<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnsan Hakları &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/insan-haklari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 02 Oct 2024 11:02:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>İnsan Hakları &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yeni Anayasa Tartışmaları – Dünya Devlete Dönerken</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2016/03/06/yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Mar 2016 20:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3563</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3560"  _slug="yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken" data-title="yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3560 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/f-2002a-poulantzas-new-york.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/Yeni-Anayasa-Tartismalari-\u2013-Dunya-Devlete-Donerken.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara&#8217;ya Cindy Sheehan Geldi&#8230;</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2007/03/07/ankaraya-cindy-sheehan-geldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2007 14:12:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3607</guid>

					<description><![CDATA[Malum, oğlu Irak işgali sırasında öldürüldükten sonra o ana kadar hiç kulak kabartmadığı savaş sonrası gösterilere katılmaya başlayan ve bugün de kendini ülke ülke gezip Irak işgali karşıtlığını anlatmaya ve...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum, oğlu Irak işgali sırasında öldürüldükten sonra o ana kadar hiç kulak kabartmadığı savaş sonrası gösterilere katılmaya başlayan ve bugün de kendini ülke ülke gezip Irak işgali karşıtlığını anlatmaya ve yaymaya adayan Cindy Sheehan şu aralar ülkemizde ve bu çerçevede Ankara’da da Mülkiyelilerle buluştu. Yüreği yaralı her anne gibi bundan sorumlu olanlara çattı. Bush’un ne kadar “kötü” biri olduğunu, dünyanın başına ne gelmişse Bush gibiler yüzünden geldiğini söyledi. Doğru söze ne denir ki… Oğlunun acısını hissederek paylaşmak lazım sadece.</p>
<p>ANCAK, Mülkiye’deki konuşmasında dikkat çeken bir tutum vardı ki mutlaka not edilmesi ve üstüne gidilmesi lazım. Irak Savaşı’na besbelli ki temel olarak “oğlunu kaybeden ve daha fazla Amerikan askerinin ölmesini istemeyen bir anne” olarak karşı.</p>
<p>Bu bakış açısına bir yere kadar “anlayış” da gösterilebilir. Zaten Irak işgali başta olmak üzere günümüzün birçok küresel sorununda muhalif sesler çıkaranlar da aslında çok heterojen bir grup.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-3608 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/4797_15_37_22.jpg" alt="" width="425" height="217" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/4797_15_37_22.jpg 425w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/4797_15_37_22-320x163.jpg 320w" sizes="(max-width: 425px) 100vw, 425px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>YALNIZ, Mülkiye’deki konuşmasında ülkesinin böyle ufak tefek arızalar dışında genelde dünyaya barış ve iyilik getirmeye çalışmış olduğunu, II. Dünya Savaşı’nda Almanya ve Japonya örneğinde olduğu gibi kötüleri yendiğini (sanırım özellikle de Nagazaki ve Hiroşima’da), Demokratlar’ın bunun için var olduğunu vs. söylemesi ziyadesiyle anlamlı. Ne konuşması boyunca, ne “askerlerimizi eve getirin” sloganında ne de ölen Amerikan askerlerinin postallarıyla yapılan muhalif gösteride Iraklıları merkeze hiç almayan, handiyse kendilerine layık görülen figüranlık/istatistik rolünü bile Iraklılara çok gören, varsa yoksa Demokratların oğullarının ölmesine sebep olan Bush’tan çok akıllı kişiler olduğunu söyleyen anti-Bush bir yaklaşımın kendisini <em>ilkesel olarak</em> işgal ve tahakküm karşıtı bir yerdeymiş gibi sunması (ya da öyle sunulması!) çok acı.</p>
<p>Ama daha da acısı, savaş karşıtlığının tüm (özellikle de işgal altındaki) masumların ölümüne karşı çıkmaktan ziyade (tamam, özne oldukları kadar kendileri de birer nesne olan) Amerikalı askerleri açıkça ön plana alan bir dinamiği olduğu kendisine hatırlatıldığına, sanki sorunun yanıtı buymuş gibi “yok, ben ölen her çocuk için ağlıyorum” demesi ve [kendi sıralamasıyla] bir kısmı kimi kötü işlere karışsa da orada tek dertleri hayatta kalmak olan Amerikan askerlerine de, öldürülen [tek dertleri Allah bilir ne olan] Iraklılara da üzüldüğünü belirterek bu soruyu soranları kalpsiz, vicdansız, kötü niyetli, müzmin muhalif konuma itmesidir. Ve çok daha da vahimi, böylece Mülkiyeli hazırunun “kalplerini ve gönüllerini fethetme”ye çalışmasıdır.</p>
