<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Siyaset &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/siyaset/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 07 Oct 2024 10:24:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Siyaset &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Homo Cosmopolitanus Ayaklandı, Gezi&#8217;de!</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2013/08/07/homo-cosmopolitanus-ayaklandi-gezide/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Aug 2013 12:56:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3599</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3594"  _slug="homo-cosmopolitanus-ayaklandi-gezide" data-title="homo-cosmopolitanus-ayaklandi-gezide" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3594 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2013\/08\/1006weare99.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/cehennem.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa ve Uluslararası Hukuk</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/11/29/anayasa-ve-uluslararasi-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2012 21:34:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3644</guid>

					<description><![CDATA[Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda tartışılma şekli ve aslında içeriği de pek sürpriz içermiyor belki. Bütün dikkatler devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere toplanmış durumda. Tabii bir de en genel sorun(sal) var: Anayasa yapım şekli ve süreci. Bu kısa yazı, tüm bunların önemini (ve belki de önceliğini) teslim ederek başlamış olsun.</p>
<p>Ne var ki, anayasalar da sadece bu türden hükümleri içermediğine, içerdikleri her hüküm de nihayetinde bir anayasa hükmü olduğuna yani hayatımızın en az bir alanıyla ilgili en temel yasal çerçeveyi çizdiğine göre, devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin olmayan hükümlere “diğer hükümler” muamelesi yapma lüksümüzün olmadığı da ortada. Oysa, 1921’den bu yana anayasal nitelikteki düzenlemelere baktığımızda böyle bir yaklaşımın kokusunu almak mümkün. “Devlet aklı”nın ya da “birileri”nin yaptığı anayasalarda rastlanan kerameti kendinden menkul gerekçelerle istenilen maddelerin istenilen şekilde ve istenildiği kadar tartışılması pratiğine şaşırmamak gerek belki. Lakin madem artık “sivil anayasa” yapılıyor ve sürece kategorik itirazları olanlar dâhil neredeyse herkes bir ucundan katkı sunuyor, o zaman potansiyel anayasal düzenleme konusu olan her meseleye hak ettiği ilgiyi göstermek ve en azından “diğer maddeler” muamelesi yapmamak gerektiği de açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-3646 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg" alt="" width="640" height="302" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-768x362.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-320x151.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-600x283.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g.jpg 1280w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>İşte bu bağlamda gündeme gelecek konulardan birisi de uluslararası hukukla ilgili anayasal düzenlemeler. Belki sadece ilgili akademisyenlerin tartışabileceği teknik kimi nüanslar içerir gibi görünse de ya da “milli meseleler” muamelesi görse de, özellikle son iki anayasada yer alan iki bağımsız madde aslında tam bir toplumsal sorun. Yani, hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiren kimi temel konularda genel çerçeveyi çiziyor ve bir adım sonra uygulamada doğrudan karşımıza çıkabilecek sonuçlar doğuruyorlar (Üstelik özellikle bazı “temel hak ve hürriyetler”le ilgili düzenlemelerde uluslararası hukuktan kaynaklanan sınırlamalara öyle atıflar var ki, onlar da başlı başına inceleme konusu olmalı). Bunlardan ilki uluslararası anlaşmalara taraf olmayla ilgili düzenleme (1961/madde 65; 1982/madde 90). Diğeriyse, kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak anılan süreç neticesinde ülke dışına asker gönderme ve ülke dışından asker kabul etmenin usul ve esaslarını belirleyen hüküm (1961/madde 66; 1982/madde 92). Oysa bu konulardaki ilgisizlik hayli dikkat çekici. Zira 1961’de görece ayrıntılı tartışmalara rağmen ya süre bittiği için son anda bir yerlerden gelen metinler esas alınmış ya da yoğun itirazlar “bir şekilde” dikkate alınmamıştı. 1982’deyse sıra bu maddelere gelince önceki anayasa uygulaması devam etsin denmişti. Daha vahimi, dışarıdan görüş oluşturanlar da bu türden maddelere ilişkin değerlendirmelerini iki-üç satırdan fazlasına taşıyamamış ve mevcut maddeleri/resmi önerileri büyük ölçüde yerinde bulmuştu.</p>
<p><strong>Uluslararası anlaşmalara taraf olma (madde 90)</strong></p>
<p>Tekrar ederek devam etmek gerekirse, uluslararası hukukla doğrudan ilgili bu iki madde “teknik” ya da “milli” meseleler diye geçiştirilemeyecek türden (sahi, bu iki kavrama da zaten hep böylesi durumlarda başvurulmuyor mu, ya da bu iki kavramın bizatihi varlıkları çok şey söylemiyor mu?). Zira söz konusu maddelerden birisi, Türkiye’nin hangi uluslararası anlaşmalara nasıl taraf olacağını ve dahası uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini/etkisini düzenliyor. Ve 1961 Anayasası’nın getirdiği düzenleme, özellikle de 1963’te çıkarılan meşum 244 sayılı kanunla birlikte, uluslararası anlaşmalara taraf olunması aşamasında çok ciddi toplumsal etkilere ve karmaşalara kapıyı aralar nitelikte. Bakanlar Kurulu’na hiçbir kamusal/toplumsal tartışma ve hatta kamusal/toplumsal bilgilendirme dahi yapmadan Türkiye’yi bağıtlama imkânı sunuyor. Öyle ki, başlangıçta kimi istisnai durumlar için getirilen düzenleme zamanla öyle geniş yorumlanmaya ve uygulanmaya başladı ki, bugün Türkiye’nin taraf olduğu tüm anlaşmaların içeriğini bilmek ve tartışmak bir yana sayısını bile bilmek olanaksız. Bir envanter çalışması, veri bankası bile kurulamaz durumda. Bunların (muhtemelen önemlice) bir kısmı, 244 sayılı kanunun 6. maddesinde NATO kapsamında yapılan anlaşmalar için öngörüldüğü gibi, askeri-güvenlik düzenlemeleri içeren bağıtlar olsa gerek. Ya da (yine muhtemelen) yoğun toplumsal tartışmalara konu olan kimi mali, ekonomik vs. anlaşmalar. Kısacası, böyle bir tartışmada bile “muhtemelen” demek durumundayız ki, bu da her şeyi özetliyor.</p>
<p>Aslında, uluslararası anlaşmalara taraf olma meselesi yakın geçmişte görece daha yaygın bir anayasal tartışmaya konu oldu; bu süreçte de olacaktır. Nedeniyse, 2004’te eklenen son fıkrayla da somutlaştığı gibi, taraf olunan insan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini düzenlemesi. Kısacası, yine “temel hak ve hürriyetler”le ilgili boyutlar hayrına gündem oluyor. (Gerisi zaten “teknik” ve de “milli” mesele). Oysa yine tam da aynı nedenle ve gönül çelici iyimserlik havası içinde, son fıkra çok ciddi belirsizlikler ve sıkıntılar içerecek şekilde vücut bulmuş durumda: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Literatürde sıkça ele alındığı gibi, “temel hak ve özgürlüklere <em>ilişkin</em> milletlerarası andlaşmalar”ın ne olduğunu bilmek olanaksız. Doğrudan doğruya ve sadece insan hakları alanında düzenleme yapan anlaşmalar kadar bu türden hükümler içeren anlaşmaların da bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilemeyeceği büyük bir soru işaret. Kaldı ki, birinci türden anlaşmaların ne dünyada ne de Türkiye’de genel kabul gören kesin/bağlayıcı bir listesi bulunmamakta. İkinci türden anlaşmalarsa zaten neredeyse tüm anlaşmalar olabilir ki, bu da içinde iyice çıkılmaz bir durum yaratabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3645 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg" alt="" width="640" height="386" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-768x463.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-320x193.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-600x362.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1.jpg 780w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, bu düzenlemedeki asıl sorun, “esas alınır” ifadesi. Şöyle ki, birincisi, “aynı konuda farklı hükümler içerme” yani bir anlamda çatışma durumunda uluslararası anlaşmaları <em>esas almak</em>, doğrudan doğruya uygulayıcıyı işaret eden bir yetki/sorumluluk. Buna göre, duruma göre idari ya da yargısal uygulayıcılara seslenilerek iç hukuku görmezden gel ve uluslararası hukuku tatbik et deniyor. Tabii herhangi bir yol haritası veya değerlendirme ölçütü listesi de sunmadan ve dolayısıyla tümüyle olay bazlı. Ve yine dolayısıyla her bir ayrı vakada ilgili uygulayıcının yorumu çerçevesinde. Ki, çatışma olup olmadığını tespit etme de her durumda uygulayıcıya bırakılmış durumda. Kısacası, çok benzer olaylarda ilgili bir uygulayıcı herhangi bir çatışma görmediğini söyleyebileceği gibi, başka bir uygulayıcı çatışma tespit edip uluslararası metni esas alabilir ve burada da kendi yorumu çerçevesinde bir uygulamaya gidebilir. Anayasanın kendisinin aynı/çok benzer durumlarda farklı uygulamalara açıkça kapı aralamasının anayasal olup olmadığıysa ortada.</p>
<p>Dahası, çatışma durumunda uluslararası anlaşmaların esas alınmasına hükmetmek, amaçsal yorum çerçevesinde bakarsak, insan hakları bağlamında uluslararası düzenlemelerin her zaman daha iyi koruma sağladığı varsayımına dayanıyor. Böyle bir ilavenin yapılmasının yarattığı olumlu iklimde görmezden gelinmişe benzese de, bu da anayasal bir metin açısından oldukça tartışmalı bir düzenleme. Zira -yine amaç açısından bakarsak- hedef, çatışan düzenlemelerden insan hakları lehine olanını ön plana çıkarmak olsa gerek. Belli ki buradaki varsayım da uluslararası düzenlemelere olan güveni/inancı yansıtıyor. Oysa, teorik ve ilkesel olarak yapılacak itirazlar bir yana, 11 Eylül sonrasının dünyasında uluslararası hukukun insan hakları açısından nasıl bir eğilime yönlendirildiği ortada. Birçok örnekler verilebilir ama vurgulanması gereken nokta çok açık: Çatışanlardan insan hakları lehine olan düzenlemeyi üstün tutmak zaten her derde deva ve her türlü koşulda iyi bir anayasal güvence olabilir(di).</p>
<p><strong>Hükümet tezkereleri (madde 92)</strong></p>
<p>Kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak bilinen konuyla ilgili anayasal çerçeve de epeyce sorunlu aslında. Tıpkı yukarıdaki madde açısından olduğu gibi temel olarak 1961 Anayasası’nda yer alan ve 1982’de zorunlu değişiklikler dışında aynen (ve tartışılmadan) kabul edilen 92. madde, savaş hali ilanıyla ülke dışına silahlı kuvvet gönderilmesini ve ülkeye silahlı kuvvet kabulünü düzenliyor. Maddenin genel koşulu, TBMM’nin bu türden kararları ancak “milletlerarası hukukun <em>meşru</em> saydığı hallerde” alabileceği şeklinde. 1961’de nihai metne neredeyse son gün giren bu ifade, yerini aldığı “milletlerarası hukuk <em>kuralları/kaideleri uyarınca</em>” vb. ifadelerden kategorik olarak farklı oysa. Geçerli pozitif hukuk kurallarından ziyade felsefi ve siyasi bir değerlendirmeyi, dolayısıyla görece çok daha sübjektif bir yaklaşımı esas alan <em>meşru haller</em> nitelemesi, ciddi siyasi ve hukuksal risklere de gebe. Aslında, pozitif uluslararası hukuk kurallarının ya da bağlayıcı metinlerin (örneğin BM Güvenlik Konseyi kararlarının) kelimenin tam anlamıyla “meşru” olmadığı durumlar her zaman olabilir. Nihayetinde uluslararası güç ilişkilerinin çıkardığı bağlayıcı kuralları her durumda esas almak yerinde olmayabilir. Öte yandan, bu düzenlemenin Türkiye’ye böyle bir manevra alanı açması, üzerinde daha genel uzlaşı olan uluslararası kurallara uygunluğu gözetmeme keyfiyetinin kapısını da aralayabilir. Buysa, siyasi tartışmalar bir yana, Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından sorumluluğunu doğurabilecek uygulamalara anayasal zemin sunmak anlamına gelir ki, bu ciddi ve herkesi ilgilendiren bir risk olsa gerek. Nitekim, 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin başlattığı “Sürekli Özgürlük Harekâtı”na destek vermek için TBMM’de alınan oldukça sorunlu 722 sayılı karar (10 Ekim 2001), aşağıda başka bağlamlarda da değinileceği gibi, bu açıdan da iyi bir örnek.</p>
<p>Bu maddenin diğer bir sorunlu tarafıysa, uygulamaya, yani bir hükümet tezkeresi üzerine alınan ilgili her bir TBMM kararına yönelik gerekli rehberliği içermemesi. Yani, bir anayasa hükmü olması itibariyle genel ve soyut olması yerinde olsa da, uygulamada bir TBMM kararıyla somutlaştırılması aşamasında keyfi, düzensiz ve de anayasal çerçevenin zorlanması anlamına gelebilecek düzenlemelerin yapılmasının önüne geçebilecek yeterli güvenceyi içermemesi. Nitekim 1961’den günümüze kadar alınan ilgili toplam 60 TBMM kararının kaleme alınış şeklinden de açıkça görüldüğü gibi, TBMM neredeyse genel bir yetkiyi hükümetlere veriyor. Bunun en bariz ilk göstergesi, pek çok kararın süre kaydı içermemesi. Hem de 1996’da İçtüzüğe eklenen ilgili maddelerin (129 ve 130) açıkça süre kaydı gerektirmesine rağmen. (Muhtemelen işgali çağrıştırdığı için Çekiç Güç gibi uluslararası güçlerin ya da “yabancı askerlerin” üstelik netameli bölgelerde konuşlanmasını öngören kararlar ya da süreli/uzatmaya tabii uluslararası barış güçlerine katkı kararları “doğal olarak” süreli alınmış). Üstelik, asker gönderilecek yerler tarif edilmiyor ve anayasadaki genel soyut “yabancı ülkelere” ifadesi somutlaştırılmadan kararlarda da kullanılıyor -ki, duruma göre, herkes duysun ve de bilsin! (Bu türden “sakil” işlemlerin amaçları duruma göre farklılaşabilir tabii ki. Örneğin, ilk tezkerelere konu olan Kıbrıs meselesindeki amaç, olası bir çatışmanın “kaçınılmaz olarak” Yunanistan’ı da kapsayacağı açık olduğuna göre, her ihtimale karşı “genel” bir düzenleme yapmaktı muhtemelen. Örneğin son Suriye tezkeresindeyse “herkes duysun ve de bilsin” ve “her ihtimale hazırız ve göze alıyoruz” temalı bir “caydırıcılık”tı yaslanılan).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3647 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg" alt="" width="640" height="607" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-768x728.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-320x304.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-600x569.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800.jpg 1280w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabii hem süre kaydı konulmaması hem de “yabancı ülkeler” ifadesinin harcıalem kullanılışının birleştiği ilginç kararlar da mevcut. Örneğin, yine yukarıda dikkat çekilen 722 sayılı kararda görüldüğü gibi, örneğin 2150 yılında da ABD’nin Sürekli Özgürlük Harekâtı için “yabancı ülkelere” asker göndermek ve dahası Türkiye’ye de asker kabul etmek mümkün! (Buysa, yine örneğin, ABD askerlerinin bu harekât çerçevesinde Türkiye’de bulunmasının ne anlama geldiğini akla getiriyor. Yanıtsa muhtemelen hayalet uçaklar ve işkence iddialarında saklı ki, bu da yukarıda ele alınan 90. madde açısından da epey tartışmalı bir resim çıkarıyor ortaya. Eğer Türkiye bu kapsamda kamusal/resmi olarak bilmediğimiz/bilgilendirilmediğimiz bir uluslararası anlaşmaya tarafsa ve bu da insan hakları açısından daraltıcı istisnai hükümler içeriyorsa, uygulayıcı bu anlaşma hükmünü mü yoksa muhtemelen daha korumacı bir düzenleme yapan iç hukuku mu esas alacak?).</p>
<p>Tabii ki maddenin özellikle de uygulamadaki yansımaları itibariyle daha birçok tartışmalı unsuru bulunmakta. Fazla ayrıntıya girmeden ana soruna dönmek en iyisi: Son dönemde olduğu gibi, her bir hükümet tezkeresi ve TBMM kararı sonrasında tartışılan 92. maddenin en büyük talihsizliği, itiraz eden muhalefet partilerinin de bir gün bu türden tezkerelere başvurmuş/başvuracak olması. Burada kastedilen Çekiç Güç gibi muhalefetteyken kötü bulunan ama iktidardayken uzatılan kararlar değil sadece. Sorun, muhalefet partilerinin anayasal çerçevenin TBMM kararlarıyla somutlaştırılması aşamasında hukuka aykırılıklar olduğunu söylemesi, iktidarlarınsa hep buna itiraz etmesi. Ta ki siyasi konumlar değişene kadar. Zira malum, hemen her partiye en az bir tezkere çıkarmak nasip oldu. Kaldı ki, kimi zaman (“milli meseleler”de) oybirliğiyle!</p>
