strong></p>
<p>Son olarak, suyun bir dış politika aracı haline getirilmesi ve “stratejik koz” olarak görülmeye başlaması da sorgulanmalıdır. Suyun ticari bir meta haline getirilmesini bile önceleyen (ve şimdi onu tamamlayan) bu yaklaşım -hele Ortadoğu gibi işbirliği ve dayanışmanın zaman içinde olumsuz çağrışımlar edindiği bir yerde-<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> göz ardı edilemeyecek komplikasyonlara neden olmaktadır. Türkiye’nin Manavgat ve özellikle Barış Suyu projeleriyle bölge ülkelerine su satma fikri ise tam da bu nedenle gelen itirazlar sonucu geri çekilmiştir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Öte yandan, özellikle 1985-1999 döneminde Türkiye-Suriye ilişkilerine “su-terör” kozlaşması damgasını vurmuş ve taraflar hiçbir şey değilse bile “iyi komşuluk” ilkesiyle bağdaşmayan politikalar izlemiştir. Yine Asi Nehri’nin Suriye kısmındaki “kullanım hataları” nedeniyle hem bu ülkede hem de Türkiye’de (özellikle Amik Ovası’nda) dönem dönem su baskınları ve bununla bağlantılı ciddi sorunlar yaşanması da suyun resmi çekişmelere alet edilmesinin bir diğer örneğidir.</p>
<p>Öte yanda, Nil üzerindeki tasarrufları zamanla Mısır’ın “bölgesel güç” olma stratejisinin bir parçası hatta aracı olmuştur. Asuan Barajı’yla sembolleşen Mısır’ın Nil üzerindeki tasarrufları (tahakkümü?) nedeniyle diğer kıyıdaş ülke halkları neredeyse tamamen devre dışı bırakılmıştır. Sömürge döneminden kalma anlaşmaların da etkisiyle en aşağı kıyıdaş Mısır (ve bir ölçüde de Sudan) dışındaki (yukarı) kıyıdaşlar Nil’i küçük yerel faaliyetler dışında neredeyse hiç kullanamamaktadır. Öyle ki, Mısır Ordusu’nun Parlamento onayı beklemeden doğrudan harekete geçebileceği tek milli güvenlik konusu Nil’e yönelik herhangi bir tehdidin ortaya çıkmasıdır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Yani, ciddi susuzluk sıkıntısı çeken Etiyopya başta olmak üzere birçok ülkede yaşayan insanların/toplumların Nil’den yararlan(a)maması hem ulusal hem de uluslararası/devletlerarası garanti altına alınmıştır!</p>
<p>Bu bağlamda dikkat çekilebilecek bir diğer konuysa İsrail’in özellikle işgal altındaki topraklardaki uygulamalarıdır. İsrail’in işgal politikası su kaynaklarıyla büyük paralellik göstermekte (burada özellikle Golan Tepeleri’nin işgali anılmalıdır) ve artık başarı şansı bir yana varlığı bile tartışılan barış sürecinin ana gündem maddelerinden olan su kaynakları yer yer pazarlık aracı olarak kullanılmaktadır. Filistin halkının asgari su ihtiyaçlarını bile büyük ölçüde göz ardı eden ve fiilen kullanmakta olduğu su miktarını onların aleyhine her aşamada bir şekilde artıran ve bunu suyu daha “etkin” kullanmakla açıklayan İsrail’in (özellikle kendi vatandaşlarına hasrettiği su miktarları göz önüne alındığında) insanî duyarlılıktan epey uzak olduğu açıktır. Kaldı ki, en bariz örneği Golan Tepeleri’nin işgali olan İsrail politikası, atılan her yeni genişleme adımında yeni yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını <em>da</em> içermeyi hedeflemektedir. Öyle ki, son dönemde epey tartışma konusu olan Duvar inşaatında bile “su” önemli bir kriter olmuş ve Duvar’ın Yeşil Hat dışına çıkarak zikzaklar çizdiği yerler önemli su kaynaklarına <em>da</em> denk gelivermiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>İsrail’in önemli su kaynaklarına sahip Golan Tepeleri’nden çekilmek yerine Suriye’yi Türkiye’den daha fazla su istemeye “teşvik etmesi” ve Mısır’la ilişkileri gerginleştiğinde Nil’deki yukarıda kıyıdaşı Etiyopya üzerinden bu ülkeyi sıkıştırması<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> da atlanmaması gereken “ayrıntılar”dır.</p>