<p>Efendim, kimse bir annenin acılı yüreğini hırpalamak istemez. Ama, acılı bir anne Irak’ta öldürülenleri konuşmasının bırakın merkezine kenarına bile yerleştirmezse, aynı işi daha zekice, daha insanî ve de “acısız” halledenlere oy toplama gayretkeşliğine açıkça girerse (maalesef ABD vatandaşı değiliz, Allah rızası için bir Yeşil Kart ayarlayan bulabilirsek, söz oyumuz Demokratlar’a!), defaatle dünyaya kurtarmış da olan “liberal Amerikan değerleri”nin tek kurtuluş yolu olduğunu alttan alta zerkeder ve olayı bir “aman Amerikan karşıtı olmayın” (tamam, pardon!) aldatmacasına indirgerse, tüm bunları çektiği evlat acısıyla ülke ülke dolaş(tırıl)an bir anne olarak söylediğine inanmakta zorlananlar ve/veya bu tavrın acılı bir anneye yakışmadığını söyleyenler bir kalemde (ve üzgünüm ama işgüzarca) “kalpsiz” durumuna düşürülürse, nerede durduğunu fark ettiğimizi ısrarla söylemek bir borçtur. <em>With due respect</em> yani!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3609 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1929_GOV_Impeach.jpg" alt="" width="350" height="266" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1929_GOV_Impeach.jpg 350w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1929_GOV_Impeach-320x243.jpg 320w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü, kendisini (ve daha da önemlisi bizim onu nasıl algıladığımızı) kodlarken bu noktaları atlamak belki Irak işgaline karşı söylem/koalisyon açısından pratik bir sorun yaratmaz ve duygusal olarak da rahatlatıcı olabilir. Ama ilkesel olarak çok ciddi bir hata yapmış, çıkış yolunu yanlış yerlerde/kişilerde aramış oluruz.</p>
<p>Çünkü, kendisine itiraz edenleri itmeye çalıştığı “yeminli Amerikan karşıtlığı”yla “yeminli tahakküm karşıtlığı” arasında çok ciddi bir fark vardır: Eşitlik, adalet, her türlü tahakküme ve talana karşı olma vb. ilkelere yaslanarak konuşanlar birbirlerinin pasaportlarına bakmaksızın dünya ahret dostturlar.</p>
<p>Çünkü, tahakküm sadece Bush gibi (onun deyimiyle şiddet/cinayet bağımlıları) eliyle yerleştirilmiyor. (Oy istediğiniz) daha zekilerin hakkını size yedirtmeyiz!</p>
<p>Çünkü, “oğlu savaşta öldürülen” her anne ve baba haklı olarak savaşa karşıdır AMA aslolan ölme veya öldürme sırası sana gelmeyecekse bile hatta bir şekilde ölümsüz (ya da cennetlik) olduğuna inanıyorsan bile savaşa karşı olmaktır.</p>
<p>Çünkü, sıra kendisine gelince konuşmaya başlayanlar tabii ki saygıdeğerdir, yeter ki o sıranın neden ve kimlerden oluştuğunu unutmasınlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* <em>Birikim Güncel</em>, 7 Mart 2007.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Hakları Mücadelesinde Hedef, Yöntem ve Dil Sorunu</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2005/09/04/insan-haklari-mucadelesinde-hedef-yontem-ve-dil-sorunu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Sep 2005 18:33:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3360</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye-AB ilişkilerinin, dahası AB’yle ilgili her haberin ve hatta AB kelimesinin kendisinin bile ziyadesiyle iç daraltıcı, fenalık getirici bir aşamaya ge(tiri)ldiği ortada. Buna rağmen, yani bu kötü duruma katkı sağlayacak...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">
<table width="89%">
<tbody>
<tr>
<td colspan="6" rowspan="5">Türkiye-AB ilişkilerinin, dahası AB’yle ilgili her haberin ve hatta AB kelimesinin kendisinin bile ziyadesiyle iç daraltıcı, fenalık getirici bir aşamaya ge(tiri)ldiği ortada. Buna rağmen, yani bu kötü duruma katkı sağlayacak bir yazı yazmanın vebâlini de göze alarak, birkaç noktaya dikkat çekmek niyetinde elinizdeki kısa yazı. Burada, önce AB ve Türkiye kazanlarının diplerine şöyle bir göz atılacak, sonra da bununla bağlantılı olarak Türkiye’de büyük ölçüde AB üzerinden yapılan insan hakları mücadelesinin dili ve yöntemi üzerine birkaç not düşülecektir.<a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Tencere, Bir Tencereye…</strong></p>
<p>1. AB’nin bir kazanımlar ve idealler diyarı olduğu kesin. Uzun süren zorlu mücadeleler sonucu en genelinden insan hakları başlığı altında toplanabilecek bir çok alanda/konuda ciddi kazanımlar Avrupa’da elde edildi ve evrensel değerler yani bütün insanlığın kimi idealleri uygulanma şansını (kimi zaman ağır aksak olsa da) burada buldu. Geleceğe yönelik olarak idealler belirleme ve bunların peşinde koşma açısından da aynı şeyler rahatlıkla söylenebilir. Gerçekleştirilmesi (henüz?) olanaklı olmayan kimi insanlık hayallerinin peşinden koşmayı olanaklı kılacak maddi imkanlar (lüks?) ve “boş zaman” da yine Avrupa’da var!</p>
<p>2. Ne var ki, AB içinde ciddi sorunlar da var ve bunlar öyle görmezden gelinebilecek nitelikte de değiller. Daha da önemlisi, kritik konularda öyle yapısal sorunlar var ki, öyle “kadı kızı” olmayla filan geçiştirilebilecek gibi değil. Azınlıkların durumunun umut verici olduğu ülke bulmak için ciddi envanter çalışması bir yana ziyadesiyle iyi niyetli olmak gerek. Göçmenlerin durumu ise -hele “post-11 Eylül Avrupası”nda- umut kırıcı, yürek parçalayıcı. Sosyal politikalar konusuna gelince, “sosyal” boyut öyle geri planda ki her şey sanki “tüketim çarkı”nı dönmesi aşkına! Aday ülkelerle yapılan müzakerelerde sosyal hakların neredeyse hiç gündeme gelmediği, geldiğinde de söz konusu olanın sosyal taraflar arası eşit görüşme yollarının açık tutulması olduğu görülmekte. Tam bir “ağır sıklet boks şampiyonuyla 48 kiloluğu salalım ringe, hakem de tarafsız olsun, bu iş tamam” mantığı.</p>