<p>Kısacası, mevcut anayasada uluslararası hukukla ilgili bağımsız iki madde bulunmakta. Muhtemelen yenisinde de bunlar korunacak ve hatta kimi diğer maddelerin içinde yer alan bazı konulara da ayrı birer madde tahsis edilecek. Sorunsa, bunların doğrudan gündelik, toplumsal ve “iç” hayatımızı ilgilendiren (pekâlâ ilgilendirebilecek) konular olmaktan ziyade görece önemsiz, “teknik”, “milli mesele” vb. olarak kodlanması ve ilgisiz kalması. Devlet aklı bunu gerektirebilir. Peki, yeni ve de sivil anayasa sürecinde böyle bir lüks var mı? Daha doğrusu, toplumsal ve de siyasal sorunlara bütüncül yaklaşma sorumluluğu olan siyasi partilerden STK’lara bir dizi aktörün bu denli önemli anayasal konulara ancak sıra gelince şöyle bir eğilmesi hak mıdır? Sıra da en son ve sıkışık zamanlarda gelirse, benimsenecek mevcudu sürdürme ya da çalakalem düzenleme pratiği, üzerinde haklı olarak titrenen devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümleri sakatlamayacak mıdır? En azından bu “ilkesel pragmatizm” uğruna uluslararası hukukla ilgili maddeler de geniş zamanlarda tartışılamaz mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Birikim Güncel, 29 Kasım 2012</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The Agency Problem for De-Colonial International Law Studies</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2011/09/09/the-agency-problem-for-de-colonial-international-law-studies/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Sep 2011 08:14:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3727</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3723"  _slug="the-agency-problem-for-de-colonial-international-law-studies" data-title="the-agency-problem-for-de-colonial-international-law-studies" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3723 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/Ekran-goruntusu-2024-09-09-111250.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/agency.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>And the Nobel goes to&#8230; Obama!</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2009/10/15/and-the-nobel-goes-to-obama/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2009 15:07:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3626</guid>

					<description><![CDATA[Malum, ABD Başkanı Barack Obama’nın Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi, herkes bir yana Obama tarafından dahi “sürpriz” bir k arar olarak görüldü. Yaygın kanaat, bu ödülün “erken” olduğu yönünde. Buna...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="article-title">
<div class="title">Malum, ABD Başkanı Barack Obama’nın Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesi, herkes bir yana Obama tarafından dahi “sürpriz” bir k arar olarak görüldü. Yaygın kanaat, bu ödülün “erken” olduğu yönünde. Buna göre, Obama, kişiliği, varlığı ve söylemleriyle ziyadesiyle umut vaat etse de, “henüz” bu ödülü alacak bir şeyler yapmış değil. Neredeyse en ciddi eleştiri, Irak ve özellikle de Afganistan’daki Amerikan askeri varlığını devam ettirmesi, daha doğrusu “devam ettirmek durumunda/zorunda kalması” (ah Bush, ah&#8230;) nedeniyle Obama’nın daha yapacak şeylerinin olması. Zira Obama nükleer silahlardan Guantanamo’ya, Filistin’den Afganistan’a bir dizi sıkıntılı konuda barışçıl adımları atmak için uygun zamanı bekleyen bir umut insanı.</div>
<div></div>
</div>
<div class="article-content">
<p>Efendim, Obama ya da başka bir ödül sahibinden yola çıkarak Nobel ödüllerinin niteliği ve ödüllendirmedeki isabeti -her ne kadar birçok tartışmaya neden olsa da- burada tartışmak yersiz. Ama bu vesileye Obama’nın daha bir yılını doldurmamış icraatlarını gözden geçirmek ve “henüz erken” ifadesiyle özetlenebilecek “eleştirileri/itirazları/şaşkınlıkları” (ya da Obama’nın ifadesiyle “mahcubiyeti”) test etmek yine de mümkün.</p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3627 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/barack-obama-nobel-peace-prize-2009-640x722.jpg" alt="" width="640" height="722" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/barack-obama-nobel-peace-prize-2009-640x722.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/barack-obama-nobel-peace-prize-2009-320x361.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/barack-obama-nobel-peace-prize-2009-600x677.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/barack-obama-nobel-peace-prize-2009.jpg 709w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İcraatın İçinden</strong></p>
<div class="article-content">
<p>Obama, aday adaylığı sürecinden başlayarak, dünyada süregiden ve genelde (günahı boynuna) Bush’a bağlanan bütün sorunların ve melanetlerin sağaltıcısı olarak algılandı, sunuldu. Allah var, kendisi de bu türden bir kodlamaya imkân tanıyacak, zemin teşkil edecek birçok açıklama yaptı; umut dağıttı.[1] Uluslararası sistemin temel aktörü olan ABD’nin uluslararası sistemin en kronik, en acil, en sıkıntılı, en can yakıcı, en umut kırıcı, en çetrefilli sorunlarını “bir şekilde” çözeceğini “bir şekilde” vaat etti, ya da zaten her durumda öyle algılandı. Şimdi, soru şu: Karar vermek için “henüz” erken mi(ydi)?</p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Guantanamo, İşkence vs.</strong></p>
<div class="article-content">
<p>Bush yönetimindeki ABD’nin ülke, daha doğrusu “hukuk dışı” bir alan olarak kurguladığı Guantanamo, tam bir kara delik. İnsanların herhangi bir suçlama veya kanıt bir yana makul bir açıklama dahi yapılmadan tümüyle gayri-insani koşullar altında yıllardır tutulduğu bu kampta maruz kaldıkları muamele de tümüyle hukuk-dışı. Zira turuncu bir tuluma indirgenen ve ancak ayaklarındaki prangayla zaptedilen bu “dünyanın en tehlikeli teröristleri”, “normal” tutuklu muamelesi görseler, Allah muhafaza beş dakika daha fazla hava alsalar, kendilerine karşı yöneltilen suçlamaların ne olduğunu bilseler ve hukuksal yardım alabilseler hemen birkaç saldırı daha gerçekleştirebilirler. Dahası, hukuk-dışı(nda) muamele görmeleri için “yasa-dışı savaşçı” gibi ne idiği belirsiz bir tanıma indirgenen bu insanlar, görevlilerin tüm iyi niyetine rağmen ancak “sorgulama teknikleri” (yani, “masum/makul” işkence!) sayesinde -o da belki/bazen-konuşturulabiliyor.</p>
<p>İşte Obama’nın seçim sürecinden başlayarak değiştireceğini vaat ettiği Guantanamo resmi buydu. Ya da şöyle diyelim: “Henüz” anlamlı bir adım atamadığı ama düzeltmek için elinden geleni yaptığı ve en uygun zamanda gereğini yapacağı düşünülen.</p>
<p>Oysa, Obama halihazırda Guantanamo konusunda bazı adımlar atmış durumda! Örneğin, Guantanamo’nın kapatılması yönündeki kararını 22 Ocak 2009’da imzaladı.[2] Ve fakat bu “Guantanamo uygulaması”nın sonu demek olmayacaktı, zira burada tutulanlar ya hemen hemen aynı şartlarda tutulacakları ABD’nin her geçen gün kök salan diğer “detention facility”lerine, ya 3. ülkelere ya da daha kötüsüyle karşılaşmaları neredeyse kesin görülen kendi devletlerine gönderileceklerdi. Her halükarda gittikleri yerlerde “Guantanamolu muamelesi” görecek olmaları bir yana, çoğu hiçbir somut suçlama yapılmadan onca yıldır tutulan bu insanlardan en azından “zanlı” olduğu bile şüpheli olan bir kısmının serbest bırakılması ihtimali, Obama yönetimi tarafından telaffuz dahi edilmedi. Besbelli ki hedeflenen, bu kötü imajın sorumlusu bir mekânın kapatılmasından ibaretti; ne içeride neler olduğu, içeridekilerin durumu vs. hesaba katılmıştı ne de diğer Guantanamoların adı/varlığı zikredilmişti.</p>
<p>Kaldı ki, transferler konusunda somut bir planlama yapılmamış olması nedeniyle Guantanamo kararı aslında uygulama sorunlarıyla da maluldü. Kaldı ki, Demokratların da büyük desteğiyle Senato (6’ya karşı 90 oyla) kapatma kararını çoktan ertelemiş durumda.[3] Kaldı ki, Obama yönetimi de kapatma işinin şimdilik “mümkün olmadığını” açıklamış durumda. Kaldı ki, Guantanamo’da her şey bildiğimiz gibi olmaya devam ediyor, zira ölümle sonuçlananlar dâhil kötü muamele haberleri Obama döneminde de gelmeye devam ediyor. Kaldı ki, tüm bu “zorunluluklar” bir yana, Obama, tüm dikkatini yönelttiği ve zaten benzer bir “detention facility” de olan Bagram’ı ”yeni Guantanamo” yapma yolunda emin adımlara ilerliyor.</p>
<p>Sırf hukuk-dışına hukukun içinde kalınarak çıkılabilsin ya da şanlı hukukun üstünlüğü kavramına halel gelmesin diye kotarılan ve bildiğimiz işkenceden farkı olmayan “sorgulama teknikleri” meselesi de Obama’nın uygulamaları gösterme imkânı bulduğu alanlardan birisi oldu. Malum, “suda boğuluyor hissi verme” şeklinde bilimsel açıklaması bile yapılan <em>waterboarding</em> benzeri işkence taktikleri, tüm medyanın el birliğiyle sahip çıktığı, kullandığı, yaydığı ve meşrulaştırdığı tabirle birer “sorgulama tekniği”ne indirgenmiş idi. Bu uygulamaları ilgili CIA belgelerini ve eldeki fotoğrafları yayınlayarak ortaya çıkarması ve sonlandırması beklenen ve aslında bu yönde algılanabilecek açıklamalar da yapan Obama ise, “ABD imajına zarar veren bu teknikleri” men etme kararından vazgeçti. Senatör Patrick Leahy’nin “hakikat komisyonu” kurma önerisini eleştiren Obama’nın gerekçesi de aynıydı aslında: “ABD’nin imajını korumak!” Dahası, Bush döneminde bu uygulamalara imza atan yöneticilere de yargısal muafiyet tanıdı[4]; yani bu suçların kabul edilmesinin mümkün olmadığına karar verdi! Sahip çıkmadıysa bile bu suçların üstünü örttü. Bunu yaparken yaptığı açıklamalar da ciddi bir uygulamaya imza atmak anlamına geliyordu. Zira Bush’un her sıkıştığında başvurduğu “devlet sırrı” kavramını reddeden ve seçilirse şeffaf bir politika güdeceğini söyleyen Obama, iyice soruşturttuğu kimi Bush uygulamalarının “devlet sırrı” olarak kalmasının hem Afganistan’daki ve Irak’taki askerlerinin morali hem de Amerikan ulusunun çıkarları açısından en doğrusu olduğunu açıkladı.[5]</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3628 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181253-640x409.jpg" alt="" width="640" height="409" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181253-640x409.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181253-768x491.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181253-320x205.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181253-600x384.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181253.jpg 1056w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Filistin</strong></p>
<div class="article-content">
<p>Filistin’deki sorun(lar) malum. Bunun tüm insanlar gibi belki Obama’yı aştığı da! Zira Obama ve mevcut birçok politikacı yokken bu sorun ortaya çıkmış ve çetrefilleşmişti. Ama hala devam ediyor. Ve Obama artık ABD Başkanı. Yani elbet bir şeyler yapabilecek durumda. Ya da elbette onun da yapabilecekleri var. En azından kendi payına. Tam da başkan seçilmesiyle göreve başlaması arasındaki gri dönemde gerçekleşen Gazze saldırısı konusunda henüz göreve başlamadığı gerekçesiyle o dönemde tümüyle sessiz kalması biraz şaşkınlık ama daha çok da “anlayışla” karşılanan Obama, aslında Filistin konusunda ABD başkanlarının beylik açıklamalarının pek ötesine geçmemişti. Ama yine de kredisi yüksekti; inandırıcılığı pek sorgulanmadı. Ya da “sorgulayan da nihayetinde Hamas” demek, Filistini/Filistinlileri ikiye bölen dinamiklere ve sonuçlarına neredeyse hiç bakmayan ve çözümü sadece FKÖ üzerinden arayan (Obama) politikalar(ın)a umut beslemeye yetti.</p>
<p>Obama’nın duruşunu belki de asıl test eden, nedense pek haber değeri taşımadığı anlaşılan BM İnsan Hakları Konseyi’nin Gazze Raporu’nun yayınlanması (15 Eylül 2009) oldu. Obama göreve başladıktan epey sonra yayınlanan ve Gazze’deki çok vahim hukuk ihlallerini[6] gözler önüne seren 452 sayfalık Goldstone Raporu[7], BM Güvenlik Konseyi’ni savaş suçları ve hatta insanlığa karşı suç seviyesine varan ihlallerin sorumlularını Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sevketmeye çağırıyor. ABD’nin hep kuşkuyla baktığı ve ancak daha geçen ay üye olduğu BM İnsan Hakları Konseyi’nde[8] karşılaştığı en ciddi sorun olan bu Rapor, Obama yönetiminin pek de hoşuna gitmiş gibi görünmüyor. Öyle ki, raporu onaylamak için Ekim başında yapılması gereken Konsey toplantısı, İsrail’in rapor karşıtı kampanyasıyla baskı altına aldığı Obama yönetiminin girişimleriyle Mart’a ertelenmiş durumda.[9] Hem de birçok yerden gelen açık çağrı ve ısrarlara rağmen. Hem de raporun hemen öncesinde Abbas ve Netenyahu’nun ABD’de ağırlanmasıyla başlayan “yeni sürece” rağmen. Aslında belki de “tam da bu süreç sayesinde” demek lazım, çünkü Abbas’ın temsil ettiği Filistin yönetimi -besbelli ki operasyonlara yaptığı gayet operatif katkılardan dolayı- önce Raporun görüşülmesini ertelenmesinde Obama yönetimini yalnız bırakmadı,[10] sonra da bunun “yanlışlıkla” olduğunu açıkladı.[11] Biraz da Güvenlik Konseyi’ndeki tek Arap devleti olan Libya’nın konunun Güvenlik Konseyi’nde gizli görüşmede ele alınmasını talep etmeye dek varan takibi sayesinde.[12]</p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Nükleer Silahlar</strong></p>
<div class="article-content">
<p>İran’ın nükleer programı etrafında yoğunlaşan tartışmalar düşünüldüğünde, en -daha doğrusu tek- “realist” çıkış noktasının nükleer silahlardan tümüyle arındırılmış bir dünya olduğu açık. Obama’nın senatörlüğü döneminden başlayarak uzun zamandır böyle bir söylem geliştirdiği de. Belki o yüzden sinik olmanın âlemi de yok! Nükleersiz bir dünya çağrısı her durumda baş tacı edilesi bir durumdur. Nitekim son Prag konuşmasından başlayarak Başkan Obama’nın bu yönde ifadeler kullandığı da biliniyor. Ne var ki, hem bu konuda ortada bir uygulama yok hem de Obama’nın kastettiğinin/murat ettiğinin nükleer silahsızlanma (<em>nuclear disarmament</em>) mı yoksa nükleer silahların yayılmasının önlenmesi (non-proliferation) mi olduğu konusunda tartışmalar var. Gerçekten de, özellikle önce Prag’da (Nisan 2009) sonra da Güvenlik Konseyi’nde (Eylül 2009) yaptığı konuşmanın bütünü ve sonrasında yapılan diğer açıklamalar, hep “(yeni) küresel tehdit İran” ve “nükleer silahların yayılmasının önlenmesi” bağlamında dolanıyor (11 Eylül sonrası dünyada hem ideolojik hem de stratejik manada “bölgesel” bir tehdit olarak kodlanan Kuzey Kore bile değil çoğu zaman). Ayrıca, yeni nesil nükleer silah teknolojisinde de oldukça ilerlemiş olan ABD’nin diğer ülkeler nükleer silahlarını yok edene dek güvenliğini nükleer silahları da elinde tutarak korumaya kararlı olduğunu da “<em>make no mistake</em>” diyerek eklemeyi ihmal etmiyor Obama.[13] Öte yandan, bu vesileyle Clinton yönetiminin 1995’te Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NPT) süresiz olarak uzatılması konusunda kuşkucu/çekingen davranan devletleri ikna etmek için Kapsamlı Deneme Yasağı Sözleşmesi’ne (CTBT) taraf olacağını vaat ettiğini anımsatanlar bile bulunmakta. Malum, hala ABD tarafından onaylanmayan CTBT, yürürlüğe de girememiş durumda ve Obama bu konuyu da 2010 içinde ele alacağını açıkladı.</p>
<p>Hemen eklemek gerek ki, aslında Obama’nın/ABD’nin nükleer silahsızlanma için herhangi bir açılıma da ihtiyacı yok; zira (diğer tüm devletlere barışçıl nükleer enerji hakkı tanıma karşılığında) 5 devlete nükleer tekel olma hakkı yaratan NPT, aslında nükleer silahların bu ülkeler tarafından zaman içerisinde yok edilmesini öngören hükümler de içeriyor.</p>