<p>Tüm bu örnekler suyun Ortadoğu’da (zamanla petrole rakip?) “jeo-stratejik bir kaynak” olarak görülmesinin delaletleridir. Su insanî bir kaynak olmasa bile pekala itiraz edilebilecek bu yaklaşım, eşyanın tabiatına aykırıdır. Her şey bir yana, tüm ilgili toplumların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde “etkin” su kullanımı Ortadoğu bölgesinde imkansız değildir. Yeter ki komşu ülkeler ve toplumları “rakip” olarak görülmesin ve zihinler “mülkiyet” itibariyle değilse bile işin doğası gereği ortak olan bu tür kaynakların herkesin ihtiyaçlarının adil bir şekilde karşılanması yönünde kullanılmasına yorulsun. Su kaynakları hem ulusal hem de uluslararası planda insan ve insanî ihtiyaçlar merkezli kullanılsın, değerlendirilsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Kısacası, gözardı edilen bu tür faktörler düşünüldüğünde Ortadoğu’da su kıtlığı olduğunu ve bunun ileride savaşa bile neden olabileceğini ileri sürmek gibi kâhinlikler fazlaca yüzeysel kalmaktadır. Ne kadar çok su kaparsam o kadar kâr anlayışının bizi götürebileceği yer kılavuz bile gerektirmeyecek kadar açıktır. Önemli olan bölgedeki toplam su miktarı az demeden önce eldekinin nasıl kullanıldığının iyi analiz edilmesi ve neoliberal dönemin içlerini boşalttığı (daha doğrusu kendi meşrebince doldurduğu) “etkinlik” ve “verimlilik” gibi kavramların başlarına “insanî” sıfatı da eklenerek gerçek anlamlarına kavuşturulmasıdır. Çünkü, yukarıda örnekleriyle açıklanmaya çalışıldığı gibi, ilgili ülkelerin gerek insanları projelerin bir parçası daha doğrusu merkezi yapma gerekse yararlanma faaliyetlerinde su kaynaklarını israftan mümkün olduğunca kaçınma açısından ciddi eksiklikleri vardır. Tüm bu ayrıntılara dikkat edildiğinde su sorununun büyük kısmının kendiliğinden ortadan kalkacağı su götürmez bir gerçektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Metin Özuğurlu, “toplum sözleşmesi”yle günümüz neo-liberal dünyasının piyasa-tüketim/terör-güvenlik-<em>big brother</em> ortamını karşılaştırırken “kurban olayım toplum sözleşmesi anlayışına” demişti. Gerçekten “su”yun başına gelenleri görünce insan kurban olayım petrolün jeo-stratejisine demeden geçemiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Su harcama çılgınlığı ve duyarsızlığı konusunda yazılan en öğretici (acı verici?) kitaplardan birisi Sandra Postel’in <em>Son Vaha: Su Sıkıntısıyla Karşı Karşıya</em> (TÜBİTAK,  2000) başlıklı çalışmasıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Her durumda kastedilen son zamanların “Büyük Ortadoğu”su değil “küçük” Ortadoğu’dur!</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Litani aslında “ulusal” bir nehirdir ama özellikle 1982’deki İsrail işgali sırasında görüldüğü gibi kullanımı “bölgesel” bir konu olabilmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>  Dünya Barajlar Komisyonu tarafından 2000 yılında yayınlanan kapsamlı rapor, kimi ekonomik getirileri olmakla birlikte barajların bilinen ve yeni fark edilmekte olan birçok olumsuz etkilerinin olduğunu ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuştur. Rapora ve ilgili tematik değerlendirme raporlarına www.dams.org adresinden ulaşılabilir.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> GAP’ın öngörülen hedeflerden ne kadar uzaklaştığı ya da belki de bu hedeflerden en azından bazılarına ulaşmanın yapısal nedenlerle nasıl imkansız olduğu konusunda ayrıntılı bir inceleme için bkz. Mehmet Faraç, <em>Suyu Arayan Toprak: Harran ve Fırat’ın Bin Yıllık Dramı</em> (Ozan Yayıncılık, 2002).</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> “Süleyman Şah Türbesi Kurtuluyor” <em>Su Dünyası</em>, Şubat 2005, Sayı 19.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Bu konuda özellikle baraj lobilerine karşı mücadelesiyle (de) ön plana çıkan Arundhati Roy’un “The Greater Common Good” makalesine (http://www.narmada.org/gcg/gcg.html) ve Patrick McCully’nin <em>Silenced Rivers-The Ecology and Politics of Large Dams </em>kitabına (Londra, 1996) bakılabilir.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Barajların bir “ulusal gurur” abidesi olarak görülmesi konusunda yaygın olarak verilen örnek J. Nehru’nun barajları “modern Hindistan’ın mâbetleri” şeklinde tanımlamasıdır. Türkiye’de de bu görüşü kimselere “gaptırmayacak” devlet adamları olmuştur.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Özden Bilen, <em>Ortadoğu Su Sorunları ve Türkiye</em> (2. Baskı, TESEV Yayınları, 2000), s. 157.