<p>3. Türkiye’ye gelince… İnsan haklarının geliştirilmesi ve yerleştirilmesi açısından öyle çok da mümbit bir arazinin mevcut olmadığı açık. Bu durumu sosyo-ekonomik nedenlerle açıklamak tabii ki en mantıklısı, tutarlısı. Yalnız, sosyo-ekonomik nedenler zamanla öyle kültürel komplikasyonlara yol açıyor ya da açmış ki halihazırdaki “bağnazlık”ın nedenlerini saptamak bir yana, insan hakları mücadelesine ket vuran bu verili durumun bir çözüme kavuşturulması kısa ve hatta orta vadede hayal gibi görünmekte.</p>
<p>4. Yalnız, unutulmamalı ki, ister doğal hukuka dayanılsın isterse daha “dünyevi” kaynaklara, insan haklarının temelini oluşturan varoluşsal temel değerlerin “evrenselliği” bir önkabuldür. Türkiye açısından bakıldığında örneğin, adalet, özgürlük vb. ve bunlardan türeyen/türetilen haklar (uygulama konusu bir kenara) bu toprakların <em>da</em> en az diğerleri kadar paylaştığı (ya da en az diğerleri kadar paylaşmadığı!) değerlerdir. Yani, hiçbir toplumun geçmişi, değerleri küçümsemeye gelmez. Tıpkı hamasete gelmeyeceği gibi! Her bir toplum, farklılıklarıyla evrensel değerlerin oluşumuna, geliştirilmesine, evrilmesine ve yerleştirilmesine öyle ya da böyle katkıda bulunmuştur. Nitelik daha doğrusu ifade ettiği önem itibariyle düşünüldüğünde, ne fazla, ne de az. Üstelik, felsefik anlamda yani insan aklıyla üretilen değerler tanım gereği coğrafyadan bağımsızdır. “İnsanlığın ortak malı”dır. Ezcümle, bu potansiyel, şükürler olsun ki, her yerde ve her an vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye’de İnsan Hakları Mücadelesi</strong></p>
<p>5. Tüm bu “zatenbilinenler”i kısaca özetlerken varılmak istenen nokta aslında şu: Türkiye’de genelde her konuda ama özellikle de insan hakları mücadelesinin yürütülmesinde kullanılan dil ve yöntemin, bu adı üstünde “zatenbilinenler”in pek bilinmediğini ya da rahatlıkla göz ardı edildiğini göstermesi ve bu durumun da vahim sonuçlara, sorunlara neden olması. Öyle ki, hemen aşağıda örneklendirileceği gibi, geldiğimiz şu noktada insan haklarının şu ya da bu dalının, türevinin topluma önce anlatılması sonra da mâledilmesi bir yana, insan haklarının “i”si bile tam bir toplumsal “nefret” kazanmış durumda. İnsanlarımız, insan haklarının adını bile duymak istemiyor ve dahası bu durumdan da en çok “insan hakları”nın kendisi zarar görüyor. İçinden geçmekte olduğumuz süreçte bu tür fırsatları hiç kaçırmayacaklar -her dönemde olduğu gibi- çıkacaktır, çıkmaktadır. Onlara ne kadar buğzedilse azdır. Ancak, bu çıkmazın gözden kaçan önemli sorumlularından birisi de insan hakları mücadelecileridir.</p>
<p>6. Şöyle ki, hem hedef saptamada hem de kullanılan dil ve yöntemde insan hakları mücadelesi adına ciddi hatalar yapılmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hedefte İsabet Sorunu</strong></p>
<p>7. Hedefte “isabet” sorunu var. Öncelikli konular ve daha doğrusu kimi öncelikli konular öylesine ön plana çıkartılıp önceleniyor ki, Türkiye’nin insan hakları konusunda yaşadığı tek sorunlar sanki onlarmış gibi bir hava çıkıyor ortaya. Bir de bu konular toplumsal olarak “hassas” konularsa, ki öyle, iş daha da karmaşıklaşıyor. Hemen belirtmeli ki, örneğin bir Kürt sorunu Türkiye’nin gerçekten de önemli ve öncelikli insan hakları sorunlarındandır. Çok etnili bir ulus-devlet içerisinde farklılıkların farklılıklarını yaşatmalarının önüne engel çıkarmamak ve hatta yerine göre bu farklılıkların yaşatılması için “pozitif” önlemler almak kaçınılmazdır, gereklidir, çünkü insanî olan budur. Yalnız, eğer söz konusu toplum, azınlığıyla-çoğunluğuyla, ama özellikle çoğunluk açısından daha başka ciddi/temel insan hakları sorunları yaşamaktaysa ve bu sorunlar neredeyse hiç gündeme gelmemekteyse, önce “insan hakları” söyleminden bir beklentisi olmayan çoğunluğun zamanla “insan hakları”na karşı bir tavır sergilemesi neredeyse kaçınılmazdır. Demek istenen bu doğru olandır, olması gerekendir vs. değil tabii ki. Ama, sosyolojik olarak durum budur ve bu “sosyolojik veri”yi dikkate almamak başını kuma gömmekten başka bir şey değildir ve en büyük zararı da (kumdaki başlar bir yana) insan hakları idealleri görmektedir. Gerçekten de, AB’nin ve insan hakları mücadelecilerinin yoksulluk, işsizlik, eğitim ve sağlık sorunları vb. konularda yeterli çalışmalar yapmıyor oluşları bir yana bu konulara gerekli asgari önem bile verilmemekte. Bu durumda ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: insan hakları, gayrimüslimlerin, azınlıkların, Kürtlerin ve Alevilerin sorunları çözmek içindir <em>ve sadece öyledir, bundan ibarettir</em>. Denebilir ki, bunlar öncelikli konulardır ve demokrasilerde önemli olan “doğal olarak” desteğe, yardıma ihtiyacı olanların dertlerini dert etmektir. Bu, kesinlikle doğru bir tespittir, ama eksiktir. İnsan hakları ihlallerinin sanıldığından/varsayıldığından çok daha yaygın ve geniş olduğu bir toplumda toplumun neredeyse her kesiminin paylaştığı insan hakları ihlalleri neredeyse hiç gündeme gelmezken sürekli “öncelikli” konulardan bahsedilmesi olsa olsa zamanla “itici” olur, ve şu anda yaşanmakta olan da budur. Kısacası, bu tip konuların fazla ön plana çık(arıl)ması keşke sosyolojik olarak yanlış olmakla kalsaydı. Bu tutum, ziyadesiyle zararlıdır da. Bugün örneğin “Kürt” kelimesi bile olumsuz çağrışımlar yapıyorsa bunda Kürtlerin çok fazla ön plana çıkartılmasının (ve mevcut sorunlara çözüm ararken etnik milliyetçiliğin mâzur görülmesinin) katkısı inkar edilemez. Üstelik, galiba -daha doğrusu maalesef- bu hatadan en büyük zararı da yine Kürtler görmektedir. Çatışma döneminde <em>bile</em> olmayan toplumsal gerginliğin tüm toplum için yaratacağı olumsuzluklar da cabası.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yöntemde Dirayet Sorunu</strong></p>