<p>Tüm bunlar bir yana, ABD’nin askeri gücünün ve cephaneliğinin geldiği aşamada, nükleer silahların artık çok da gerekli olmadığı ve hatta nükleer silahsız bir dünyanın ABD’nin askeri amaçlarına ve çıkarlarına daha uygun olacağı bugün artık aralarında Henry Kissenger’ın da olduğu “akil adamlar” tarafından çoktan ilan edilmiş durumda.[14] Ayrıca, Obama’nın Prag konuşmasında açıkça hissettirdiği gibi, nükleer silahlar konusunda asıl saik, bu silahların “yanlış” ellere düşmesini engelleme.[15] “Ne önemi var, amaç nükleer silahların ortadan kaldırılması, değil mi?” denebilir. Doğrudur da. Ama nükleer tekeli <em>de</em> yaratan bakış açısı tüm ağırlığıyla ortada dururken bunun üzerinde biraz daha nüanslı düşünmek yine de daha yerinde olamaz mı? Nükleer enerjinin “uluslararası toplum adına” çalışacak yapılar ve/veya kimi devletler üzerinden üretebileceği gibi öneri ve pazarlıklara da kulak kabartarak.</p>
<p>Bu bahsi kapamadan vurgulanması gereken bir diğer (belki de, en) can alıcı nokta ise, İsrail’in durumu. Zira genelde “Ortadoğu’da nükleer silaha hayır” nidalarıyla gerekçelendirilen “nükleer silahların yayılması karşıtı” bakış, nükleer tekeli kıralı on yıllar olan İsrail konusundaki sessizliği korumaya da özen gösteriyor. Öyle ki, nükleer İsrail konusunda kökenleri dönemin (dönemler-üstü) ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in 19 Temmuz 1969’da yayınladığı memorandumda atılan “sorma, söyleme (<em>don’t ask, don’t tell</em>)” politikası, Obama tarafından da benimsenmiş durumda. Yukarıda bahsedilen hiçbir konuşmada İsrail’den bahsetmeyen Obama, geçen ay Netenyahu’yla yaptığı ikili görüşmede, “İsrail’in nükleer gücünü görmezden gelme”, “İsrail açıklamadıkça pasif kabul” konusu dâhil bir dizi konuda da “stratejik anlaşma”ya varmış durumda. Nitekim bu görüşme üstüne konuşan Netenyahu, Obama’nın tüm ilgili konuşmalarının İran ve Kuzey Kore’ye yönelik olduğundan ve “nükleer silahsız dünya” açıklamasının İsrail’i kapsamadığından emin. Zira iki ülke arasında uzun yıllardır bir dizi konuda süren “stratejik anlaşma”nın varlığını sürdürdüğünün garantisini bizzat Obama’dan almış.[16]</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3629 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181538-640x439.jpg" alt="" width="640" height="439" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181538-640x439.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181538-320x219.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181538-600x412.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-181538.jpg 675w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<div class="article-content">
<p>&nbsp;</p>
<p>Nihayet, Obama’nın nükleer silahlarla ilgili uygulamaları açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir diğer sıcak gelişme de, dünyanın gözlerden ve gönüllerden ırak kıtası Afrika’daki bir düzenleme.[17] Her ne kadar Obama yönetimi dünyanın nükleer silahlardan arındırılması konusunun en/tek ateşli savunucusu olarak sunulsa da (ki Nobel Ödül Komitesi de bu noktaya özel önem vermişti), 15 Temmuz 2009’da 28. taraf ülke olarak Burundi’nin de onayıyla yürürlüğe giren Pelindaba Antlaşması (ANWFZ, 1996), Afrika’yı nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge haline getiriyor.[18] (Ki Afrika aslında böyle bir adımın atıldığı 5. bölge oluyor. İlk dördü, Antartika-1959, Latin Amerika ve Karayipler-1967, Güney Pasifik-1985 ve Orta Asya-2006. Yani aslında “dünya/uluslararası toplum” bu konuda pek de fena bir durumda değil). Sadece taraf kıta ülkelerine değil ek protokolleriyle üçüncü ülkelere de kimi yükümlülükler getiren Pelindaba Antlaşması’nın en “ilginç” boyutlarından birisi, İngiltere’nin Hint Okyanusu’ndaki toprakları arasında saydığı Diego Garcia’nın durumu. Mauritius ile İngiltere arasında egemenlik tartışmasına konu olan ve ABD’nin desteğiyle fiilen İngiltere tarafından (ama İngiliz insan hakları hukukunun dışında tutularak!) yönetilmekte olan Diego Garcia, 1966’dan bu yana ABD’nin en önemli askeri üslerinden birine de ev sahipliği yapıyor. Irak ve Afganistan işgallerinde kullanılan B-52’lerin çoğuna “yardım ve yataklık” yapan adadaki üs, ABD’nin yeni nükleer-güçlü güdümlü füzelerine (<em>SSGN</em>) uygun hale gelmesi amacıyla çok ciddi ve pahalı bir tadilattan da geçmekte. Dahası, bölge Amerikan hayalet/işkence uçaklarının en önemli durak noktaları arasında da yer alıyor. Sözleşmenin yürürlüğe girişinin tam da Obama’nın kritik çıkışına denk gelmesi, Afrika’yı <em>nuclear-free</em> bir kıta haline getiren Pelindaba Antlaşması’nın bu bölgeyi de içermesine şerh düşen İngiltere’yi (Fransa’yla birlikte) yalnız bırakmayan ABD’nin yeni yönetiminin nükleer silahlar politikasını test etmek için inanılmaz bir “fırsat” da sunmuş durumda.[19] Dikkatini Afganistan’a yoğunlaştıran Obama’nın, Afganistan’daki operasyonlarda kullanılan “nükleer ve B-52 limanı” bu bölgenin tekrar Mauritius’a verilmesi ve Pelindaba Antlaşması’nın öngördüğü şekilde nükleerden arındırılmış bir Afrika yaratılabilmesi konusunda takınacağı tavır da dikkatle izlenmesi gereken konular arasında.</p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Afganistan, Pakistan, Savaş&#8230;</strong></p>
<div class="article-content">
<p>Göreve gelmesiyle Irak işgalini ilk fırsatta bitireceğini açıklayan ve “asıl iş” olan Afganistan’a yoğunlaşılmasının gerekliliğinden bahseden Obama, öyle de yaptı. Gerçi Irak’tan çekilme planı (ve hatta niyeti) Bush’unkinden çok farklı bir takvim ve niyete mi işaret ediyor, o epey tartışmalı; ama ABD’nin Afganistan’a yönelmesinin sonuçları çok daha vahim. Afganistan’daki ABD askerlerinin neredeyse iki katına çıkarılması, iyice tırmanan çatışmaların artık Pakistan’a (örneğin, Svat Vadisi) daha fazla (b)ulaşması, yine tartışmalı saldırılar ve sivil ölümleri… Afganistan’ı dış/dünya politikasının bir numaralı konusu olarak gördüğünü her fırsatta ısrarla vurgulayan Obama döneminde bölgeden (özellikle de Bagram hava üssünden) hukuk ihlalleri iddiaları akmaya da devam ediyor. Ne var ki, Obama yönetimi esirlerin tutukluluk durumuna itiraz hakkına sahip olmadıklarını Şubat 2009 itibarıyla duyurmuş durumda. Ayrıca, Donald Rumsfeld ve Dick Chaney’in (-ki yöneticisi olduğu Halliburton şirketi Bagram üssünün inşasını da üstlenmiştir!) gözdesi Stanley McChrystal’ı da (-ki kendisinin insan hakları ihlalleri ve işkence konusunda ciddi nam salmıştır!) Afgan birliklerinin başına getirmiş durumda.[20] Öyle görünüyor ki, Afganistan’daki ABD varlığı, işgalin nedenleri, sonuçları ve insanî sorunlar dışında diğer boyutlarıyla sözüm ona tartışılmaya devam edecek. Zira son dönemde Taliban’dan gelen “bizden size zarar gelmez, gelmedi de!” açıklamaları[21] ve hemen takiben Hillary Clinton’ın yaptığı “kimi Taliban unsurlarına Afgan hükümetinde yer verilebilir”[22] şeklindeki açıklamalarda da görüldüğü gibi, her şey adeta dünyayla dalga geçercesine cereyan etmeye devam etmekte.</p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Uluslararası İlişkilere Bakış</strong></p>
<div class="article-content">
<p>Adaylık sürecinden başlayarak eşi benzeri görülmemiş bir uluslararası destek kampanyasına mazhar olan Obama, aslında seçimi kazandıktan sonra yaptığı ilk resmi açıklamada pozisyonunu açıklamıştı: “İçeriye refah, dışarıya da barış getirmek için gezegenin en güçlü ordusuna sahip olmaya devam etmemiz gerektiği inancını paylaşıyoruz&#8230; Ordumuzun gücünü, diplomasimizin aklı ve gücüyle birleştirmemiz ve Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini korumak için dünya çapında ittifaklar kurmayı ve güçlendirmeyi hedeflememiz gerektiği konularında da hepimiz mutabıkız.”[23]</p>
<p>Obama, (genelde olanın aksine!) bu açıklamasını uygulamaya da yansıttı aslında, zira Bush yönetiminin en tartışmalı isimlerinden Savunma Bakanı Robert Gates’i aynı görevde istihdam etti.[24] Çok uzun yıllardır ABD’de kilit görevlerde bulunan Gates, Soğuk Savaş döneminde yaptığı CIA üst düzey yöneticiliği sırasında bazı skandallara ve <em>spin</em> işlerine bulaşmış, oğul Bush’un ikinci savunma bakanı olmadan önce de baba Bush yönetiminde CIA başkanlığı görevini yürütmüştü. Obama bakanlarını açıkladığında en çarpıcı isim olarak dikkat çeken Gates, yine de Hillary Clinton’ın dışişleri bakanlığı görevine getirilmesinin bir şekilde daha ön plana çıkmasıyla gözlerden görece uzak çalışmalarını sürdürebilmişti, sürdürebiliyor&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr class="star" />
<p>“Uluslararası diplomasiyi ve halklar arasındaki işbirliğini güçlendirme yönündeki olağanüstü çabaları&#8230;”[25] Nobel Ödül Komitesi, Obama’nın ödüle layık görülmesini bu sözlerle özetliyor. Besbelli ki Obama’dan (ya da Obama liderliğindeki ABD’den) barışsever bir dünya arzulayanlara liderlik etmesi bekleniyor. Batı’nın yıpranmış imajını toparlayacak, İstanbul’da ve Kahire’de olduğu gibi “İslam dünyası”nı usulünce selamlayacak, uluslararası sisteme can suyu üfleyecek yegâne siyasetçi olarak görülen Obama da, kendisi için bile sürpriz olduğunu söylediği ödül haberine yine aynı yerden yanıt veriyor: Benden beklenenlerin farkındayım! Bu bir eyleme geçme çağrısıdır.</p>
<p>Obama’nın daha bir yılını doldurmamış icraatları gözden geçirildiğinde, belki burada söylenenler de -sinik değilse bile- erken/prematüre.[26] Neticede, Allah kimseyi mahcup etmesin.[27]</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr class="dipnot" />
<p>[1] Burada yapılmaya çalışılanın Bush ile Obama’yı eşdeğer tutmak ve aralarında hiçbir fark olmadığını söylemek olmadığını söylemeye bilmem gerek var mı?</p>
<p>[2] Kararın metni için bkz. http://www.huffingtonpost.com/2009/01/22/guantanamo-obamas-executi_n_160054.html</p>
<p>[3] “Senate Democrats reject funding for Guantánamo closure”, <em>The Guardian</em>, 20 Mayıs 2009 (http://www.guardian.co.uk/world/2009/may/20/close-guantanamo-funding-senate-obama)</p>
<p>[4] “Obama exempts CIA &#8216;torture&#8217; staff” <em>BBC News</em>, 17 Nisan 2009 (http://news.bbc.co.uk/2/hi/8003537.stm)</p>
<p>[5] “Obama opposes detainee abuse photo release” <em>Reuters</em>, 13 Mayıs 2009 (http://www.reuters.com/article/politicsNews/idUSTRE54C54Y20090513). Ayrıca bkz. Mehdi Hasan, “Change we can’t believe in” <em>New Statesman</em>, 8 Ekim 2009 (<a href="http://www.newstatesman.com/north-america/2009/10/mehdi-hasan-bush-administration-oba">http://www.newstatesman.com/north-america/2009/10/mehdi-hasan-bush-administration-oba</a>)</p>
<p>[6] Yetki belgesinde sadece İsrail’in uygulamalarını incelemekle görevlendirilen Yahudi asıllı Güney Afrikalı Yargıç Richard Goldstone, Gazze’de o dönemde meydana gelen Hamas’ınkiler dâhil tüm ihlalleri sıralamasına rağmen, “anti-semitik bir Yahudi” olmaya kadar uzanan çok ciddi suçlamalarla karşılaşmış durumda.</p>
<p>[7] 25 Eylül 2009’da yayınlanan raporun metni için bkz. http://www2.ohchr.org/english/bodies/hrcouncil/specialsession/9/FactFindingMission.htm</p>
<p>[8] Konsey, etkisiz kalması, insan haklarını sürekli ihlal eden devletlerin üyeliği vb. nedenlerle çok yıpranan BM İnsan Hakları Komisyonu’nun yerine 2006 yılında kuruldu.</p>
<p>[9] “UN puts off action on Gaza report” <em>BBC News</em>, 6 Ekim 2009 (<a href="http://news.bbc.co.uk/2/hi/8286364.stm">http://news.bbc.co.uk/2/hi/8286364.stm</a>)</p>
<p>Hemen eklemek gerek ki, İrlanda’nın “efsanevi” cumhurbaşkanı ve İnsan Hakları Komitesi eski başkanı olmanın ötesinde saygın bir uluslararası sima da olan Mary Robinson dâhil pek çok uluslararası siyasetçi, raporu tek taraflı, dengesiz, eksik, yanlış, barışa hizmet etmeyen gibi sıfatlarla nitelemiş durumdalar. İddialar arasında “mazlumla saldırganı karıştırmış olma” görüşü de bulunmakta.</p>
<p>[10] Bu konuda Türkiye’de çıkan nadir bir değerlendirme için bkz. Mete Çubukçu, “Filistin&#8217;de utanç kayıtları” <em>Radikal İki</em>, 11 Ekim 2009.</p>
<p>[11] “Palestinian U-turn on Gaza report” <em>BBC News</em>, 7 Ekim 2009 (http://news.bbc.co.uk/2/hi/middle_east/8294880.stm)</p>
<p>[12] Dipnot: Bu süreç, Obama’nın tutumu kadar Türkiye’nin Güvenlik Konseyi üyeliğinin “anlam ve önemini” ve Filistin sorunu konusundaki tutumunu test etmek için de özellikle takip edilmeli.</p>
<p>[13] Konuşma metni için bkz. http://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-By-President-Barack-Obama-In-Prague-As-Delivered/</p>
<p>[14] George P. Shultz, William J. Perry, Henry A. Kissinger ve Sam Nunn, &#8220;A World Free of Nuclear Weapons,&#8221; <em>The Wall Street Journal</em>, 4 Ocak 2007 (http://ww.nti.org/c_press/A-World-Free-of-Nuclear-Weapons.pdf); ve George P. Shultz, William J. Perry, Henry A. Kissinger ve Sam Nunn, &#8220;Toward a Nuclear-Free World,&#8221; <em>The Wall Street Journal</em>, 15 Ocak 2008 (http://ww.nti.org/c_press/TOWARD_A_NUCLEAR_FREE_WORLD_OPED_011508.pdf).</p>
<p>[15] Bkz. yukarıda dipnot 13.</p>
<p>[16] “US ‘silent on Israeli nuclear arms’” <em>AlJazeera.Net</em>, 3 Ekim 2009 (<a href="http://english.aljazeera.net/news/americas/2009/10/2009103125440407949.html.%20Ayr%C4%B1ca%20bkz.%20CommonDreams.Org">http://english.aljazeera.net/news/americas/2009/10/2009103125440407949.html). Ayrıca bkz. <em>CommonDreams.Org</em></a> (<a href="http://www.commondreams.org/headline/2009/10/03-1">http://www.commondreams.org/headline/2009/10/03-1</a>)</p>
<p>[17] Ayrıntılı bir analiz için bkz. Peter H. Sand, “African Nuclear-Weapon-Free Zone in Force: What Next for Diego Garcia?” <em>ASIL Insight</em>, 28 Ağustos 2009, Cilt 13, Sayı 12 (http://www.asil.org/files/insight090827pdf.pdf).</p>
<p>[18] Antlaşmanın metni için bkz. http://www.iaea.org/About/Policy/GC/GC40/Documents/pelindab.html</p>
<p>[19] “Biz ki Batı’nın teröre karşı mücadelesine Diego Garcia’nın kullanılmasına ses çıkarmayarak destek olan Mauritiuslular…” diye başlayan krizi fırsata çevirmeye teşne bir yaklaşım örneği için bkz. R.V. “Diego Garcia in Nuclear Weapons Free Zone” <em>Mauritius Times</em>, 21 Ağustos 2009 (http://www.mauritiustimes.com/210809r.v.htm).</p>
<p>[20] Mehdi Hasan, “Change we can’t believe in” <em>New Statesman</em>, 8 Ekim 2009 (http://www.newstatesman.com/north-america/2009/10/mehdi-hasan-bush-administration-oba)</p>
<p>[21] “Taliban announces that it poses no international threat”, <em>The Guardian</em>, 8 Ekim 2009 (http://www.guardian.co.uk/world/2009/oct/08/afghanistan-taliban-al-qaida-threat-us)</p>
<p>[22] “Working with some Taliban under consideration: Hillary” <em>The International News</em>, 9 Ekim 2009 (http://www.thenews.com.pk/print.asp?id=88583)</p>
<p>[23] “Barack Obama&#8217;s president-elect press conference &#8211; 1 December 2008” (<a href="https://en.wikisource.org/wiki/Barack_Obama's_president-elect_press_conference_-_1_December_2008">http://en.wikisource.org/wiki/Barack_Obama&#8217;s_president-elect_press_conference_-_1_December_2008</a>). Ayrıca bkz. “Barack Obama says US &#8216;will maintain strongest military on planet&#8217;, as Clinton confirmed top diplomat” <em>Telegraph</em>, 1 Aralık 2008 (http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/northamerica/usa/barackobama/3540167/Barack-Obama-says-US-will-maintain-strongest-military-on-planet-as-Clinton-confirmed-top-diplomat.html)</p>
<p>Tabii, söylemeye gerek yok, Obama aslında tek-yanlı Bush politikalarının sadece ABD’ye değil, geniş olarak “uluslararası sistem”e verdiği zararları çok-taraflı ve güler yüzlü politikalarıyla -ama özde çok fazla değişiklik de öngörmeden- telafi etmeyi hedefliyor. İnsan da bir diğer Nobel ödüllü ABD Başkanı olan T. Roosevelt’in ünlü sözünü hatırlamadan edemiyor: “Yumuşak konuş ve elinde kocaman bir sopa olsun (Speak softly and carry a big stick)”.</p>
<p>[24] Özellikle ABD askeri gücünün güncel bir envanteri için bkz. <a href="http://www.newstatesman.com/writers/catherine_lutz">Catherine Lutz</a>, “Obama’s empire”, <em>New Statesman</em>, 30 Temmuz 2009 (http://www.newstatesman.com/asia/2009/07/military-bases-world-war-iraq)</p>
<p>[25]Nobel Ödül Komitesi Basın Açıklaması için bkz. <a href="http://nobelprize.org/nobel_prizes/peace/laureates/2009/press.html">http://nobelprize.org/nobel_prizes/peace/laureates/2009/press.html</a></p>