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Ortadoğu’nun ezel-ebet içinde olduğu siyasi karmaşa ortamının etkisi gerçekten de küçümsenmemelidir. Ortadoğu, nihayetinde, “güvensizliğin kural, bağımlılığın fobi olduğu” bir bölgedir. Bkz. Erdem Denk, <em>Ortadoğu’da Su Sorunu Bağlamında Dicle ve Fırat</em> (Ankara, Serajans, 1997), s. 3.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ne var ki, “Arapların petrolü varsa bizim de suyumuz var” yaklaşımı Türkiye’de hala ciddi taraftar bulmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> John Bulloch ve Adel Darwish, <em>Su Savaşları</em> (çev. Mehme Harmancı, Altın Kitaplar, 1994), s. 71.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Uluslararası Adalet Divanı da, 9 Temmuz 2004 tarihli danışma görüşü kararında, Batı Şeria’nın su kaynaklarının % 51’inin Duvar’ın İsrail tarafında kaldığına dikkat çekmiştir. Bkz. <em>Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory</em>, paragraf 133.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> 1956 Süveyş Krizi sonrası Sovyetler Birliği’ne yanaşan Nasır’a karşı olduğu gibi “gerektiğinde” ABD de Mısır’a karşı “Etiyopya-su” kartını oynamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><i>*</i> Biriki  m, Sayı 209 (Eylül 2006), s. 50-55</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kardak Kayalıkları Konusunda Bir Çözüm Önerisi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2005/08/04/kardak-kayaliklari-konusunda-bir-cozum-onerisi1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Aug 2005 17:35:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3325</guid>

					<description><![CDATA[Belli aralıklarla gündeme gelen Kardak Kayalıkları dahil bazı adacık ve kayalıklarının aidiyeti konusundaki anlaşmazlık Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar listesine en son eklenen uyuşmazlıktır. Buna rağmen, özellikle Ege’deki deniz yetki...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Belli aralıklarla gündeme gelen Kardak Kayalıkları dahil bazı adacık ve kayalıklarının aidiyeti konusundaki anlaşmazlık Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlar listesine en son eklenen uyuşmazlıktır. Buna rağmen, özellikle Ege’deki deniz yetki alanlarının sınırlarının belirlenmesi konusunda yaşanan tartışmalar anımsandığında, bu egemenlik sorununun -tabii eğer böyle bir hukuksal sorun varsa- diğer tüm uyuşmazlıklardan önce çözülmesi gerektiği de açıktır. Bu, deniz yetki alanlarının ancak egemenliği tartışma konusu olmayan kıyılar (dolayısıyla ülke parçaları) esas alınarak belirlenebileceği gerçeğinin basit bir sonucudur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, geçtiğimiz yıllarda başlayan ve devam edip etmediği konusunda herhangi bir kamusal bilgiye sahip olmadığımız “gizli” görüşmelerde tarafların özellikle bu uyuşmazlık konusunda bir uzlaşmaya varamadığı zaman zaman (Yunan) gazeteler(in)e sızan haberlerden anlaşılmaktadır. Nihayet, son günlerde yaşanan “Çipura dalaşları” vb. krizler de tarafların “sorun”u algılamasında herhangi bir değişiklik olmadığının kanıtıdır. Aslında bu şaşırtıcı da değildir. Sorunlu ilişkilere sahip olan (kim bilir, belki de olmak isteyen) ülkeler arasındaki “özde hukuksal” uyuşmazlıklar genelde fazlasıyla siyasallaş(tırıl)ır ve çözüm de neredeyse olanaksız olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3326 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/images-6.jpg" alt="" width="300" height="168" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu önemli noktaya hemen aşağıda tekrar dönmek üzere Kardak Kayalıkları uyuşmazlığının burada vurgulanmak istenen bir özelliğine dikkat çekmek yerinde olacaktır: Kardak Kayalıkları aslında bir semboldür. Tarafların tezlerine bakıldığında, iki devlet yetkililerinin de atıf yaptığı antlaşma, belge ve diğer metinlerin bu iki kayalıkla birlikte bir dizi adacık ve kayalığın ülkesel statüsünü de düzenle(me)diği görülmektedir. Yani, “sorun” Kardak Kayalıkları’yla sınırlı değildir ve taraflar Ege Denizi’ndeki daha birçok adacık ve kayalığın aynı statüyü/statüsüzlüğü paylaştığı