<p>8. Yöntemde “dirayet” sorunu var.</p>
<p>8a. İnsan haklarının geliştirilmesi gibi hassas ve bir o kadar da önemli bir konuda izlenen yöntem de hedefe ulaşma bakımından ciddi önem taşımaktadır. Ne var ki, gerekli özenin bu konuda da gösterilmediği ortadadır. Atılan tüm adımlar AB manivelası marifetiyle yapılmakta, basit bir “biz adam olmayız, adam ediliriz” mantığı sergilenmektedir (Karşı cephede ise hamasete dayalı basit bir Batı düşmanlığı yer almaktadır). Topluma üstten bakan, seçkinci ve Batı-merkezci bu tavrın kendisi belki bazılarınca bir ölçüde “mazur” daha doğrusu “hoş”görülebilir (pragmatizm?). Yalnız, sosyolojik manada bakıldığında bu tavrın hastalıklı olduğu, dahası ciddi zararları olduğu ortadadır ve bu nedenle de bu noktada tetikte olunmalı, bu hamasetçi-karşıtıyla-yaygın tutuma prim verilmemelidir. Şöyle ki, toplumsal hassasiyetleri dikkate almadan, durumu, alınması gereken önlemleri ve nedenlerini topluma anlatarak yani toplumu ikna ederek yapmamak en basitinden sosyoloji bilimine bigâne olmaktır. Toplumun korkularına oynayanlar muhakkak vardır ve dahası toplumun korkuları pekala temelsiz ve anlamsız da olabilir –ki halihazırda olan büyük ölçüde budur. Fakat, bunu aşmanın yolu suçlama, aşağılama, hor görme ve adam değil adam edilecek muamelesi yapma değil iknadır, anlatmadır, açıklamadır, dahası <em>gerekçelendirme</em>dir. Bunun zahmet isteyen, daha da önemlisi zaman alacak bu tavır olduğu açıktır. Ancak, yine sosyoloji bilimini şükranla anarak vurgulamak gerekirse, toplumsal dönüşümler ancak görece ağır yani sindirerek yapılırsa sağlam olur, tutar. Azgelişmiş ülke kolaycılığıyla yapılan üstten devrimlerin hem tutma şansı çok azdır hem de yaratacağı tepkilerle tam tersine etkiler doğmasına, daha da kötüsü adına hareket edildiği söylenen değerlerin de aşınmasına, yıpranmasına neden olurlar. Kısacası,  hedef insan haklarına cidden saygılı bir toplumsa, dilimize ve içimize yerleşmiş oryantilizmi (ve bittabi oksidentalizmi!) yenmek şarttır. Yaygın olarak dile gelen “bizim millet ancak dışarıdan zorlananınca adım atmıştır, bu Tanzimat’tan beri böyledir” söylemine karşı söylenecek şey aslında çok basittir: Başka türlüsünü hiç denemedik ki! Hep acelemiz vardı.<a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Daha iyi anlaşılması için illa Avrupa üzerinden bir örnekle açıklamak gerekiyorsa sloganımız şu olsun: Avrupa böyle istiyor değil Avrupa böyle yapıyor!</p>
<p>8b. İnsan hakları mücadelesinin yöntemi konusunda irdelenmesi gereken bir diğer nokta da yerel-evrensel “çelişkisi”dir. Demek istenen kısa ve öz: bir yanda yereli yok dahası değersiz sayan (yabancılaşma-oryantalizm), diğer yanda yereli abartan (hamaset) uçlar dışında pozisyon üretmemek ve bu pozisyonsuzluğun ikiz kardeşi olacak şekilde evrenseli (“Batı”yı) abartmak ve idealize etmekle (Batıcılık) evrenseli reddetmek (milliyetçilik) dışında seçenek tanımazlık. Tüm bu uç pozisyonların arasına dağlar, ovalar sığar belki ama buralarda at koşturana rastlamak nedense zor. Üstelik, buralarda at koşturma fikri de yadsınıyor, imkansız olarak niteleniyor. Sosyolojik tahlil hamaseti bozar, orası ortada ama insan hakları mücadelesinde bu kadar <em>toplum-free</em> (asosyal?) düşünmek mazur/makûl görülebilemez, görülmemeli.</p>
<p>8c. Nihayet, “8b.”da vurgulanan noktayla bağlantılı bir konu: geçmişle doğru hesaplaşma. Burada vurgulanmak istenenler de kısa ve öz: geçmişi abartmak ne kadar yanlışsa, geçmişi yermek ve tamamen reddetmek de bir o kadar yanlıştır. Her toplum için geçerli olduğu gibi içinde yaşamakta olduğumuz toplum da çok ciddi hatalar yapmıştır, yapmaktadır. İnsan-merkezli bakış açısının içine sindiremeyeceği gelişmelere bu topraklar da evsahipliği yapmıştır. Dünyanın diğer bölgeleriyle niceliksel farklılıklar bir yerden sonra anlamsızdır. Önemli olan hesaplaşmaktır, dersler çıkarmaktır. Bu ise, ancak çifte standartlara düşmeden, küçümsemeden, hor görmeden, günah keçisi ilan etmeden yapılacak bir şeydir. Diğer yandan, evrensel addedilebilecek değerlere bu topraklarda da katkıda bulunulmuştur. Niceliksel olarak az ya da çok, yine fark etmez. Burada da önemli olan bunları yeniden üretmektir, böbürlenmeden ama özendirerek yeni kuşaklara aktarmaktır, büyüterek/geliştirerek yaşatmaktır. Kısacası, geçmiş ne abartmaya gelir ne de küçümsemeye. Geçmiş, bir veridir; her şeyden önce sosyolojik bir veri. Nasıl ki sadece ismen zikredenin, övünenin ama ne sürdüren ne geliştiren ne de aktaranın geçmişi anmaya hakkı yoksa, suçlayan ve hor görenin de bugüne etki etme şansı yoktur. Keşke bu kadarla kalsa… Zararı da çoktur. Bilerek ya da bilmeyerek ekmeklere yağ sürer; ikna edilmesi, kazanılması gereken toplumu kendinden uzaklaştırır, savunulan kavramlara yabancılaştırır, düşmanlaştırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dilde Hitabet Sorunu</strong></p>