<p>[26] Obama konusunda “ön-alıcı” bir değerlendirme içinse bkz. Erdem Denk, “Obama’nın Koltuğu” <em>Birikim</em>, Sayı 236-237 (Aralık 2008-Ocak 2009), s. 132-140.</p>
<p>[27] Obama’nın açıklaması için bkz. <a href="https://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-by-the-President-on-Winning-the-Nobel-Peace-Prize/">http://www.whitehouse.gov/the_press_office/Remarks-by-the-President-on-Winning-the-Nobel-Peace-Prize/</a></p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Birikim Güncel, 15 Ekim 2009.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barajlar: Altın Bilezikler Nehirlere mi?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2009/02/07/barajlar-altin-bilezikler-nehirlere-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2009 11:21:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İklim Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4603</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_4595"  _slug="barajlar-altin-bilezikler-nehirlere-mi" data-title="barajlar-altin-bilezikler-nehirlere-mi" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_4595 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/10\/ColoradoDams2.jpeg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/10\/bar.altin_.bilz_.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Obama’nın Koltuğu</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2009/01/07/obamanin-koltugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Jan 2009 15:52:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3619</guid>

					<description><![CDATA[İster homo economicus oldurulmuşluğumuza isterse de insanın vahşi doğasına referansla olsun, sonuçta mevcut anaakım dünya algısı ve insanlık hâlinin merkezine eşitsizlik, sömürü, tahakküm, ayrımcılık ve dışlama hem de tüm kibiriyle...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İster <em>homo economicus</em> oldurulmuşluğumuza isterse de insanın vahşi doğasına referansla olsun, sonuçta mevcut anaakım dünya algısı ve insanlık hâlinin merkezine eşitsizlik, sömürü, tahakküm, ayrımcılık ve dışlama hem de tüm kibiriyle kurulmuş durumda. En çekirdekte yer alan çekirdek aileden en tepedeki “uluslararası toplum”a dek her türlü örgütlenme düzeyine hem kaba hem de yumuşak gücüyle sızan, sinen ve yerleşen bu insanlık hâli, muhtemelen kendisine en verimli sığınağı da “devlet”te bulmakta.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devletlerin siyasi-idari sınırları içinde ve dışında üzerine kurulu oldukları ve varlıklarına içkin olan bu hususiyet, pek tabii ki her bir devlet özelinde farklı tezahür etmekte ve kendisini farklı hissettirmekte. Siyasi-idari sınırlarla (ülke) sosyo-ekonomik sınırların (sistem) büyük ölçüde örtüştüğü örneklerde devlet devletliğini ancak o ülkede gösterebilir ve uygulayabilirken (ve bu durumdan kaynaklanan her türlü sorun ve gerilim de bu çerçevede hissedilirken) sosyo-ekonomik sınırlarını siyasi-idari sınırlarının ötesine taşımış/taşıyabilmiş devletlerdeyse devletin devletliği de sisteminin erişim/kapsama alanı boyunca hissedilmekte. Bilhassa sömürgeci yani “uluslararası sistem”de söz sahibi olan devletleri işaret eden ikinci hâlin kendisini ulus-aşırı düzlemde kurma yöntemi de duruma göre farklılık gösterebilmekte. Özellikle merkez devletler arasında ciddi bir güç dengesizliği olduğu dönemlerde başvurulan yöntem, çoğu kez herhangi bir açıklamaya/meşrulaştırmaya dâhi gerek duymayan “kaba güç”tür. Uluslararası güç dengesinin bir şekilde söz konusu olduğu ya da “yapıcı belirsizlik hâli”nin<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> hâkim olduğu dönemlere tekabül eden durumlarda “kaba güç” yönteminin açıktan savunabilirliğini büyük ölçüde yitirmesiyle gündeme gelen/dolaşıma sokulan ise özünde büyük ölçüde aynı olmakla birlikte amacı daha makul, daha kabul edilebilir, daha uygulanabilir ve daha sürdürülebilir kılması nedeniyle tercihe şayan olan (ve Gramsci’nin “rıza” kavramsallaştırmasıyla foyasını çoktan ortaya çıkardığı) “yumuşak güç” söylemidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3620 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Barack_Obama_working_at_his_desk_in_the_Oval_Office.jpg" alt="" width="600" height="400" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Barack_Obama_working_at_his_desk_in_the_Oval_Office.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Barack_Obama_working_at_his_desk_in_the_Oval_Office-320x213.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1776’da sosyo-ekonomik sınırlarında kaldığı devletlerden siyasi-idari bağını koparmayla işe başlayan ve 1861-65 iç savaşıyla siyasi-idari sınırlarını netleştirerek devlet olmaklığını pekiştiren ABD, sosyo-ekonomik sınırlarını siyasi-idari sınırlarının ötesine genişletme çabasına da “imkanları ölçüsünde” hemencecik başladı. Ciddi mücadeleler sonucunda sosyo-ekonomik sınırlarına dâhil edildikleri Avrupalı devletlerden bağımsızlaşarak siyasi-idari sınırlarına kavuşan Latin Amerika devletlerine bu süreçte verilen desteğin ve ona eşlik eden Monroe Doktrini’nin de katkısıyla ABD’nin “kendi” kıtasında kurmaya başladığı nüfuz, zaman içinde gerektiğinde kaba güç de kullanılarak günümüze dek büyük ölçüde sürdürülebildi.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Nitekim, tarihi <em>el Libertador</em> Bolivar’a kadar uzatılabilecek Amerikan Devletleri Örgütü’nün de 20. yüzyılın ilk yarısı bitmeden tümüyle ABD kontrolünde resmi bir örgüte dönüşmesiyle kıta içinde “kaba güç” destekli “yumuşak güç” büyük ölçüde sağlanabilmişti. Zaten 1945 Yalta düzenlemelerini takiben kurulan iki yarımküreli/bloklu dünya sistemi, ABD’yi sadece Avrupa kıtasının bir kısmında değil artık “arka bahçesi” olarak adlandırılacak Latin Amerika’da da nihai söz sahibi<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> kılmıştı. ABD’nin özellikle bu bölgede kullandığı kaba güç muadili durumundaki “uluslararası aktörler” tarafından neredeyse hiçbir zaman sistemik tehditler olarak görül(e)memiş, yani özellikle Soğuk Savaş boyunca “arka bahçe”de kullanılan “kaba güç” de bu anlamda yine “yumuşak güç” etkisi göstermişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD’nin sosyo-ekonomik sınırlarını genişletme çabası çerçevesinde tahtına göz diktiği devletlerden birisine karşı olması nedeniyle tam anlamıyla “kaba güç” olarak nitelebilecek ilk örnek Kipling’e “white man’s burden”ı da yazdıran 1898 Filipinler işgaliydi. Bu savaşın bizzat kendisinin de gösterdiği gibi, ABD’nin sosyo-ekonomik sınırlarını hâlihazırda başka merkez devletlerin sosyo-ekonomik sınırları içerisinde olan bölgelere doğru genişletme çabası hem ancak “kaba güç”le denenebilecek birşeydi hem de “iyi” karşılanamayacak&#8230; Belki de henüz uluslararası sistemin merkezine tam manasıyla yerleşememiş olan ABD’nin bu uğurda kaba güç kullanmaktan daha akıllıca çözümler üretmesi gerekiyordu. Alternatif, doğal olarak, mevcut merkez devletlere karşı sömürgeleri üzerinden “yumuşak güç” söylemleri üretmekti: Nitekim 1918’de Büyük Savaş’a müdahil olma sürecinde yayımlanan ve idealist dönemin başlangıcı sayılan Wilson İlkeleri’yle hem denizlerin serbestliği<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> hem de mevcut merkez devletlerin sömürgesi altındaki tüm halklara self-determinasyon hakkı çağrılarında bulunuldu.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Nesnesi durumunda olan sömürge altındaki halklar açısından “ilerici/özgürleştirici” niteliği ön plana çıkmakla birlikte bu çağrının özneler katında ne anlama geldiği açıktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD’nin savaş sonrası düzene katılmaması ve yüzünü tekrar “kendi” kıtasına dönmesiyle Afrika ve Asya halklarının “kendi ayakları üstünde durma” süreçleri, ABD’nin üye olmadığı Milletler Cemiyeti’nin manda sistemi üzerinden yani “yumuşak güç” kullanılarak yürütüldü. Hem de bizzat manda altına alınacak ülkelerin zaten sosyo-ekonomik sınırları içerisinde bulunduğu merkez (mandater) devletler tarafından!<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Sosyo-ekonomik sınırları içerisinde bulunan ülkelerin kendi siyasi-idari sınırlarına sahip olmasını isteyerek ya da mecburen ama nihayetinde ancak aşamalı bir şekilde kabullenen merkez devletler açısından esas önemli olan, bu ülkelerin sosyo-ekonomik sınırlar içerisinde kalmaya bir şekilde devam etmeleriydi zaten. Temel gaye bu olunca da hem artık ciddi tepki doğuran doğrudan sömürgeciliğin sürdürülmesi anlamındaki kaba güç kullanılmamış oluyor (daha doğrusu buna gerek duyulmuyor) hem de bağımsızlık isteyen ülkeler açısından tek hedef kılınan<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> siyasi-idari bağımsızlık manda sistemi süreciyle yani mevcut sosyo-ekonomik sınırları etkilemeyecek şekilde şekillendirilebiliyordu. Yeni bağımsızlaşan devletlere kurulan kopya kurumlar, kurumsallaşmayı sağlayacak “beşeri kaynaklar” vasıtasıyla verilen yardım/destek ve yürütülen “ekonomik ilişkiler” ise bu “yeni” devletlerin siyasi-idari bağımsızlıkları karşılığında ilgili merkez devletin sosyo-ekonomik sınırları içerisinde kalmasını mümkün/zorunlu/kaçınılmaz kılıyordu. Kısacası, siyaseten-<em>idareten</em> bağımsızlaşarak gönülleri ve rızaları alınan ülkelerin yeniden üretilen (ekonomik) bağımlılıkları sayesinde sistem özü itibariyle korunmuş oluyordu. Tüm bunlar ise, ABD’nin yumuşak ya da kaba güç kullanma tercihinin ötesinde uluslararası sistemin merkezine doğru yol olmasının pek de kolay olmayacağını gösteriyordu.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3623 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-180322-640x374.jpg" alt="" width="640" height="374" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-180322-640x374.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-180322-768x449.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-180322-320x187.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-180322-600x351.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-07-180322.jpg 910w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></p>
<p>Her durumda, ABD’nin sosyo-ekonomik sınırlarını diğer merkez devletlerin sosyo-ekonomik sınırlarına doğru genişletmesi bu devletlerin ya yumuşak güç ya da kaba güç kullanarak ikna edilmesine bağlıydı. Sosyo-ekonomik sınırları çakışan ve bu yüzden iki dünya savaşı yaşayan devletlerin müdahil ve de nöbetçi sorun çözücüsü ve yatıştırıcısı olarak kaba güçle devreye (savaşa!) giren ABD ise, zamanla muadillerinin rızasını da alma yolunda elini güçlendirmekle meşguldü. Kaba gücün şaha kalktığı İkinci Dünya Savaşı sırasında sadece muharebe meydanlarında değil masa başında da faal olan ABD, 1944’te kurulmasına öncülük ettiği Bretton-Woods Sistemi ve hemen arkasından gelen Yalta üzeri BM yapılanmasıyla yani ironik bir şekilde yumuşak güçle konumunu epey ilerletmiş ve tüm kürenin değilse de kurulmakta olan Batı Bloku’nun ekipbaşılığını üstlenmişti. Truman Doktrini ve özellikle de Marshall Planı üzerinden siyasi ve ekonomik nüfuzunu derinleştiren ABD’nin Soğuk Savaş döneminde “hür dünya” içerisinde sahip olduğu İngiltere destekli liderlik rolü, çoğu durumda yumuşak güç yoluyla sonuç alınabilmesini olanaklı kıldı aslında. Ancak, örneğin, çeşitli nedenlerle sosyo-ekonomik sınırlarını korumakta ısrarlı davranan Fransa’nın rızasını almak -ortada bir Sarkozy de olmadığı için- pek kolay olmadı. Yine de özellikle Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku’na yönelik olarak kaba güç, Batı Bloku içinde de yumuşak güç (rıza) işlevi gören NATO üzerinden işleyen Blok-içi liderlik iyice pekişmiş ve böylece de Fransa’nın hem de bizzat NATO üzerinden de kendini gösteren gönülsüzlüğünün rızanın elde edilmesini engellemesi büyük ölçüde engellenmişti. Özellikle de bu ülkenin tarihsel olarak kendi sosyo-ekonomik sınırları içerisinde gördüğü Afrika ülkelerine gerektiğinde kaba güç de kullanarak müdahil olmasına göz yumulmasının sayesinde. Ve tabii ki karşı Blok’un 1956 ve 1968’de en somut işaretini veren Blok-içi kaba güç uygulamalarının uluslararası sistem düzleminde bir tür yumuşak güce tekabül etmesinin de katkısıyla.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak her durumda kesin olan bir şey vardı; ve hâlâ da var: ABD’nin özellikle 1975 Helsinki Nihai Senedi’ni takiben Blok-içi liderlikten dünya liderliğine sıçrama girişimine paralel (ve de bu rolü gerçekleşebilir bir “rol” kılacak) şekilde sosyo-ekonomik sınırlarını genişletmesi öyle kolay bir süreç değildir. Zira sosyo-ekonomik sınırlarını “kendi” kıtasının çok ötesine taşımak isteyen ABD açısından dünya neredeyse ABD dünyaya açılmazdan önce parsellenmiş durumda. Bu durumda, ya müttefiklik ilişkisine sahip olduğu devletlerin ya da açık muhaliflerinin ABD sisteminin genişlemesini bir şekilde kabul etmesi gerekiyor. Soğuk Savaş boyunca Blok içi kalan ve birincil yöntem olarak kaba gücün kullanıldığı durumlarda bile esasında müttefik durumundaki diğer merkez devletlerin rızası üzerinden gerçekleştirilen bu yayılma politikası, iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle ABD’nin önünün resmen açılması sonucunda farklı bir evreye girdi. Neoliberal uygulamalara tekabül eden/denk düşen/eşlik eden bu süreçte ABD’nin mevcut sosyo-ekonomik sınırlarını dünya sathına yayma isteğini fiiliyata dökmek artık çok daha mümkün görünüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir yandan çökmekte olan/çöken rakip sistem ve ideolojisi diğer yandan da insan hakları ve özgürlük merkezli liberal-demokrasi söylemlerinin genel olarak dünya kamuoyuna erişmek için gerekli yumuşak güç unsurlarını kabaca 1975’ten itibaren ziyadesiyle sağladığı açıktı. İlk uygulamaları Carter döneminde yapılan ve 1990’larda Clinton isminde somutlaşan “yumuşak güç” anlayışı, bu açıdan çok anlamlıydı. Nitekim, Clinton yönetimindeki ABD, ilk bakışta kaba güç (“dünya jandarmalığı”) olarak değerlendirilebilecek uygulamalara başvurduğunda bile bu, dolaşıma sokulan insanî müdahele vb. kavramlar kullanılarak yani yumuşak güç söylemleriyle icra edilebilmişti. Ortada, bir anlamda, kaba güç görünümlü yumuşak güç vardı. Rahat tavırları, sempatik pozları ya da Türkiye’de Erkan Bebe’nin burnunu sıktığı resim vb. araçlar kullanılarak Clinton üzerinden inşa edilen “yönetim tarzı” anlayışı, ABD’nin küreselleşmiş dünya sathında neredeyse eşi benzeri görülmemiş bir rızaya mazhar olmasının da yolunu açtı (Özellikle de baba Bush dönemine rahmet okutan oğul Bush uygulamaları görüldüğünde geriye dönük olarak ve Obama’ya küresel destek getirecek şekilde). Her ne kadar tarihi daha eskilere uzansa ve vebali büyük ölçüde başka isimlerin üstüne kalsa da, Clinton döneminde BM, DTÖ, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar üzerinden küresel çapta kurumsallaştırılan neoliberal politikalarla neredeyse tüm dünya ABD’nin taşıyıcısı/temsilcisi olduğu küresel sisteminin sosyo-ekonomik sınırlarına dâhil olma konusunda birbiriyle yarışır oldu. ABD merkezli tanımlanan ve fakat muhtemelen ABD’yi de aşan küresel sistem, sınırlarını yerküre sathına genişletti. Clinton da yeni dünya düzeninin (“gerekmedikçe”) kan dökmeyen ve hatta çoğu durumda rıza kavramsallaştırmasını bile çaresiz bırakacak büyük bir gönüllülüğe mazhar olan sembol/idol ismi oldu. Hem de kendisine garip bir şekilde atfedilen “uluslararası devlet adamı” payesinin içeriğini doldurmaktan çok uzak uygulamalarına rağmen: Daha “dar” kapsamlı olmakla birlikte mantığı itibariyle oğul Bush’un işgallerine öncülük eden Sudan ve Yemen bombalamaları, büyük ölçüde bilindiği halde bir şekilde “açıklanan” uygulamalardan sadece birkaçı. Ancak özellikle küresel iklim değişikliği ve evrensel yargı konularındaki tutumu, Clinton’ın akıllı manevralarının da etkisiyle olsa gerek, bir şekilde gözden kaçıyor: Zira Clinton, Kyoto Protokolü’nü ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nü ancak görevden ayrılmadan hemen önce ve yeni Başkan olacağı kesinleşen oğul Bush’un onaylamayacağını bile bile (ve UCM örneğinde, onaylamaması konusunda Senato’ya not da düşerek!), kısacası besbelli ki “şanım yürüsün” (-ki yürüdü!) mantığıyla imzalamış durumda. (Yürüyen bu şanın Obama’ya neredeyse hiç ihtiyat payı bırakmadan verilen küresel ve muhalif destekteki payı nasıl azımsanabilir ki?)