konusunda hemfikirdir. Hatta bu konuda net rakamlar veren çalışmalara da rastlanılmakta ve 22’den 152’ye kadar varan adacık ve kayalıktan bahsedildiği görülmektedir. Kısacası, kelimenin tam anlamıyla kazayla gündeme gelen Kardak Kayaklıları, “egemenliği tartışmalı adacık ve kayalıklar sorunu” açısından bir semboldür. Ama öyle bir semboldür ki, bu sorunun bir şekilde çözülmesi durumunda iki ülke kamuoyları muhtemelen aynı statüyü/statüsüzlüğü paylaşan diğer 20-150 adacık ve kayalığın kimin olduğundan/kimde kaldığından çok bu iki kayalığın kaderiyle ilgilenecektir. Hatta, tarafların görüşmeler sırasında bu konuda alacakları pozisyonları belirlerken dahi Kardak Kayalıkları’nın statüsünün bundan nasıl etkileneceğine özellikle dikkat göstereceklerini (belki de göstermekte olduğunu) tahmin etmek zor değildir. Bu iki kayalığı “kazanan” tarafın “zafer” elde etmiş sayılacağı, “kaybeden” için ise durumun daha da vahim olacağı ve ülke toprağını satmaktan ihanete kadar çeşitli kamuoyu tepkilerine maruz kalabileceği ortadadır. Bunun temel nedeni ise yukarıda da vurgulandığı gibi Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin sorunlu niteliğidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Malum, bu sorun başta olmak üzere Türkiye’yle Yunanistan arasındaki tüm sorunlarının çözümünün zamana bırakılmasının ve tedrici bir yöntemin benimsenmesinin en doğru yol olacağı hep söylenegelmiştir. Yaygın kanı, siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik alanlarda atılacak adımların ikili ilişkileri zamanla yumuşatmasıyla oluşacak ortamın (“deprem diplomasisi” döneminde olduğu gibi) bu tip “özde hukuksal” sorunların ele alınmasını ve çözülmesini kolaylaştıracağı şeklindedir. Ne var ki, çözümü orta ve hatta uzun vadeye yayan bu yaklaşımlara ilaveten ve fakat bu vadeyi de kısaltacak adımların atılmasına da bir engel olmasa gerektir. İşte tam da bu noktada Kardak Kayaklıları’nın statüsü konusunda şöyle bir öneri iki ülke hükümet ve kamuoylarının dikkatine sunulabilir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Egemenliği tartışmaları adacık ve kayalıklar sorunu”nun yukarıda da belirtildiği gibi sembolü haline gelen Kardak Kayaklıları (bu işlemim sadece bu iki kayalık için geçerli olduğu vurgulanarak) taraflarca ortak egemenlik alanı (<em>condominium</em>) ilan edilebilir. Bu iki küçük kayalık, ekolojik çalışmalara (ya da çok isteniyorsa SAT komandolarının ortak tatbikatlarına!) tahsis edilebilir. Veya bir anıt ya da benzeri bir tesisle kayalıklar ortak turizme vs. açılabilir (hatta sırf kafiye olsun diye altında iki devlet yetkililerinin diğer sorunları tartışacağı bir “çardak” bile yapılabilir!). Bu uygulama sadece Kardak Kayalıkları’nı kapsayacağı için taraflar “egemenliği tartışmalı adacık ve kayalıklar sorunu” konusundaki tezlerinden öyle çok “geri adım” atmış da olmayacaklardır. Böylece, böylesi sembolik önem kazanmış Kardak Kayaklıkları’nın aidiyeti sorunu ortadan kalkmakla kalmayacak, hem iki ülke hükümetlerinin eli rahatlayacak hem de bu yolla biraz da olsa iyileşebilecek ikili ilişkiler zamanla diğer 20-150 adacık ve kayalığın statüsü dahil Ege’deki diğer sorunların daha rahat ele alınmasını kolaylaştıracaktır. Temelde deniz yetki alanlarının durumu nedeniyle önem taşıyan bu iki küçük kayalığın bizatihi kendi değerlerinin bu “getiriler”le karşılaştırılmayacak kadar az olduğu anımsandığında, tarafların böyle bir işlemden iki küçük kayalık dışında “kaybedeceği” bir şey olmadığı da açık aslında. Böylece, taraflardan gelmesi olası “neden benim olanı vereyim” itirazı da bir anlamda anlamsızlaşacaktır, çünkü hem kimse kimseye ciddi anlamda bir şey vermeyecektir hem de “sembolik” bir sorunu “kaybet-kaybet” formülüyle aşmaktan daha “sembolik” ne olabilir ki!</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>2-3 Temmuz 2004’te TÜDAV tarafından Gökçeada’da düzenlenen “Ulusal Ege Adaları Sempozyumu”nda yapılan öneriye dayanan bu yazının ilk versiyonu <em>Panorama Dergisi</em>’nde (Şubat 2005, Sayı 9) yayınlanmıştır.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