<p>9. Dilde “hitabet” sorunu var. Önceki birkaç paragrafta değinilenler zaten peşinen koydu ortaya söylenmek isteneni. İnsan hakları mücadelesinde kullanılan dil de ciddi sorunlar içermekte, ciddi sorunlara neden olmakta. Oryantalizmi yeniden üreten, hafızalara, belleklere kazıyan TV’deki spor programlarının bile yapılış tarzını etkileyen bir dil sorunu var ortada.<a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> “Biz adam olmayız” ve “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şeklindeki iki duraklı hat üzerinde gidip gelen bu uzun mesafe arasında durak olması gerektiğini daha doğrusu binlerce durak olduğunu düşünenlerin, aralardaki durakları gerektiğinde iğneyle kuyu kazarak ortaya çıkarma ve geliştirme çabası “lüks”, “ütopyacılık” ya da “idealizm” midir? Dilin kullanımında bu kadar hoyrat, bu kadar vurdumduymaz davranmak hak mıdır? Dilin yaşantımıza, dünyayı algılamamıza, dünyayı dönüştürme çabamıza etkisi -hele bu dünyadan Wittengstein, Derrida gibi adamlar geçtikten sonra-  gözden kaçırılmamalıdır (“Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya yaratılamaz!”<a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>). İnsan hakları mücadelesi yapanların öncelikli sorumluluklarından birisi de iyi bir dil, “jargon” oluşturmak ve insan haklarını insan hakları ihlali oluşturmayacak şekilde tanımlamanın, açıklamanın ve anlatmanın yolunu bulmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ezcümle</strong></p>
<p>10. İnsan hakları mücadelesinin bu “yapısal” sorunlarının yine insan haklarının yerleştirilmesi hedefi/ideali açısından yarattığı sıkıntıları kısaca toparlamak gerekirse şu sonuçlara ulaşılabilir:</p>
<p>11. En başta, insan hakları topluma mâl edilememektedir. İnsan hakları gibi tüm toplumu ilgilendiren, tüm toplumun desteğini ve ilgisini kazanmayı gerektiren bir alanda insandan ve toplumdan bu kadar uzak düşülmesi kaygı vericidir, dahası tehlikelidir. Tüm bu durumun sorumluluğunu insana ve topluma atmak da en hafif deyimiyle sorumsuzluktur; kendi sorumluluklarını unutmak, yapılan hataları görmezden gelmektir. Mevcut tutumlar ve gidişat ciddi tehlikeler içermektedir çünkü en başta bu süreçte asıl zarar gören insan hakları ideallerinin kendisi olmuştur. Gerçekten de, özellikle insan hakları ideallerinden zaten pek hoşlanmayanlar bu süreci kötüye kullanma fırsatını kaçırmamakta ve toplumun büyük kesimini insan haklarından soğutmaktadırlar.</p>
<p>12. Dahası, insan hakları mücadelesinde seçilen yöntem yüzünden insan hakları ve bununla bağlantılı olarak gündeme gelen diğer sorunlarda toplumsal bir gerilim ve antipati uyanmıştır. Türkiye’de gelişmekte olan anti-Kürt eğilimlerin, 1990’larda çatışmaların en yoğun olduğu dönemlerde bile görülmeyen Türk-Kürt geriliminin ortaya çıkmasında insan hakları mücadelecilerinin hiç payı olmadığını söylemek zordur. Benzer sorunlara, zorunlu din dersleri, Alevilerin durumu vb. konularda da rastlanmaktadır.</p>
<p>13. Nihayet, ülkemizde insan hakları mücadelesinin ancak böyle yani dış manivela üzerinden/marifetiyle yapılabileceği anlayışı pekala Türkiye’ye demokratik kurallar getirebilir. Ama demokrasiyi getireceği ziyadesiyle şüphelidir. Ve bu öyle “bu bir kültür meselesi” diyerek sadece toplumun üzerine atılabilecek bir “kabahat” de değildir. Evet, demokrasi bu bir kültür meselesidir ama bu herkesten önce “kanaat önderleri” için geçerlidir. İnsan hakları mücadelesinde seçilen hedef ve kullanılan yöntem ve dil konusu mutlaka gözden geçirilmelidir. Toplum aşkına değilse de ideallerimiz aşkına!</p>
<p>14. Demokratik kurallar değil, demokrasi!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tüm yazı için bir ön not: bu deneme, çok faydalı olmasına rağmen unutulan iğne-çuvaldız benzetmesini hatırlatmak amacıyla kaleme alındı. Toplumun çok suçu olduğu kesin ama… Ya da, masum değiliz, hiçbirimiz!</p>
<p><a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bir minibüs yazısı: Aman şoför bey yavaş git, acelem var!</p>
<p><a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bir spor programında tribünlerde çok telefonu çalınması bizim milletin cep telefonu merakına bağlanmış, önüne gelen telefon alırsa denmişti. Aynı kanalın haberlerinde ise olumsuz yargıyla beslenen şöyle bir istatistik vardı: Avrupa’da kişi başına en az cep telefonu Türkiye’de!</p>
<p><a href="https://erdemdenk.com.tr//insanhaklari.htm#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ingebor Bachmann, “Otuzuncu Yaş”, OTUZUNCU YAŞ (Yapı Kredi, 2004) s. 123.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>* Düşünen Siyaset</em>, Sayı 21, s. 349-356</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yardım Etmek</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2005/01/30/yardim-etmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Jan 2005 14:04:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3602</guid>