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oğul Bush’un Başkan olması hem de artık iyiden iyiye yerleşmiş olan neoliberal dünya düzenine rağmen belki de “eski”ye dair bir tercihti. En azından hâlâ ayakta olan muhafazakar/geleneksel orta sınıfların destek vereceği şekilde mevcudu konsolide etmeye, durup etrafı kolaçan etmeye hizmet etti. Clinton’ın temsil ettiği anlayışın binbir emekle uyguladığı ve işin doğası gereği neredeyse bütün dünyanın desteğine mazhar olan/kılınan yöntemi tümüyle yanlış ilan etmek için bir de 11 Eylül gibi bir can simidi yardıma yetişmişti nihayetinde. Ve fakat, Irak işgalinin tavsamaya başlaması ve ona eşlik eden diğer küresel uygulamalar, yöntemsel zorluklar ya da yanlışlar anlamına gelmekten çıkıp ABD hegemonyasının selametini de tehlikeye atınca -doğal olarak- bir infial oluştu (içeride de bu işgallerin de etkisiyle artan ekonomik ve beşeri yükün yarattığı infial söz konusu oldu). Ve farklı bir “anlayış” (yöntem?) talebi hem içeride hem dışarıda sesini yükseltmeye başladı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3622 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/8191mS-1pUL._AC_UF8941000_QL80_-640x432.jpg" alt="" width="640" height="432" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/8191mS-1pUL._AC_UF8941000_QL80_-640x432.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/8191mS-1pUL._AC_UF8941000_QL80_-768x519.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/8191mS-1pUL._AC_UF8941000_QL80_-320x216.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/8191mS-1pUL._AC_UF8941000_QL80_-600x405.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/8191mS-1pUL._AC_UF8941000_QL80_.jpg 894w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Obama’ya verilen küresel destekte ciddi pay sahibi olduğu görülen bu talebin olası nedenleri üzerine spekülasyon yapmayı şimdilik bir kenara bırakıp mevcut öfori havasının en görünür nedenini ele alalım: Obama’nın ten rengi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zencileri<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> sırf zenci oldukları için toplumun dışına iten anlayışa karşı yapılan uzun soluklu mücadelede bir zencinin ABD Başkanı seçilmesiyle katedilen şu son mesafe kim tarafından ve nasıl “destek verilmeyesi” bir gelişme olarak değerlendirebilir ki? Sırf zenci olduğu için aptal, tembel, pasaklı, aşağı, işbilmez, işgörmez, ayaktakımı vs. görülen ve ayrımcılığa uğrayan ve dışlanan ve uzak durulan ve iş görmez ve işe yaramaz ve değersiz ve seçilemez görülen kişilerin kendilerine reva görülen bu konumdan çıkmalarını en üst düzeyde sembolize edebilecek bir gelişme var belki de önümüzde. Zira ister melez olsun ister en karasından bir zenci, nihayetinde <em>colored</em> olan bir <em>insan</em> ilk defa atanarak değil seçimle, hem de ırkçılığın kendini en acımasızca gösterdiği ABD’de en üst pozisyona geliyor. İşbu ahvalde zenci Obama’nın Başkan seçilmesinin sadece kendisi açısından değil tüm zenciler ve hatta başta Hispanikler ve yerliler dahil olmak üzere kendisini ABD toplumundan dışlanmış hisseden herkes için heyecan/umut verici olması bir dereceye kadar anlaşılabilir. Hele Obama’nın dünyanın yeni zencilerinden olan Müslümanlarla da bir şekilde bağı olduğu düşünüldüğünde, dünyadaki tüm “dışlanmışlar”ın da kendi paylarına bu sevinçten, bu “kazanım”dan alınlarının <em>ak</em>ıyla nasiplenmesi öyle görülüyor ki kaçınılmazdır (tabii bunu eşitlik adına yapanlar kadar, nihayet sıra bize geldi diye yapanlar da olabileceğini akılda tutmak gerek).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tam da bu noktada Barrack Hüseyin Obama’ya küresel çapta verilen desteğin arkasında yatan ilkesel duruşu hatırlamakta yarar var: İnsanların doğuştan sahip oldukları yani biyolojik/nesne yanlarına tekabül eden özelliklerini her türlü insani, siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel vb. faaliyet ve etkileşimde “etkisiz eleman” kılmak esastır. Bu amaca hizmet eden söylem ve pratikler geliştirilmeli ve her türlü ayrımcılık karşıtı her türlü mücadele bu esaslar üzerinden yürütülmelidir. Bunun yegâne yolu ise insanların doğuştan, biyolojik olarak sahip oldukları nesne yanlarına tekabül eden özellikler üzerine inşa edilmiş tüm değer yargılarını reddedip ıskartaya çıkartmaktır. Bu durumda, sırf zenci olduğu için belli makamlardan uzak tutulma gibi dünyanın en saçma sosyo-politik, psikolojik ve hatta patolojik uygulamasını sağaltacak tutum, birisinin ABD Başkanı seçilmesini neredeyse yine sırf zenci olduğu için daha doğrusu sırf zenci olduğuna dikkat çekerek istemek/desteklemek olamaz, olmamalıdır (Burada sorgulanan ayrımcı anlayışa karşı elde edilen herhangi bir “kazanım” zinhar değildir –ki bu durumda bile tartışılması gereken böyle bir “kazanım”ın zafer havasında kutlanmasının yerindeliğidir). Zira, başlı başına bir “değersizlik” nedeni kılınamayacak olan zenci olma hâli, başlı başına bir “değer” de kılınamaz, kılınmamalıdır. Sırf kadın olmak, sırf eşcinsel olmak, sırf Müslüman olmak, sırf Asyalı olmak, sırf X etnik kimliğinden olmak gibi nihayetinde insanın nesne yanından hareket ederek inşa edilen yargıları kırmanın, yerle yeksan etmenin, tarihin çöplüğüne atmanın tek yolu insanın nesne yanının önemsiz, hiçbir şekilde dikkate alınmaması ve herhangi bir değer skalasının herhangi bir yerine oturtulmaması gereken bir durum kılmak olsa gerektir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Aksi, karşı çıkılan/reddedilen önyargıları tersinden doğrulamak ve yeniden üretmek olacak, bu ise ciddi teorik çelişki ve tutarsızlıklar anlamına gelecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teorik olarak bakıldığında, her durumda esas olan her bir ilgili kişinin politik ve sosyolojik kimliği/tavrı/pozisyonu olduğuna göre, toplumsal-siyasi olan ele alınırken ve/veya toplumsal-siyasal olanla ilgili tavır alınırken merkeze alınması gereken soru, ayrım hatlarının nereden geçtiğidir. Dışlanan, ezilen, horlanan, sömürülen ve tahakküm altında tutulan her kesim/grup/sınıf/kimlik, bu tür muamelelere maruz kalmalarına gerekçe gösterilen/olan özellikleri üzerinden pek tabii ki korunmalı, savunulmalı ve geliştirilmelidir. Tabii yeni katmanlaşmanın, yeni dışlama anlayış ve pratiklerinin zemini olmayacak şekilde. Ve yine pek tabii aslolanın yani asıl karşı çıkılanın sadece ve sadece dışlama, ezilme, horlama, sömürülme ve tahakküm altında tutulma gibi tutumlar olduğunu bir an bile olsa akıldan çıkarmadan. Bu ise, maruz kalınan muameleye gerekçe gösterilen/olan özellikleri değil maruz kalınan muamelenin bizatihi ve sadece kendisini ön plana çıkarmayı gerektirir. Aksi, sadece ilkesel gerekçeyi gözden kaçırma ya da özne ve nesnelerin isminin değiştiği ve hatta ters yüz olduğu, dolayısıyla nihayetinde benzer niteliğe sahip olacak olan yeni anlayış ve pratiklere savrulma riskini yaratmakla kalmayacak, ilkesel gerekçeden kopartılmış hedefin zamanla içinin boşalmasıyla ortaya neredeyse anlamsız bir resmin (daha doğrusu aynı resmin negatifinin!) çıkma ihtimali de artacaktır. Daha somut söylemek gerekirse, ayrımcı pratiğin “biçimsel” gerekçesi (bahanesi) üzerinden yapılan mücadelenin biçimsel engelleri ortadan kaldırma şansı  belki görece yüksek olacaktır ama aynı şeyi pratiğin bizatihi kendisi için söylemek o kadar olası gözükmemektedir. Bu nedenlerle, biçimsel ayrımcılık/tahakküm gerekçelerine odaklanmış çabaların özsel değişikliği sağlama noktasındaki handikaplarına dikkat çekmek, yabana atılmaması gereken bir tutum (ihtiyat payı) olarak görülmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Değer” kılınan biyolojik özelliklere sahip herkesin otomatik olarak kimi “iyi” özelliklerle kuşatılmış olduğu yönündeki algılayış, ciddi politik ve pratik sorunlara da gebedir. Zira iki ucu keskin bıçak işlevi görecek bu yaklaşımın pratikteki anlamı, bu kategorilere giren herhangi birinin her açıklama ve uygulamasının bizatihi kategorinin kendisini de bağlar hale gelecek olmasıdır. Oysa, örneğin ABD dış politikasına ve ordusuna hükmetmiş/hükmetmekte olanlara bakıldığında, Obama özelinde belirleyici “değer” atfedilen biyolojik özelliklere sahip olmak, Bush özelinde tepki gösterilen “kötü” uygulamaların karar-alıcısı ve uygulayıcısı olmayı engellememiştir. Teorik tutarsızlık olmanın çok ötesine geçip bizatihi kategorinin kendisini (ve de karşıtını) olumlu/olumsuz yönde etkileme kapasitesi taşıyan bu gibi “önyargılar”ın “değer” kılınan özelliklerin tersinden aşın(dırıl)masına (<em>counter-productive</em> olmasına) zemin teşkil etme ihtimali azımsanmayacak kadar yüksektir. Diğer yandan, “değer” atfedilen biyolojik özellikler üzerinden değerli kılınan kişilerin uygulamalarına bir çok durumda neredeyse refleks olarak değer atfedilmesi riski de ortada durmaktadır. Ele alınan konu özelinde açmak gerekirse, Obama’nın dış politika uygulamalarında bir keramet arama riskini kaçınılmaz olarak beraberinde taşıyan bu tavır, gelişmeden tüm insanlık için anlam çıkarma çabasının yüzeyselliği bir yana, mevcut sorunların çözümüne yaklaşmaya hizmet edecek nitelikte de değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3621 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/P20170820KR-0044-1920x720-1-640x240.jpg" alt="" width="640" height="240" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/P20170820KR-0044-1920x720-1-640x240.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/P20170820KR-0044-1920x720-1-768x288.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/P20170820KR-0044-1920x720-1-320x120.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/P20170820KR-0044-1920x720-1-600x225.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/P20170820KR-0044-1920x720-1.jpg 960w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kısacası, her durumda esas olan ilgili kişinin politik ve sosyolojik kimliği/tavrı/pozisyonu olduğuna göre, ister pozitif ayrımcılık isterse de 1990’ların post-modernist kimlikçi akımları adına olsun insanın biyolojik/nesne yanını “belirleyici” kılan her tutum -kısmî rahatlatıcı etkisi dışında- herhangi bir derde çare olur nitelikte değildir, olamaz. Üstelik, aksi sonuç doğurma daha doğrusu anlamlı bir sonuç doğurmama ihtimali de azımsanamayacak kadar yüksektir. Bu durumda, bir anlamda “tarihi” olan bu gelişmeyi kelimenin tam anlamıyla tarihi kılmak için yapılması gereken daha çok şey vardır. Örneğin, Obama’nın özellikle Filistin sorunundan İran’ın nükleer programına, genel dünya vizyonundan Afganistan ve Irak işgallerine dek bir dizi konuda yaptığı açıklamalarda işaretlerini verdiği anlayışa karşı şimdiden “önalıcı mücadele”ye girmek gerektiği açıkça görülmektedir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Özellikle de -velev ki vaadettiği “farklı” yönetim konusunda samimi olsun ve/veya kendisine atfedilen değer gerçekçi olsun- koltuğa oturan (“Oval Ofis’e adım atan”) ve “devlet dosyaları”na hakim olan Obama’nın aynı Obama olup olmayacağı en hafif tabirle bekleyip görmemizi gerektirirken.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O zaman biri ilkesel, biri pratik, biri de sinik olmak üzere üç saptama yapılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<ol>
<li>İnsanın nesne yanından hareketle kurulan ayrımcı politikaların ortadan kalkmasına sevinmeyi bayram havasına çevirmek ne kadar da hüzünlü&#8230;</li>
<li>Görece ilerleme adına olsa olsa çok ihtiyatlı bir mutlulukla karşılanabilecek böyle bir gelişmede söz konusu olanın bir devlet başkanı, hele hele günümüz dünya konjonktüründeki bir ABD Başkanı, hele hele bir Demokrat Başkan olduğu düşünüldüğünde&#8230;</li>
<li>Obama’ya verilen gözü kapalı desteğin Bush’ta somutlaşan tepkinin hangi ilkesel kaygılarla verilmiş/verilmekte olduğunun atlanması, gözden kaçırılması, göz ardı edilmesi ve hatta ettirilmesi gibi çok ciddi risk ve komplikasyonları vardır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peki tüm bunlar özellikle Obama’ya kayıtsız destek veren sol-muhalifler tarafından zaten düşünülmemiş olabilir mi? Tabii ki hayır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Belki de buraya kadar yazılanlar o nedenle boş, fazlaca sinik ve hatta tümüyle anlamsız. Bu nedenle sol kamuoyunda yaygın bir şekilde rastlanan mevcut öfori havasının nedenini -Türkiye özelini akılda tutarak- belki de başka yerlerde/saiklerde/düşüncelerde aramak gerek.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3624 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Poster-image-2.png" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Poster-image-2.png 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Poster-image-2-320x180.png 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Poster-image-2-600x338.png 600w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></p>
<p>Modernleşmeye, Batılılığa/Batılılaşmaya neredeyse köktenci tadında koşulsuz destek veren modern(ist) geleneksel orta sınıf açısından bakıldığında, aslında ilk söylenmesi gereken bu kesimlerin sisteme desteğinin özellikle 2000’lerle birlikte çatırdamış, çatallanmış, ikirciklenmiş durumda olması. Zira bir yanda mevcut kazanımlarını tehdit ettiğini düşündükleri küreselleşmeye karşı tüm dünya sathında milliyetçiliğe/ulusalcılığa/ulus-devletçiliğe sarılanlarda rastlanan “ne var yani Obama seçilmişse, yabancı, Amerikalı değil mi zaten”in ötesine geçmeyen bir tavır söz konusu. Kendi devletini, siyasetçilerini vs. tümüyle sorgulama sürecini dışında bırakan ve hatta en azından teorik olarak kutsayan ya da tüm gelişmelere sadece “bize etkisi nasıl olacakmış” çerçevesinde bakan bir duruş bu. Öte yandaysa, özellikle yine Türkiye özeli akılda tutulduğuna, geleneksel elitlerin, resmi tarihin/ideolojinin, medyanın ve hatta bizzat Batı dahil neredeyse tüm dünyanın elbirliğiyle model kıldığı bir “Batı” var. Ve bu “Batı”nın bu kadar hata yapıyor olmasını sineye çekecek takat de kimsede kalmadı. Model ara sıra hata yapabilir ama mutlaka gerçeği görmeli, görecektir (ve de görmüştür!). Görmemişse de ilk uygun fırsatta görmüş sayılmalıdır ki model model olmaklığını sürdürsün; paradigma kaymasın. (ABD kamuoyunun benzer kaygıları taşıyan kısmı da bu kadar hata yapıyor olarak görülmekten bıkmış olmalı). İşbu ahvelde, Obama’nın bu kesim içerisinde hem desteğe hem de -örneğin Türkiye’de görüldüğü gibi- “bizde hiç ayrımcılık olmadı ki” yollu ikircikli bir tepkiye neden olduğunu söylemek olası.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Obama’nın seçilmesine özellikle sol muhalefetten gelen neredeyse koşulsuz/ihtiyatsız desteğin temel söylemiyse bu kadar ihtiyatsızlığın çok yerinde bir tavır olamayabileceği yönündeki itiraza itiraz etmek üzerinden şekillenmekte. İhtiyat çağrıları, “evet, seçilen kişi sonuçta küresel sistemin başına geliyor ama sanki destek verenler bunları bilmiyormuş gibi burun kıvırır havalarda, sinik ve toplumun sevinçlerine yabancı bir şekilde bu tarihi gelişmeye mesafe almak yanlıştır,” söylemine muhatap olmakta. Buna göre, tutum alınmalı ve herşeye rağmen bu toplumsal kazanım desteklenmelidir. Bunu bile beceremeyenler yenilmeye daha da önemlisi halkların hissiyatına yabancılaşarak toplumsal/siyasi hayatın dışında kalmaya mahkumdur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu tür söylemlerin önemli bir kısmının arkasında yükselişe geçen “dünya vatandaşı” yeni orta sınıfların da -tıpkı geleneksel orta sınıflar gibi- ABD nezdinde “Batı”yı/Batılılığı eleştirmekten yorulması olduğu ileri sürülebilir. Ancak işin rengi bu sefer biraz farklı. Zira kimisi adet yerini bulsun kabilinden kimisi kökten eleştirse de, özellikle Clinton dönemine eşlik eden neoliberal politika ve uygulamaların (muhalif) küresel okur-yazarlar içerisinde farklı duygular yarattığı aşikar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Merkez-sağı ya da Türkiye özelinde yaygın şekilde kabul edildiği gibi merkez-sola tekabül eden geleneksel orta sınıflardan farklı olarak liberter görünümlü söylemlere sahip olan beyaz yakalıların tutumunu, en başta yükseliyor olmalarına bağlamak gerek.