					<description><![CDATA[Yardım ettim, yardım ettiniz, yardım ettiler. Sadece bir kısa mesajla tam 5 milyon diyordu televizyondaki ses. Aynı dilekler sokaktaki panoda da karşımızda zaten. Yanına bir de felaket fotoğrafı. İnsanı can...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yardım ettim, yardım ettiniz, yardım ettiler.</p>
<p>Sadece bir kısa mesajla tam 5 milyon diyordu televizyondaki ses. Aynı dilekler sokaktaki panoda da karşımızda zaten. Yanına bir de felaket fotoğrafı. İnsanı can evinin en kuytu yerlerinden vuracak cinsten. Dayanamadım, hemen attım bir kısa mesaj. Bir tane de eşimin telefonundan. Duyarlı insanlarız biz. En azından öyle olmaya çalışıyoruz. Böyle bir iddiamız var yani. Modern bir birey olarak cep telefonumuz da var nasıl olsa (Çok şükür, bunu bulamayanlar da var). Hem şu küreselleşen dünyada yardımlarımızın “kapsama alanı” artık ülke sınırlarını çok çok aştı. Aşmalıydı, iyi oldu. Uluslararası dayanışmak, diğer insanların acılarını da paylaşmak gerek. İnsanın en yüce faziletlerinden olan diğerkamlık da bunu önerir/gerektirir. Bunun şakası yok zaten. Milliyetçi kör bakış açısını yenmenin ve insanlık ortak paydasını güçlendirmenin belki de en meşru yolu uluslararası dayanışma. Özellikle de böylesi olağanüstü doğal felaket anlarında.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3605 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-640x376.jpg" alt="" width="640" height="376" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-640x376.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-320x188.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler-600x352.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/depremler.jpg 695w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peki birer “modern (ve de postmodern) birey” olarak yardım ederken (sadece) böylesi duygulardan mı hareket ediyoruz? Daha doğrusu, modern birey yardım etmeye çağrılırken temel/tek saik zor durumda olanlara yardım edilmesi mi? Ve bu “yardım” ne anlama geliyor? Daha derinlerde (de) bir şeyler varmola? Örneğin, “modern bir birey olarak böylesi dönemlerde yapman gereken <em>tek şey</em> yardım etmektir” anlayışı da kafamıza çakılmıyor mu çaktırmadan. Görevimi yaptım, üzerime düşen de zaten (maalesef?) buydu. Yardım ettim, rahatım artık. (“Modern”) yaşantıma devam edivereyim. Hem onlar da biraz daha çalışkan olsalardı, kafalarını kullansalardı canım. Bak ben çalıştım, alnımın teriyle kazandım ve gerektiğinde her vicdanlı insan gibi yardım da ediyorum. Onlar da kafalarını kullansalardı. Elleri ayakları tutuyor (benim her bir şeyim tam Allah’a şükür).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3604 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-640x356.jpg" alt="" width="640" height="356" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-640x356.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-768x427.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-320x178.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406-600x334.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/YRGBv2oPPfleYv8a-637165846363364406.jpg 797w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nedir yardım etmek sahi. Özellikle doğal afet durumlarında evvelemirde “palyatif” önlemler almak kaçınılmaz olduğuna göre çok önemli bir dayanışma yolu olduğu kesin. Peki, hem böylesi zamanların bir daha tekrarlanmaması (afetin değil tabii ki, etkilerinin) açısından hem de genel olarak açlık ve yoksulluk, sağlık ve eğitim söz konusu olduğunda “palyatif” önlemler ne anlama gelir? Bahse konu sorunun giderilmesi (geçiştirilmesi, ötelenmesi ya da uzak tutulması değil!) açısından ne gibi işlevleri vardır? Daha doğrusu geçiştirme, öteleme, uzak tutma vb. dışında bir işlevi var mıdır Allah aşkına? Öteki için yapılan tek şeyin “yardım etmek” olması, daha da önemlisi yapılabilecek tek şeyin “yardım” olduğunun kabul edilmesi/varsayılması bir bilinç körlenmesi değil de nedir? İlk bakışta “neme lazımcılık” anlayışına prim vermiyor gibi görünüyor belki ama mevcut pratiklerimiz göz önüne alındığında “benden uzak dursun” bakışı çok mu uzağında “yüce gönüllü” yardımlarımızın? Ya merhamet duygumuza ne demeli?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yoksa “yardım etmek” bir şükretme şekli olarak mı toplumca içselleştirilmiştir, sosyalleşmiştir? Bir oto-tatmin midir? Sakın “yardıma muhtaç olan”ı gönendirme yolu olmaktan ziyade bir çeşit onu küçük görme yolu olmasın? Sen ancak yardım etmeye değersin, yardım edilmeye muhtaçsın. Mevcut düzen yarattığı yardım edilmeye muhtaç yığınlara her geçen gün yenisini eklerken üzerine düşünülmesi gereken tek şey nasıl ve ne kadar yardım edilmesi gerektiği midir? Görevini yapmış olmanın (hem Tsunami bölgesine “yardım amaçlı” turistik ziyaretler de başladı) iç rahatlığıyla uyumak gerçekten ne kadar huzur verici olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3603 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/s-0f378a5b48f8d17e347fb4fe0e09e85af993d737.jpg" alt="" width="600" height="342" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/s-0f378a5b48f8d17e347fb4fe0e09e85af993d737.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/s-0f378a5b48f8d17e347fb4fe0e09e85af993d737-320x182.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 600px) 100vw, 600px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın kendisini (bilinç + bilinçaltı), yaşam tarzını, evet dediklerini, ikrarcı olduklarını sorgulamaktan bu kadar uzak durması varoluşundan kaynaklanan bir program hatası mı yoksa hep yanlış seçeneklere mi tıkladık? Sorgulamaktan hem de gönüllü olarak köşe bucak kaçmaya aklı yeten “ben”in düzene ayak uydurmaya bu kadar teşne olması kimin suçu? Peki bu durumda yardıma muhtaç olan kim? Lütfen kendini yardıma muhtaç hissetmeyenimiz atsın ilk kısa mesajı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yardım etmeliyim, yardım etmelisiniz, yardım etmeliler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Radikal İki</em>, 30 Ocak 2005.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Hakları Açısından Türkiye</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2004/12/01/insan-haklari-acisindan-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2004 09:52:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4410</guid>

					<description><![CDATA[Teşekkür ederim sayın başkan. Hepsi birbirinden değerli ve insan hakları konusuna yıllarını vermiş konuşmacıların söyledikleri üzerinde bir şeyler söylemekten ziyade izninizle sizi de fazla tutmadan hem Türkiye, hem AB cephesinden...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Teşekkür ederim sayın başkan.</p>
<p>Hepsi birbirinden değerli ve insan hakları konusuna yıllarını vermiş konuşmacıların söyledikleri üzerinde bir şeyler söylemekten ziyade izninizle sizi de fazla tutmadan hem Türkiye, hem AB cephesinden birkaç genel noktaya değinmek istiyorum. Bunu yaparken de insan haklarının kendisinden çok AB sürecinde AB ve Türkiye cephesinde yaygın olarak karşılaştığımız kimi davranış/söyleyiş kalıplarına ve bunların Türkiye’de insan haklarının yerleştirilmesine olumlu/olumsuz etkilerine dikkat çekmeye çalışacağım.</p>
<p>Birincisi AB açısından hem artılar hem de eksiler var ortada. İnsan hakları mücadelesi açısından baktığımızda AB’nin ciddi kazanımların olduğu ve hayata geçirildiği bir yer olduğu ortada.  Ancak, aynı zamanda günümüzde bile çok ciddi sorunların da yaşandığı bir yer. Bunu sadece 11 Eylül sonrası yaşanan olaylar ile ilgili olarak söylemiyorum; ondan bağımsız olarak örneğin sosyal politikalar açısından AB içerisinde ciddi tartışmaların ve daha da önemlisi eksikliklerin olduğunu biliyoruz. Azınlıkların durumu da bir diğer konu. Tabii ki kötü örnek, örnek olmaz yani böyle sorunlar ülkemizde insan hakları mücadelesini yavaşlatmak vb. tutumlar için gerekçe olmaz, olamaz; ama böyle bir durum tespiti de kaçınılmazdır. Bunu şunun için söylüyorum: insan hakları mücadelesi bir süreç ve diğer konuşmacıların da bahsettiği gibi toplum içinde insan hakları karşıtları olması belki de olağan/normal. Önemli olan, zorlukların farkında olarak ama kararlı/idealist bir şekilde bu yönde adımlar atmak. AB ülkelerine gelince, yapılan tam olarak bu mudur yani AB ülkeleri hem kendi ülkelerinde hem de özellikle aday ülkelerde insan haklarının ileriye götürülmesi konusunda iyi niyetle davranmakta mıdırlar, öyle zamanlar oluyor ki kuşku duymamak elde değil.</p>
<p>Şimdi AB’nin Türkiye ile ilgili pozisyonunda ise, gördüğümüz kadarıyla AB son dönemlerde şöyle bir ikilem içerisinde. Türkiye’nin AB’ye üye olmasını isteyen aslında AB’nin aklı ve bunun dayanağı da Türkiye’nin “jeo-stratejik önemi”! Bunun insan hakları bakış açısından kabul edilebilmesi olanaklı değil. Kapsayıcılıktan, ortak değerler etrafında buluşmaktan ziyade “stratejik” (yani epey gayri-insanî!) gerekçelerle Türkiye’yi kabule yanaşmak (katlanmak?) insan-merkezli düşünüş açısından ziyadesiyle üzüntü/kaygı verici. Zaten bu bakışın altında galiba AB’nin Türkiye’nin üye olmasını istemeyen kalbi yatıyor. Türkiye’nin aslında “öteki” olarak görülmesi (ki, Türkiye’de de topyekûn Avrupa “öteki”dir) yatıyor. Açıkça ortada ki, Avrupa hala “biz kimiz” sorusunun yanıtını veremiyor ama bu “bilmemek”ten ziyade “söyleyememek”le alakalı. Tabii burada genelleme yanlış. İnsan hakları çerçevesinde düşünerek Türkiye’nin üye olmasını isteyen bir kesim de var AB içinde, ki bu olması gereken. Bunda insani bir yön var, yani gerçekten insanlık değerleri etrafında birleşmeyi düşünmek, buna kendini hazırlama iradesini ortaya koymak vs. Yalnız bu grup hem görece az hem de sesi istisnalar hariç genelde az çıkıyor.</p>