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Neoliberal devrimlerin de etkisiyle önce toplumsal bir konum kazanan, daha sonra da bu konumu iyiden iyiye genişletmiş olan (veya hala genişletme mücadelesi vermekte olan) beyaz yakalılar, sistemin yeni savunucusu ve bekçisi olma sürecinde. Kısmen mevcut modern(ist) orta sınıfın içinden filizlenen kısmen de daha başka kanallardan beslenen bu yeni (üst-orta) sınıfın (belki de “kesim” demeli) neoliberal reformlardan belki kendilerine bile itiraf etmek istemeyecekleri ciddi beklentileri bulunmakta. Özellikle yeni sürecin kanaat önderi, sözcüsü, meşrulaştırıcısı durumundakiler açısından fikri mülkiyet hakları ve telif yasalarından teknoloji-merkezli hayat algısına, diğerkâmlıktan ziyade yüce gönüllülüğe ve merhamete yaslanan ve dolayısıyla yapısal sorgulamanın ucunundan kıyısında geçmeyen “butik” insan hakları ve çevre savunuculuğundan bohemvari hayat tarzına (life-style anarşizm!), alışveriş ve marka tutkunluğundan e-dizilere kadar bir dizi yeni anlayış ve pratikte vücut bulan, “Amerikan rüyası”na inanmış, Bill Gates, Al Gore gibi idolleri olan ve dünyanın her yerinde çalışabilme, yaşayabilme ve tutunabilme yeteneği, becerisi, kapasitesi ve niteliği olduğuna tüm kalbiyle inanan beyaz yakalılar için “eski” dünya anlayışının temsil/tezahür ettiği her türlü sosyal, yasal, idari, kültürel ve beşeri örgütlenme biçimi de artık demode ve çağın gerisinde. Bir şekilde yenisiyle (yani, kendilerinkilerle) değiştirilmeli. Ulus-devlet yapısının belki de varlığına içkin olan insan hakları üst başlıklı konulardaki arızalardan, bürokratik atalet, irrasyonel örgütlenme ve hatta yaşın temsil ettiği “tecrübe” gibi her türlü çağdışı özellikten (McCain!) uzak duran bu anlayış için “küresel vatandaşlık” fikri, “klasik/romantik” enternasyonel ve günümüz “eleştirel kozmopolitan” yaklaşımlarla uzaktan yakından ilgisi olmasa da, insanlığa adeta “güzel günler”in reçetesi olarak dayatılmakta. Yeninin, gencin, dinamik ve farklı olanın ve mümkünse böyle “tecrübesi” de olmayanın kutsandığı ilk bakışta son derece devrimci görünen bu rüzgar (<em>Change. Yes, we can!</em>), yükselen/yükselmek isteyen, yükselirken yükselene yaslanan ve yükselir yükselmez de yeni “yüksek” olacak olanın ayak sesi değil mi aslında?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tüm insanlık temalı ama tam da karşısına dikildiği mevcut yapı gibi dar bir kesime refah/olanak/hizmet/hak/öznelik sunan/tanıyan bu yeni ideoloji, küresel anlamda ciddi bir mücadeleye de işaret etmekte. Mevcut hataların zaten arızi, kişisel ve yöntemsel olduğunu alttan alta işleyen bu anlayışa göre neredeyse tüm sorunlar gerekli değişikliklere pekâla çözülebilir nitelikte, yeter ki dünyanın daha yaşanabilir bir yer olmasının önündeki engeller kalksın (Obama’ya verilen destek de zaten tam da bu inancın/umudun dile gelmiş hâli değil mi?<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Görünüşte ABD içinde somutlaşan ama tüm küreyi esir alan bu mücadelede (muhalifler açısından) iyiyi kötüden, desteklenmesi gerekeni desteklenmemesi gerekenden ayırmaya yarayacak soru ise şöyle formüle edilmekte ve hatta dayatılmakta: Uluslararası ve küresel sorunları uluslararası kurumlar üzerinden diyalog ve işbirliğiyle çözmeye önem ve öncelik verme yani uluslararası işbirliği mi uluslararası rekabet ve hatta mücadele mi? Diplomasi mi güç mü? Barış mı Savaş mı? “Küresel toplum” mu ulus-devlet mi? Ya da ABD seçimlerinin alt gündemi açısından sormak gerekirse, Demokratlar mı Cumhuriyetçiler mi?<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> (Yani bilgi teknolojileri mi askeri-sınai kompleks mi?) Sanki asıl “soru(n)”lar bunlarmış gibi&#8230; Daha doğrusu dünyanın herhangi bir zamanında ve mekanında asıl sorun yöntemsel tercihlerden kaynaklanmış gibi&#8230; Ya da iki bakış dışında arayışlar, duruşlar üretilemezmiş gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Doğru, ulusalcılık, etnik milliyetçilik, kimlikçilik, cemaatçilik ve bölgeselcilik dışında alternatif insanî dünya görüşleri oluşturamamış yüce insanlık hata yapmayan, hata yapsa da düzelten, ayrımcılık yapmayan, yapsa da yapmamayı öğrenen bir imgeye (mevcut durumda bir Batı imgesine) muhtaç. Ne de olsa insanca yaşamayı, dayanışmayı, paylaşmayı, özgürleşmeyi, gelişmeyi, eşitliği ve kimlikçi-dışlayıcı-çatışmacı olmamayı modernizme/Batılılığa/Batılılaşmaya indirgemiş ve aynı derecede dışlayıcı savrulmalar bir yana bunun dışında bir bakış açısı üretememiş olanın başka çaresi yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu fasit dairenin dışına çıkmak isteyenler açısındansa ne ortada çok sevinecek bir durum var gibi görünmekte, ne de sevinmeye vakit&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"> [1]</a> Burada kastedilen, dengenin yeniden sağlanması ihtimalinin herhangi bir güç lehine bozulma ihtimalinden/umudundan daha yüksek olduğu durumlardır. Tersi durumda söz konusu olanı “yıkıcı belirsizlik hâli” olarak niteyelebiliriz. “Kaba güç”ün ön plana çıktığı bu tip durumlara en güncel örnek 2000’ler ABD/Bush politikasıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu bölüme ve hatta tüm yazıya dipnot olmak üzere hemen belirtmek gerekir ki, ABD resmi politikalarının genel bir resmini çizmeye soyunan ve ana eğilimleri anlamlandırmaya çalışan bu yazı, kaçınılmaz olarak en az iki temel arızayla malül.</p>
<p>Birincisi, kaçınılmaz genellemelerden yola çıkan ve/veya kaçınılmaz olarak genellemeler yapan her yazıda olduğu gibi birçok ayrıntı, mücadele, gerilim ve siyasi gelişme atlanmakta ve hatta yok sayılmakta. Bu ise diğer merkez devletler bir yana özellikle her türlü beşeri dinamiği analizin merkezinden öteye, genel anlatının nesnesi konumuna itmeyi beraberinde getirmekte (Hatta ayrıntılı tartışma gerektiren birçok gelişmeyi bir dipnota indirgemeyi bile beraberinde getirebilir! Örneğin bkz. aşağıda dipnotlar 5 ve 6) . Kısmen uluslararası ilişkiler bakışının yarattığı mesleki deformasyon sonucunda kabaca “siyaset bilimi” ve “sosyoloji” alanlarına giren tüm olguları ve olayları görünmez ve böylece etkisiz kılan/gören bu yaklaşımın, tümüyle açıklayıcı olmasa da şöyle bir gerekçesi/mazareti olabilir: Nihayetinde ele alınan, ABD dış politikasının dünya politikasını en makro düzeyde etkileme dinamikleridir. Bu ise, gelişmelere esas olarak ABD resmi politikalarının gözünden bakmayı ve diğer her türlü dinamiği en iyi ihtimalle ikincil plana atmayı bir şekilde beraberinde getirmektedir. Kaldı ki uluslararası ilişkiler disiplini de, onca defosuna rağmen, tarihin en azından bir kısımını okumaya ehildir.</p>
<p>İkincisi, yine hemen hemen her genel analizde rastlandığı gibi, kullanılan dil de ciddi bir risk içermektedir. Zira kullanılan, tarihsel gelişmeleri beşeri dinamiklerin çok karmaşık süreçler çerçevesinde ortaya çıkardığı gelişmelerden ziyade neredeyse önceden belirlenmiş belirli bir tarihsel çizgi üzerinden anlamlandıran, daha güncel bir kavrama başvurmak gerekirse, neredeyse komplo teorisi benzeri bir belirlilik üzerinden anlattığı/okuduğu izlenimi veren bir dildir nihayetinde. Yine kısmen mesleki deformasyona bağlanabilecek bu üslubun da yine tümüyle açıklayıcı olma iddiası taşımayan şöyle bir gerekçesi/mazareti var: Evet, tarihsel olaylar, hele hele dünya tarihi(nin bir kısmı), belirli bir merkezden belirlenen teoriler/fikirler/politikalar üzerinden okunamaz, okunmamalıdır. Ve fakat, her tarihsel gelişme de içerisinde belirli bir tarihsel süreklilik taşır. Tarihsel kırılma mücadeleleri kadar tarihsel süreklilik mücadeleleri yani mevcudu koruma ve kendi lehine genişletmeye odaklanmış mücadeleler de mevcuttur. Bu durumda, özellikle günümüze kadar olan tarihsel süreç içerisinde neredeyse sürekli olarak pozisyonunu genişletmiş bir aktör söz konusu olduğunda, bu “yükseliş”in hangi politik ve pratik çizgi üzerinde hareket ettiğini tespit etmeye çalışmak, her türlü riskini üstlenmek kaydıyla, olası çizgilerin oluş(turul)masında etkili olan teorik arkaplana odaklanmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Kısacası, kullanılan dilin hikayemsi akışı, ortaya meteafizik/insan iradesi ötesi bir resim çıkarmayı değil, geçmişi şimdi ve gelecekle bağlantılandırmayı amaçlamaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Meksika diktatörü Porfirio Diaz&#8217;a atfedilen ve Latin Amerika sathında yankı bulan “veciz” bir söz de şöyle demektedir: “Tanrı&#8217;dan çok uzak, ABD&#8217;ye çok yakın&#8230;”</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Uluslararası sistemde geriden gelenin, tahta göz dikenin mottosu şeklinde <em>de</em> tezahür etmiş idealist yaklaşımın/söylemin ilk örneklerinden olan ve yaygın olarak <em>Açık Deniz</em>/<em>Mare Liberium</em> (1609) olarak bilinen Grotius’un ünlü kitabının tam adını hatırlamak bile söylenmek isteneni özetlemeye yeter niteliktedir: <em>Denizlerin Serbestliği veya Hollandalıların Hint Okyanusu Ticaretinde Yer Alma Hakkı (The Free Sea, or A Disputation Concerning the Right Which the Hollanders Ought to Have to the Indian Merchandise for Trading</em>). Ulusal toplumlar bağlamında yaygın olarak verilen örnek de, 1789’a önayak olanların bu süreçteki söylemleriyle sonrasında kullandıkları dil ve uygulamaların karşılaştırılmasını esas almaktadır. Öte  yandan, mevcut pozitivist hukuk anlayışı ve uygulaması gereği iktidara/egemenlere önermede bulunmak durumunda olan insan hakları ve çevre hukuku aktivistlerinin/teorisyenlerinin de doğal hukuka başvuruyor olması, başka bir açıdan da olsa, pozitif hukuka müdahil olma arayışı açısından benzer bir özellik taşımaktadır. Tabii ciddi niteliksel farklılıklar bir kenara not edilmek kaydıyla.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Bu “siyasi bağımsızlık” çağrısının yapılmasındaki en önemli etkenlerden biri de, bir yıl kadar önce gerçekleştirilen ve temel vaadi “ekonomik bağımsızlık” olan Bolşevik Devrimi’dir.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Bağlantısızlar Hareketi bile yola “Asya ve Afrika Halkları” olarak çıkmış ve Latin Amerika devletleri devreye ancak neredeyse 2000’lerde girmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Belki de hem Fanon hem de onun <em>Yeryüzünün Lanetlileri</em> kitabına önsöz yazan Sartre bu yüzden anti-kolonyal hareketleri iki-ayaklı olarak tanımlamıştı: Hem sömürene hem de bunu teori ve pratiğiyle yeniden üreten sömürülene karşı olmak üzere.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Malum, <em>political correctness</em> adına tercih edilen kavramların (örneğin, siyah) murat edilen amaca ne kadar hizmet ettiği tartışmalıdır. Zira, farklılıkların “doğal” karşılanması anlayışıyla -daha doğrusu farklılıkları doğal karşılamayarak dışlayan/aşağılayan anlayışına karşı- geliştirilen bu yaklaşım, dil üzerinden üretilen mevcut aşağılamaya dolaylı olarak da olsa bir çeşit “haklılık/yerindelik” bahşetme ve farklının “kötü” olduğu hükmünü bir şekilde kabul etme riski de taşımaktadır. Yalnız, toplumsal bağlamlarında telafi edilemez olumsuz çağrışımlarla yüklenen kimi ifadelerin (örneğin, negro/nigger) yenileriyle değiştirilmeleri (örneğin, black) de temel insanî saygının gereğidir. Bu yazıda “zenci” ifadesinin tercih edilmesi ise, hem “toplumsal bağlam” ve “geçerli dil” itibariyle böyle bir değişikliğin illa ki gerekli görülmemesinden hem de “gerekli” görme tavrının -en azından kimi durumlarda- aşağıda “butik” olarak tanımlanacak makyajcı, yani özde değil sözde değişikliği esas alan ve bunu da kötü bir kopya olmanın ötesine taşıyamayan yaklaşımlara mesafe alma isteğinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Tam da Obama rüzgarına eşlik eden dönemde Almanya Yeşiller Partisi’nin eşbaşkanlığına seçilen Cem Özdemir’in açıklaması tam da söylenmek istenene işaret etmekte: “Önemli olan Türk kökenli olarak seçilmem değil, Türk kökenimin önem taşımaması” (<em>Radikal</em>, 17 Kasım 2008). Bu haberi duyuran gazetenin başlıkta kullandığı ve spottan da verdiği bu açıklamanın önüne yine de “Almanya’da ‘ilk kez bir siyasi partinin lideri seçilen Türk’ sıfatını kazanan Cem Özdemir&#8230;” ifadesini eklemesi dikkate değer. Ayrıca <em>Hürriyet</em> gazetesinin özellikle Almanya baskısının, yıllar önce Cem Özdemir siyaset sahnesinde ilk kez belirdiğinde, Türkiye’nin resmi tezlerine itibar etmeyen -genel olarak “Türkiye’nin ve Türkler’in temsilcisi” profiline uymayan- tavrı nedeniyle onun hakkında yürüttüğü karalama kampanyasını da unutmayalım. Özdemir’in kulağındaki küpeye “takıp”, cinsiyetçi bayağılıklara kadar vardırılmıştı bu kampanya.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Söylenmek istenen Obama’nın “kötü” uygulamalara imza atacağının (şimdiden) belli olduğu değil, olamaz (aksi durumda yukarıda dipnot 2’de düşülen notlar anlamsız olurdu!). Öte yandan, gelecekte etkileşime ve etkilemeye açık bir süreç olduğu kabülünün anlamlı bir pozisyon haline gelmesi, ancak ilgililerin/aktörlerin olası poziyonlarını, beslendikleri anlayışları ve niyet/politika beyanlarını bir şekilde dikkate almakla mümkündür.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Bkz. yukarıda dipnot 4.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> İngiliz <em>The Sun</em> gazatesinin Neil Armstrong’un Ay’daki ilk adımını tanımlamak için söylediği “benim için küçük, insanlık için büyük bir adım” sözüne atfen attığı “İnsanlık için dev adım” başlığını özellikle zikretmek gerek! (“One giant leap for mankind”, <em>The Sun</em>, 5 Kasım 2008)</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> “Hem madem onlar yönetiyor, bari iyi yönetsinler.”&#8230; “Ki zaten ABD sadece Amerikalılara bırakılamayacak kadar önemlidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* *Birikim, Sayı 236-237 (Aralık 2008-Ocak 2009), s. 132-140.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara&#8217;ya Cindy Sheehan Geldi&#8230;</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2007/03/07/ankaraya-cindy-sheehan-geldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2007 14:12:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3607</guid>

					<description><![CDATA[Malum, oğlu Irak işgali sırasında öldürüldükten sonra o ana kadar hiç kulak kabartmadığı savaş sonrası gösterilere katılmaya başlayan ve bugün de kendini ülke ülke gezip Irak işgali karşıtlığını anlatmaya ve...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum, oğlu Irak işgali sırasında öldürüldükten sonra o ana kadar hiç kulak kabartmadığı savaş sonrası gösterilere katılmaya başlayan ve bugün de kendini ülke ülke gezip Irak işgali karşıtlığını anlatmaya ve yaymaya adayan Cindy Sheehan şu aralar ülkemizde ve bu çerçevede Ankara’da da Mülkiyelilerle buluştu. Yüreği yaralı her anne gibi bundan sorumlu olanlara çattı. Bush’un ne kadar “kötü” biri olduğunu, dünyanın başına ne gelmişse Bush gibiler yüzünden geldiğini söyledi. Doğru söze ne denir ki… Oğlunun acısını hissederek paylaşmak lazım sadece.</p>
<p>ANCAK, Mülkiye’deki konuşmasında dikkat çeken bir tutum vardı ki mutlaka not edilmesi ve üstüne gidilmesi lazım. Irak Savaşı’na besbelli ki temel olarak “oğlunu kaybeden ve daha fazla Amerikan askerinin ölmesini istemeyen bir anne” olarak karşı.</p>