<p>Türkiye’ye karşı olumsuz bakışı maalesef dışarıdan besleyen, (yeniden üreten) gelişmeler de var. İnsan hakları mücadelesi adına bir şeyler söylemeye çalışan insanların sanki olaylara daha farklı bakması ve bunları aşmaya çalışması gerekiyor. Mesela burada medyaya önemli görev düşüyor. Medya, Türkiye’nin imajını kötü anlamda yeniden üreten, sadece olumsuzlukları ve daha da önemlisi farklılıkları ön plana çıkaran, vurgulayan bir tutum (dile ve yöntem) yerine amaç ortaklık ise/olduğuna göre ortak noktaları <em>da</em> vurgulayan, muhatabına üsten bakmayan, aynı hataları geçmişte ve hatta günümüzde kendisinin de yaptığını unutmayan bir tutum almalı (geçmişiyle hesaplaşmayan sağlam bir gelecek kuramaz, ki bu da ayrı bir mesele). Çünkü bu, daha dürüstçe (daha “Avrupalı”!) olacaktır. Kısacası, Türkiye gerçekten hatalarını kabul etmeye hazır olmalı ama Avrupa da “biz de benzer hataları yaptık/yapıyoruz ve bunların tekrarlanmaması için kimi önlemler almaya şu gibi düzenlemeler yapmaya gerek var, hep beraber bir şeyler yapmaya çalışalım” gibi bir dil benimsemek yerine buyurucu, adam edici (medenileştirici?) pozisyonuna düşmemeye dikkat etmeli. Kaldı ki, AB sürecinin sadece belli “öncelikli” konulara sıkışması ama nedense “öncelikli olmayan” olarak gördüğü sosyal politikalar, yoksulluk, işsizlik, eğitim, sağlık gibi geniş kitleleri ilgilendiren son derece önemli konuların neredeyse hiç gündeme gelmemesi hatta önemsenmemesi ya da bunların dar çerçevede ele alınması da ciddi sorunlar/gerginlikler yaratıyor. İlgiler bu konulara da eğilmeli, bu konularda da bir şeyler söylemeli.. Yani üstten bakmak yerine işbirliğinin, karşılıklı anlayışın geliştirilmesi, bizim işimizi çok kolaylaştıracaktır. Çünkü Türkiye toplumunun geniş kitlelerine çok daha rahat ulaşılacaktır. Daha da önemlisi, “insan hakları” kaybettirilen toplumsal sempatisini ancak böyle kazanabilecektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4486 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2004/12/bio-ethics.jpg" alt="" width="500" height="375" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2004/12/bio-ethics.jpg 500w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2004/12/bio-ethics-320x240.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p>Türkiye’yle ilgiliyse değinmek istediğim iki nokta var: birincisi biz geçmişte gerçekten çok ciddi hatalar yaptık; hatta yapmaktayız da… Geçen 12 yaşında bir çocuk terörist diye öldürüldü. Haklı olarak etle tırnak gibiyiz dediğimiz kimi kesimlerimize, genel olarak da farklılıklarımıza pek kardeşçe davranmadık. Ve, tabii işkence sorunu var vs. Bu tür ciddi ve toplumumuzu içten kemiren (hatta bölücü!) hatalarımızla yüzleşmek zorundayız. Geçmişe, bize dair güzelliklerle övünmek yetmiyor, hatta aslolan bu tür övünmeler değil, güzellikleri yaşatmak, bu yolda çaba sarf etmek. Yani, söylemde kalmamak gerekiyor; en önemlisi de hesaplaşmak… Sorunları halının altına süpürmekle sadece kendimizi kandırıyoruz.</p>
<p>Bununla da bağlantılı olarak benim asıl söylemek istediğim temel şey de şu: biz insan hakları konusunu bir şekilde AB üzerinden tartışmayı bırakmak zorundayız. Çaba sarf etmeliyiz. Fakat insan hakları başlı başına farklı bir şey. Biliyorsunuz, idam cezasını bile AB istiyor diye kaldırdık. İdam cezası neden iyi ya da kötü diye tartışmadık. Aslında hiçbir sorunu böyle tartışmadık. Bunun acelemiz olmasıyla da ilgisi yok; bu biraz toplumun her kesiminin bir şekilde benimsediği üstten devrimci alışkanlığımızdan ve bunun da altında yatan kompleksli elitist bakışımızdan kaynaklanıyor. Oysa, insan haklarının toplum için toplumla birlikte geliştirilmesi, tartışarak yani belki ağır ama sağlam adımlarla ilerletilmesi gerekiyor. Bu, bizim geleceğimiz açısından, gelişmemiz açısından çok önemli.. Çünkü biz her sorunu AB üzerinden, AB böyle istiyor diyerek çözmeye kalktığımız sürece ancak ve ancak demokratik kurallara kavuşuruz ama hiçbir zaman demokrasiye kavuşamayız. Önemli olan, bu tür konularda toplumsal tartışma, uzlaşma ve içselleştirmedir. Bir taraf “bu millet ancak böyle adam olur” der, diğer tarafsa “insan hakları” kavramına bile alerji duyarsa geniş kitleler, yani insan hakları mücadelesinin hem öznesi hem de nesnesi olan toplumumuz zor ikna edilir duruma gelmek bir yana konuya yabancılaştırılır. Olmakta olan da bu değil mi zaten? İnsan hakları kavramı bile birçok insan için itici, kötü çağrışımları olur bir hale geldi, daha doğrusu getirildi. Dahası, mevcut insan hakları mücadelesi anlayışı çoğu durumda haklarını savunduğunu iddia ettiği gruplara zarar verdi; kuşkusuz bu çarpıklığa neden olan toplumsal “hasletlerimiz”i göz ardı etmemek lazım ama aktif insan hakları mücadelecilerinin dil ve yöntem konusundaki yanlış tutumları da göz ardı edilecek gibi değil.</p>
<p>Bu çerçevede son olarak dikkat çekmek istediğim bir şey var: hem Batı’da hem de bizim gibi ülkelerde çok duyulan bir söylemdir, temel insan hakları söz konusu olduğunda bunların beli bir bölgenin, kültürün, medeniyetin (“Batı”) ürünü olduğu ima ve iddia edilir. Bu, en başında insanın kendisine hakaret etmesidir. İşkenceye karşı çıkmayı, yaşam hakkını savunmayı, adaleti vb. her yerde olduğu gibi bu topraklarda da bulabilirsiniz; solcusu, sağcısı hiç fark etmez. Ayrıca, bunları “Batı değeri” olarak etiketlemek biraz “abartma/iltifat” (Batıcı) olacaktır ki ortada böyle ideal bir Batı’nın bulunmadığını söylemeye gerek bile yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bundan sonraki insan hakları mücadelesinde toplumu daha fazla işin içine katan bir yöntem benimsenmesinin, hem AB için, hem bizim için daha faydalı olacağını düşünüyorum.</p>
<p>Teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* &#8220;İnsan Hakları Açısından Türkiye&#8221;, <em>Bursa Belediyesi Uluslararası İnsan Hakları Sempozyumu</em>, 11-12 Aralık 2004, Bursa (müzakereci).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