<p>Bu bakış açısına bir yere kadar “anlayış” da gösterilebilir. Zaten Irak işgali başta olmak üzere günümüzün birçok küresel sorununda muhalif sesler çıkaranlar da aslında çok heterojen bir grup.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3608 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/4797_15_37_22.jpg" alt="" width="425" height="217" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/4797_15_37_22.jpg 425w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/4797_15_37_22-320x163.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 425px) 100vw, 425px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>YALNIZ, Mülkiye’deki konuşmasında ülkesinin böyle ufak tefek arızalar dışında genelde dünyaya barış ve iyilik getirmeye çalışmış olduğunu, II. Dünya Savaşı’nda Almanya ve Japonya örneğinde olduğu gibi kötüleri yendiğini (sanırım özellikle de Nagazaki ve Hiroşima’da), Demokratlar’ın bunun için var olduğunu vs. söylemesi ziyadesiyle anlamlı. Ne konuşması boyunca, ne “askerlerimizi eve getirin” sloganında ne de ölen Amerikan askerlerinin postallarıyla yapılan muhalif gösteride Iraklıları merkeze hiç almayan, handiyse kendilerine layık görülen figüranlık/istatistik rolünü bile Iraklılara çok gören, varsa yoksa Demokratların oğullarının ölmesine sebep olan Bush’tan çok akıllı kişiler olduğunu söyleyen anti-Bush bir yaklaşımın kendisini <em>ilkesel olarak</em> işgal ve tahakküm karşıtı bir yerdeymiş gibi sunması (ya da öyle sunulması!) çok acı.</p>
<p>Ama daha da acısı, savaş karşıtlığının tüm (özellikle de işgal altındaki) masumların ölümüne karşı çıkmaktan ziyade (tamam, özne oldukları kadar kendileri de birer nesne olan) Amerikalı askerleri açıkça ön plana alan bir dinamiği olduğu kendisine hatırlatıldığına, sanki sorunun yanıtı buymuş gibi “yok, ben ölen her çocuk için ağlıyorum” demesi ve [kendi sıralamasıyla] bir kısmı kimi kötü işlere karışsa da orada tek dertleri hayatta kalmak olan Amerikan askerlerine de, öldürülen [tek dertleri Allah bilir ne olan] Iraklılara da üzüldüğünü belirterek bu soruyu soranları kalpsiz, vicdansız, kötü niyetli, müzmin muhalif konuma itmesidir. Ve çok daha da vahimi, böylece Mülkiyeli hazırunun “kalplerini ve gönüllerini fethetme”ye çalışmasıdır.</p>
<p>Efendim, kimse bir annenin acılı yüreğini hırpalamak istemez. Ama, acılı bir anne Irak’ta öldürülenleri konuşmasının bırakın merkezine kenarına bile yerleştirmezse, aynı işi daha zekice, daha insanî ve de “acısız” halledenlere oy toplama gayretkeşliğine açıkça girerse (maalesef ABD vatandaşı değiliz, Allah rızası için bir Yeşil Kart ayarlayan bulabilirsek, söz oyumuz Demokratlar’a!), defaatle dünyaya kurtarmış da olan “liberal Amerikan değerleri”nin tek kurtuluş yolu olduğunu alttan alta zerkeder ve olayı bir “aman Amerikan karşıtı olmayın” (tamam, pardon!) aldatmacasına indirgerse, tüm bunları çektiği evlat acısıyla ülke ülke dolaş(tırıl)an bir anne olarak söylediğine inanmakta zorlananlar ve/veya bu tavrın acılı bir anneye yakışmadığını söyleyenler bir kalemde (ve üzgünüm ama işgüzarca) “kalpsiz” durumuna düşürülürse, nerede durduğunu fark ettiğimizi ısrarla söylemek bir borçtur. <em>With due respect</em> yani!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3609 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1929_GOV_Impeach.jpg" alt="" width="350" height="266" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1929_GOV_Impeach.jpg 350w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1929_GOV_Impeach-320x243.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü, kendisini (ve daha da önemlisi bizim onu nasıl algıladığımızı) kodlarken bu noktaları atlamak belki Irak işgaline karşı söylem/koalisyon açısından pratik bir sorun yaratmaz ve duygusal olarak da rahatlatıcı olabilir. Ama ilkesel olarak çok ciddi bir hata yapmış, çıkış yolunu yanlış yerlerde/kişilerde aramış oluruz.</p>
<p>Çünkü, kendisine itiraz edenleri itmeye çalıştığı “yeminli Amerikan karşıtlığı”yla “yeminli tahakküm karşıtlığı” arasında çok ciddi bir fark vardır: Eşitlik, adalet, her türlü tahakküme ve talana karşı olma vb. ilkelere yaslanarak konuşanlar birbirlerinin pasaportlarına bakmaksızın dünya ahret dostturlar.</p>
<p>Çünkü, tahakküm sadece Bush gibi (onun deyimiyle şiddet/cinayet bağımlıları) eliyle yerleştirilmiyor. (Oy istediğiniz) daha zekilerin hakkını size yedirtmeyiz!</p>
<p>Çünkü, “oğlu savaşta öldürülen” her anne ve baba haklı olarak savaşa karşıdır AMA aslolan ölme veya öldürme sırası sana gelmeyecekse bile hatta bir şekilde ölümsüz (ya da cennetlik) olduğuna inanıyorsan bile savaşa karşı olmaktır.</p>
<p>Çünkü, sıra kendisine gelince konuşmaya başlayanlar tabii ki saygıdeğerdir, yeter ki o sıranın neden ve kimlerden oluştuğunu unutmasınlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* <em>Birikim Güncel</em>, 7 Mart 2007.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yardım Etmek</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2005/01/30/yardim-etmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Jan 2005 14:04:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3602</guid>

					<description><![CDATA[Yardım ettim, yardım ettiniz, yardım ettiler. Sadece bir kısa mesajla tam 5 milyon diyordu televizyondaki ses. Aynı dilekler sokaktaki panoda da karşımızda zaten. Yanına bir de felaket fotoğrafı. İnsanı can...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yardım ettim, yardım ettiniz, yardım ettiler.</p>
<p>Sadece bir kısa mesajla tam 5 milyon diyordu televizyondaki ses. Aynı dilekler sokaktaki panoda da karşımızda zaten. Yanına bir de felaket fotoğrafı. İnsanı can evinin en kuytu yerlerinden vuracak cinsten. Dayanamadım, hemen attım bir kısa mesaj. Bir tane de eşimin telefonundan. Duyarlı insanlarız biz. En azından öyle olmaya çalışıyoruz. Böyle bir iddiamız var yani. Modern bir birey olarak cep telefonumuz da var nasıl olsa (Çok şükür, bunu bulamayanlar da var). Hem şu küreselleşen dünyada yardımlarımızın “kapsama alanı” artık ülke sınırlarını çok çok aştı. Aşmalıydı, iyi oldu. Uluslararası dayanışmak, diğer insanların acılarını da paylaşmak gerek. İnsanın en yüce faziletlerinden olan diğerkamlık da bunu önerir/gerektirir. Bunun şakası yok zaten. Milliyetçi kör bakış açısını yenmenin ve insanlık ortak paydasını güçlendirmenin belki de en meşru yolu uluslararası dayanışma. Özellikle de böylesi olağanüstü doğal felaket anlarında.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3605 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-640x376.jpg" alt="" width="640" height="376" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-640x376.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-320x188.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-600x352.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler.jpg 695w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peki birer “modern (ve de postmodern) birey” olarak yardım ederken (sadece) böylesi duygulardan mı hareket ediyoruz? Daha doğrusu, modern birey yardım etmeye çağrılırken temel/tek saik zor durumda olanlara yardım edilmesi mi? Ve bu “yardım” ne anlama geliyor? Daha derinlerde (de) bir şeyler varmola? Örneğin, “modern bir birey olarak böylesi dönemlerde yapman gereken <em>tek şey</em> yardım etmektir” anlayışı da kafamıza çakılmıyor mu çaktırmadan. Görevimi yaptım, üzerime düşen de zaten (maalesef?) buydu. Yardım ettim, rahatım artık. (“Modern”) yaşantıma devam edivereyim. Hem onlar da biraz daha çalışkan olsalardı, kafalarını kullansalardı canım. Bak ben çalıştım, alnımın teriyle kazandım ve gerektiğinde her vicdanlı insan gibi yardım da ediyorum. Onlar da kafalarını kullansalardı. Elleri ayakları tutuyor (benim her bir şeyim tam Allah’a şükür).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3604 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-640x356.jpg" alt="" width="640" height="356" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-640x356.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-768x427.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-320x178.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-600x334.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406.jpg 797w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nedir yardım etmek sahi. Özellikle doğal afet durumlarında evvelemirde “palyatif” önlemler almak kaçınılmaz olduğuna göre çok önemli bir dayanışma yolu olduğu kesin. Peki, hem böylesi zamanların bir daha tekrarlanmaması (afetin değil tabii ki, etkilerinin) açısından hem de genel olarak açlık ve yoksulluk, sağlık ve eğitim söz konusu olduğunda “palyatif” önlemler ne anlama gelir? Bahse konu sorunun giderilmesi (geçiştirilmesi, ötelenmesi ya da uzak tutulması değil!) açısından ne gibi işlevleri vardır? Daha doğrusu geçiştirme, öteleme, uzak tutma vb. dışında bir işlevi var mıdır Allah aşkına? Öteki için yapılan tek şeyin “yardım etmek” olması, daha da önemlisi yapılabilecek tek şeyin “yardım” olduğunun kabul edilmesi/varsayılması bir bilinç körlenmesi değil de nedir? İlk bakışta “neme lazımcılık” anlayışına prim vermiyor gibi görünüyor belki ama mevcut pratiklerimiz göz önüne alındığında “benden uzak dursun” bakışı çok mu uzağında “yüce gönüllü” yardımlarımızın? Ya merhamet duygumuza ne demeli?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yoksa “yardım etmek” bir şükretme şekli olarak mı toplumca içselleştirilmiştir, sosyalleşmiştir? Bir oto-tatmin midir? Sakın “yardıma muhtaç olan”ı gönendirme yolu olmaktan ziyade bir çeşit onu küçük görme yolu olmasın? Sen ancak yardım etmeye değersin, yardım edilmeye muhtaçsın. Mevcut düzen yarattığı yardım edilmeye muhtaç yığınlara her geçen gün yenisini eklerken üzerine düşünülmesi gereken tek şey nasıl ve ne kadar yardım edilmesi gerektiği midir? Görevini yapmış olmanın (hem Tsunami bölgesine “yardım amaçlı” turistik ziyaretler de başladı) iç rahatlığıyla uyumak gerçekten ne kadar huzur verici olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3603 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/s-0f378a5b48f8d17e347fb4fe0e09e85af993d737.jpg" alt="" width="600" height="342" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/s-0f378a5b48f8d17e347fb4fe0e09e85af993d737.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/s-0f378a5b48f8d17e347fb4fe0e09e85af993d737-320x182.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın kendisini (bilinç + bilinçaltı), yaşam tarzını, evet dediklerini, ikrarcı olduklarını sorgulamaktan bu kadar uzak durması varoluşundan kaynaklanan bir program hatası mı yoksa hep yanlış seçeneklere mi tıkladık? Sorgulamaktan hem de gönüllü olarak köşe bucak kaçmaya aklı yeten “ben”in düzene ayak uydurmaya bu kadar teşne olması kimin suçu? Peki bu durumda yardıma muhtaç olan kim? Lütfen kendini yardıma muhtaç hissetmeyenimiz atsın ilk kısa mesajı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yardım etmeliyim, yardım etmelisiniz, yardım etmeliler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Radikal İki</em>, 30 Ocak 2005.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Hakları Açısından Türkiye</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2004/12/01/insan-haklari-acisindan-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2004 09:52:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4410</guid>

					<description><![CDATA[Teşekkür ederim sayın başkan. Hepsi birbirinden değerli ve insan hakları konusuna yıllarını vermiş konuşmacıların söyledikleri üzerinde bir şeyler söylemekten ziyade izninizle sizi de fazla tutmadan hem Türkiye, hem AB cephesinden...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Teşekkür ederim sayın başkan.</p>
<p>Hepsi birbirinden değerli ve insan hakları konusuna yıllarını vermiş konuşmacıların söyledikleri üzerinde bir şeyler söylemekten ziyade izninizle sizi de fazla tutmadan hem Türkiye, hem AB cephesinden birkaç genel noktaya değinmek istiyorum. Bunu yaparken de insan haklarının kendisinden çok AB sürecinde AB ve Türkiye cephesinde yaygın olarak karşılaştığımız kimi davranış/söyleyiş kalıplarına ve bunların Türkiye’de insan haklarının yerleştirilmesine olumlu/olumsuz etkilerine dikkat çekmeye çalışacağım.</p>
<p>Birincisi AB açısından hem artılar hem de eksiler var ortada. İnsan hakları mücadelesi açısından baktığımızda AB’nin ciddi kazanımların olduğu ve hayata geçirildiği bir yer olduğu ortada.  Ancak, aynı zamanda günümüzde bile çok ciddi sorunların da yaşandığı bir yer. Bunu sadece 11 Eylül sonrası yaşanan olaylar ile ilgili olarak söylemiyorum; ondan bağımsız olarak örneğin sosyal politikalar açısından AB içerisinde ciddi tartışmaların ve daha da önemlisi eksikliklerin olduğunu biliyoruz. Azınlıkların durumu da bir diğer konu. Tabii ki kötü örnek, örnek olmaz yani böyle sorunlar ülkemizde insan hakları mücadelesini yavaşlatmak vb. tutumlar için gerekçe olmaz, olamaz; ama böyle bir durum tespiti de kaçınılmazdır. Bunu şunun için söylüyorum: insan hakları mücadelesi bir süreç ve diğer konuşmacıların da bahsettiği gibi toplum içinde insan hakları karşıtları olması belki de olağan/normal. Önemli olan, zorlukların farkında olarak ama kararlı/idealist bir şekilde bu yönde adımlar atmak. AB ülkelerine gelince, yapılan tam olarak bu mudur yani AB ülkeleri hem kendi ülkelerinde hem de özellikle aday ülkelerde insan haklarının ileriye götürülmesi konusunda iyi niyetle davranmakta mıdırlar, öyle zamanlar oluyor ki kuşku duymamak elde değil.</p>
<p>Şimdi AB’nin Türkiye ile ilgili pozisyonunda ise, gördüğümüz kadarıyla AB son dönemlerde şöyle bir ikilem içerisinde. Türkiye’nin AB’ye üye olmasını isteyen aslında AB’nin aklı ve bunun dayanağı da Türkiye’nin “jeo-stratejik önemi”! Bunun insan hakları bakış açısından kabul edilebilmesi olanaklı değil. Kapsayıcılıktan, ortak değerler etrafında buluşmaktan ziyade “stratejik” (yani epey gayri-insanî!) gerekçelerle Türkiye’yi kabule yanaşmak (katlanmak?) insan-merkezli düşünüş açısından ziyadesiyle üzüntü/kaygı verici. Zaten bu bakışın altında galiba AB’nin Türkiye’nin üye olmasını istemeyen kalbi yatıyor. Türkiye’nin aslında “öteki” olarak görülmesi (ki, Türkiye’de de topyekûn Avrupa “öteki”dir) yatıyor. Açıkça ortada ki, Avrupa hala “biz kimiz” sorusunun yanıtını veremiyor ama bu “bilmemek”ten ziyade “söyleyememek”le alakalı. Tabii burada genelleme yanlış. İnsan hakları çerçevesinde düşünerek Türkiye’nin üye olmasını isteyen bir kesim de var AB içinde, ki bu olması gereken. Bunda insani bir yön var, yani gerçekten insanlık değerleri etrafında birleşmeyi düşünmek, buna kendini hazırlama iradesini ortaya koymak vs. Yalnız bu grup hem görece az hem de sesi istisnalar hariç genelde az çıkıyor.</p>
<p>Türkiye’ye karşı olumsuz bakışı maalesef dışarıdan besleyen, (yeniden üreten) gelişmeler de var. İnsan hakları mücadelesi adına bir şeyler söylemeye çalışan insanların sanki olaylara daha farklı bakması ve bunları aşmaya çalışması gerekiyor. Mesela burada medyaya önemli görev düşüyor. Medya, Türkiye’nin imajını kötü anlamda yeniden üreten, sadece olumsuzlukları ve daha da önemlisi farklılıkları ön plana çıkaran, vurgulayan bir tutum (dile ve yöntem) yerine amaç ortaklık ise/olduğuna göre ortak noktaları <em>da</em> vurgulayan, muhatabına üsten bakmayan, aynı hataları geçmişte ve hatta günümüzde kendisinin de yaptığını unutmayan bir tutum almalı (geçmişiyle hesaplaşmayan sağlam bir gelecek kuramaz, ki bu da ayrı bir mesele). Çünkü bu, daha dürüstçe (daha “Avrupalı”!) olacaktır. Kısacası, Türkiye gerçekten hatalarını kabul etmeye hazır olmalı ama Avrupa da “biz de benzer hataları yaptık/yapıyoruz ve bunların tekrarlanmaması için kimi önlemler almaya şu gibi düzenlemeler yapmaya gerek var, hep beraber bir şeyler yapmaya çalışalım” gibi bir dil benimsemek yerine buyurucu, adam edici (medenileştirici?) pozisyonuna düşmemeye dikkat etmeli. Kaldı ki, AB sürecinin sadece belli “öncelikli” konulara sıkışması ama nedense “öncelikli olmayan” olarak gördüğü sosyal politikalar, yoksulluk, işsizlik, eğitim, sağlık gibi geniş kitleleri ilgilendiren son derece önemli konuların neredeyse hiç gündeme gelmemesi hatta önemsenmemesi ya da bunların dar çerçevede ele alınması da ciddi sorunlar/gerginlikler yaratıyor. İlgiler bu konulara da eğilmeli, bu konularda da bir şeyler söylemeli.. Yani üstten bakmak yerine işbirliğinin, karşılıklı anlayışın geliştirilmesi, bizim işimizi çok kolaylaştıracaktır. Çünkü Türkiye toplumunun geniş kitlelerine çok daha rahat ulaşılacaktır. Daha da önemlisi, “insan hakları” kaybettirilen toplumsal sempatisini ancak böyle kazanabilecektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4486 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2004/12/bio-ethics.jpg" alt="" width="500" height="375" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2004/12/bio-ethics.jpg 500w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2004/12/bio-ethics-320x240.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Türkiye’yle ilgiliyse değinmek istediğim iki nokta var: birincisi biz geçmişte gerçekten çok ciddi hatalar yaptık; hatta yapmaktayız da… Geçen 12 yaşında bir çocuk terörist diye öldürüldü. Haklı olarak etle tırnak gibiyiz dediğimiz kimi kesimlerimize, genel olarak da farklılıklarımıza pek kardeşçe davranmadık. Ve, tabii işkence sorunu var vs. Bu tür ciddi ve toplumumuzu içten kemiren (hatta bölücü!) hatalarımızla yüzleşmek zorundayız. Geçmişe, bize dair güzelliklerle övünmek yetmiyor, hatta aslolan bu tür övünmeler değil, güzellikleri yaşatmak, bu yolda çaba sarf etmek. Yani, söylemde kalmamak gerekiyor; en önemlisi de hesaplaşmak… Sorunları halının altına süpürmekle sadece kendimizi kandırıyoruz.</p>
<p>Bununla da bağlantılı olarak benim asıl söylemek istediğim temel şey de şu: biz insan hakları konusunu bir şekilde AB üzerinden tartışmayı bırakmak zorundayız. Çaba sarf etmeliyiz. Fakat insan hakları başlı başına farklı bir şey. Biliyorsunuz, idam cezasını bile AB istiyor diye kaldırdık. İdam cezası neden iyi ya da kötü diye tartışmadık. Aslında hiçbir sorunu böyle tartışmadık. Bunun acelemiz olmasıyla da ilgisi yok; bu biraz toplumun her kesiminin bir şekilde benimsediği üstten devrimci alışkanlığımızdan ve bunun da altında yatan kompleksli elitist bakışımızdan kaynaklanıyor. Oysa, insan haklarının toplum için toplumla birlikte geliştirilmesi, tartışarak yani belki ağır ama sağlam adımlarla ilerletilmesi gerekiyor. Bu, bizim geleceğimiz açısından, gelişmemiz açısından çok önemli.. Çünkü biz her sorunu AB üzerinden, AB böyle istiyor diyerek çözmeye kalktığımız sürece ancak ve ancak demokratik kurallara kavuşuruz ama hiçbir zaman demokrasiye kavuşamayız. Önemli olan, bu tür konularda toplumsal tartışma, uzlaşma ve içselleştirmedir. Bir taraf “bu millet ancak böyle adam olur” der, diğer tarafsa “insan hakları” kavramına bile alerji duyarsa geniş kitleler, yani insan hakları mücadelesinin hem öznesi hem de nesnesi olan toplumumuz zor ikna edilir duruma gelmek bir yana konuya yabancılaştırılır. Olmakta olan da bu değil mi zaten? İnsan hakları kavramı bile birçok insan için itici, kötü çağrışımları olur bir hale geldi, daha doğrusu getirildi. Dahası, mevcut insan hakları mücadelesi anlayışı çoğu durumda haklarını savunduğunu iddia ettiği gruplara zarar verdi; kuşkusuz bu çarpıklığa neden olan toplumsal “hasletlerimiz”i göz ardı etmemek lazım ama aktif insan hakları mücadelecilerinin dil ve yöntem konusundaki yanlış tutumları da göz ardı edilecek gibi değil.</p>
<p>Bu çerçevede son olarak dikkat çekmek istediğim bir şey var: hem Batı’da hem de bizim gibi ülkelerde çok duyulan bir söylemdir, temel insan hakları söz konusu olduğunda bunların beli bir bölgenin, kültürün, medeniyetin (“Batı”) ürünü olduğu ima ve iddia edilir. Bu, en başında insanın kendisine hakaret etmesidir. İşkenceye karşı çıkmayı, yaşam hakkını savunmayı, adaleti vb. her yerde olduğu gibi bu topraklarda da bulabilirsiniz; solcusu, sağcısı hiç fark etmez. Ayrıca, bunları “Batı değeri” olarak etiketlemek biraz “abartma/iltifat” (Batıcı) olacaktır ki ortada böyle ideal bir Batı’nın bulunmadığını söylemeye gerek bile yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bundan sonraki insan hakları mücadelesinde toplumu daha fazla işin içine katan bir yöntem benimsenmesinin, hem AB için, hem bizim için daha faydalı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* &#8220;İnsan Hakları Açısından Türkiye&#8221;, <em>Bursa Belediyesi Uluslararası İnsan Hakları Sempozyumu</em>, 11-12 Aralık 2004, Bursa (müzakereci).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Days in Japan</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2002/02/02/15-days-in-japan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Feb 2002 14:29:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3611</guid>

					<description><![CDATA[When I decided to write my master’s thesis on the legal dimensions of the Kardak/Imia Rocks dispute between Turkey and Greece, I noticed that there were similar disputes in other...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">When I decided to write my master’s thesis on the legal dimensions of the Kardak/Imia Rocks dispute between Turkey and Greece, I noticed that there were similar disputes in other parts of the world. My brief study of them inspired me to make a comparative analysis between the most similar ones: namely, the Kardak/Imia, Senkaku/Diaouyu, and Spratly Islands disputes. The reason for my decision was simple: in international law, seeking common or similar approaches of the involved states is quite important, especially in cases where general rules are less developed, because such approaches help us both to determine what the law is as actually applied in society itself and to recommend sound solutions. Indeed, in my thesis I was able to outline some common legal points of these three disputes. Nevertheless, my interest, especially in the Senkaku dispute, did not cease, in part because that dispute not only had some interesting points in common with the Kardak Dispute, but also because it was more complicated and therefore was attractive in terms of my academic interests. Thus, I thought that it would be very good if I would be able to read more articles written by Japanese and Chinese academics and more official historical documents. Therefore, when I first saw the Visit Japan Award notice of The Tokyo Foundation, I immediately started preparing my project with the kind help of Professor Masaharu Yanagihara of Kyushu University.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3614 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/shu-Japan-Tokyo-Asakusa_1602006181-1440x823-1-640x366.jpg" alt="" width="640" height="366" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/shu-Japan-Tokyo-Asakusa_1602006181-1440x823-1-640x366.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/shu-Japan-Tokyo-Asakusa_1602006181-1440x823-1-1280x732.jpg 1280w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/shu-Japan-Tokyo-Asakusa_1602006181-1440x823-1-768x439.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/shu-Japan-Tokyo-Asakusa_1602006181-1440x823-1-320x183.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/shu-Japan-Tokyo-Asakusa_1602006181-1440x823-1-600x343.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/shu-Japan-Tokyo-Asakusa_1602006181-1440x823-1.jpg 1440w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">As I indicated in my application, I had two main objectives: to conduct further research regarding the Senkaku dispute, and to meet with various Japanese academics. Thus, I would have the opportunity to directly see a variety of international-law approaches in this very early stage of my academic career in addition to learning more about the different aspects of the Senkaku dispute.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">Before visiting Japan, I prepared a list of materials to be researched and a few keywords to be searched in the databases of libraries. I thought that this preparation would make me feel more comfortable in Japan, especially because I know only a few basic Japanese words that I learned from Japanese friends in Cardiff. During my research in Japanese libraries, I found not only the materials on my list, but also some other materials by using the keywords, in part because the Japanese libraries were well-catalogued and the librarians were very kind and helpful.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">In addition, I met with a number of Japanese academics. We discussed the Senkaku dispute in particular and international-law studies in Japan in general. In addition to establishing ties with Japanese academics, I had the opportunity, thanks to this sponsorship, to become more familiar with international-law studies in Japan, which, along with China, is the main representative of Far East legal culture. As the practices, perceptions, and approaches of different legal cultures and societies are of major importance, especially as far as international law is concerned, it is beyond doubt that this wonderful experience will benefit my studies throughout my academic career. Indeed, the more perspectives one learns about, the more effectively one can examine and understand international law and international disputes. Furthermore, to examine different international disputes from different perspectives enables one to produce more-fair analyses, as I also have been trying to do in my Ph.D. studies at the Cardiff Law School concerning international disputes regarding rivers.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">Thanks to these meetings, I also had the opportunity to compare Turkey, Japan, and the United Kingdom in terms of the textbooks recommended to undergraduate and graduate students, the most &#8220;popular&#8221; topics studied by academics, and the most influential lawyers and scholars in these countries.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">In addition, during my stay in Japan, I visited very interesting historical, cultural, and religious places in Tokyo and Sapporo on weekends and at other free times. One Japanese family even generously hosted me for dinner, thanks to arrangements made by the Japan National Tourist Organization.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">Although I resumed my Ph.D. studies in Cardiff after my visit to Japan, I tried to produce some written work using the materials I collected in Japan, because I thought it would be best to write something when my thoughts were fresh. I revised an article that I had written before the visit; it has been published in the Mulkiyeliler Birligi Dergisi (<i>Alumni Journal of the Faculty of Political Science, Ankara University</i>). Moreover, I was able to write another article in which I analyzed some geographical and quasi-geographical terms employed in relevant international agreements. My academic supervisor and colleagues are now reviewing that writing.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">Having summarized the Japan-visit process, I now wish to emphasize some points in order to explain why I very much value and appreciate support such as that provided by respected foundations such as The Tokyo Foundation.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3615 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Logo_newcss.jpg" alt="" width="469" height="264" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Logo_newcss.jpg 469w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Logo_newcss-320x180.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 469px) 100vw, 469px" /></span><span style="font-family: Verdana;">I definitely believe that increasing mutual understanding and cooperation, especially between the civil societies of different cultures and countries, will make it much easier to resolve all types of international disputes. In this context, academicians, including beginners like myself, from different countries have a special responsibility. Their studies can encourage cooperation and mutual understanding by making clear that international disputes involving our respective countries are not unique and are not simply the result of the &#8220;hostile&#8221; approaches of our &#8220;enemies.&#8221; On the contrary, such disputes are quite common problems, in part because the relevant rules of international law are not always well enough developed, and it is up to us to develop sounder approaches for resolving such disputes. In other words, academicians have the responsibility to seek and suggest peaceful alternatives that will bring different societies and cultures together. This will not only foster and encourage the rule of law, both within our respective countries and throughout the world, but also will eventually make the world a peaceful place for all humankind. Promoting the rule of law in the international community is vital, for international law is the only tool available at present for maintaining a democratic international order all across the world. A democratic international order is the only means by which to stop both the &#8220;gendarmes&#8221; and &#8220;rogue states&#8221; in the international arena and to create a peaceful world. In this context, academic relationships, cooperation, and even collaboration between academics of different countries also are very important. Such interactions can both underpin mutual understanding and peaceful relations and also demonstrate that the idea of a &#8220;clash of civilizations&#8221; is nonsense.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">Therefore, institutions and foundations such as The Tokyo Foundation, which are determined to support academicians all across the world, definitely have great importance in promoting world peace. Their determination to encourage researchers from all across the world fosters and strengthens our belief that scientific research really is important and really makes a difference. We very well know that, thanks to such foundations, there still are institutions and foundations that sincerely value international cooperation and that contribute to international peace by investing in human relations rather than investing in carpet bombs, biological weapons or suicide bombers.</span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3612 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/images-1-3.jpg" alt="" width="259" height="194" /></span></p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">In short, I feel honored and pleased to have been granted a Visit Japan Award by this distinguished foundation. I did my best to take full advantage of this great opportunity. Above all, it certainly has been my great privilege to be a member of the SYLFF Fellowship family since 1998. In closing, I wish to thank Professor Yanagihara of Kyushu University and the staff of the Scholarship Division for their kind interest and assistance before, during, and after my visit to Japan.</span></p>
<p align="justify">
<p align="justify">* The SYLFF Newsletter, No 2, Şubat 2002, s. 5-6.</p>
<p align="justify"><span style="font-family: Verdana;">Erdem Denk received a SYLFF fellowship as a master’s student majoring in international relations at Ankara University, Turkey. At present, he is a Ph.D. candidate at Cardiff Law School, Cardiff University, where he is studying the utilization of international watercourses. In this article, he describes his experiences as the recipient of a Visit Japan Pro  gram award within the context of his academic career.</span></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
