<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hukuk &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/hukuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 06 Mar 2026 18:19:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Hukuk &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmkânsız Savaşlardan İnsansız Savaşlara</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/03/06/imkansiz-savaslardan-insansiz-savaslara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2026 17:28:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4758</guid>

					<description><![CDATA[Savaş çoğu zaman ideoloji, güvenlik veya siyaset üzerinden açıklanmakta. Oysa daha temel bir düzeyde savaşın arkasında &#8220;basit&#8221; bir hesap yatıyor: Risk-kazanç dengesi. Bir grup, toplum ya da devlet savaşırken ne...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Savaş çoğu zaman ideoloji, güvenlik veya siyaset üzerinden açıklanmakta. Oysa daha temel bir düzeyde savaşın arkasında &#8220;basit&#8221; bir hesap yatıyor: Risk-kazanç dengesi. Bir grup, toplum ya da devlet savaşırken ne kadar kayıp vereceğini ve buna karşılık ne elde edeceğini tartar. İnsanlık tarihine bu açıdan bakıldığında dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkıyor. <strong data-start="1002" data-end="1111">Yaygın kanının aksine, insanlık tarihi &#8220;ilkel/barbar&#8221; şiddetten medenîyete/barışa doğru ilerleyen bir hikâye değildir.</strong> Savaş, ganimet arttıkça ve insani risk azaldıkça daha olası ve daha yaygın hale gelmiştir. Hatta <strong data-start="655" data-end="722">savaşın medeniyetin bir ürünü olduğu</strong>nu söylemek bile mümkündür. Başka bir ifadeyle, savaşın tarihi büyük ölçüde risk ile ganimet arasındaki dengenin tarihidir.</p>
<p>Bu ilişkinin nasıl ortaya çıktığını görmek için insanlık tarihinin erken dönemlerine bakmak yeterlidir. Üst Paleolitik çağda savaşın ganimeti yoktu ama son derece yüksek <strong>insani risk</strong> içeriyordu. Beden bedene yakın temas halinde yürütülen çatışmalarda savaşan tarafların hayatta kalma ihtimali yüzde ellinin altındaydı. Buna karşılık elde edilebilecek <strong>ganimet ya da maddi kazanç neredeyse yoktu</strong>. Bunun temel nedeni, avcı-toplayıcılarda <strong>birikim ve depolama imkânlarının bulunmamasıydı</strong>. İnsanlar ihtiyaçları kadar avlayıp topluyor, fazlasını biriktirmiyorlardı. Dolayısıyla beden bedene organize çatışma riskini almalarının maddi temeli yoktu.</p>
<p>Dahası dünya nüfusu son derece düşüktü ve insan toplulukları geniş coğrafyalara dağılmış halde yaşıyordu. Belirli alanlarda yoğunlaşma sınırlıydı. Bu nedenle gruplar çoğu zaman birbirlerinin yaşam alanlarıyla karşılaşmıyor, kaynak rekabeti nadiren ortaya çıkıyordu. Daha düşük riskle avlanıp toplayarak doyabilmek mümkün olduğu için başka bir grubun üzerine giderek hayatı tehlikeye atmanın rasyonel bir nedeni de bulunmuyordu. Öyle ki, aynı kaynağa yönelme gibi istisnai durumlarda yer değiştirme ya da sembolik çatışma yöntemlerine başvurmak çok daha rasyonel idi. Örneğin bazı ilksel yerleşik kabilelerde görülen çatışmalarda bir “savaşan”ın elinin çizilmesi, yani <strong data-start="443" data-end="457">kan akması</strong>, savaşın karşı taraf lehine sona ermesi için yeterli olabiliyordu. Ne de olsa her grup için her bir bireyin yaşamsal önemi vardı ve aksi tahayyül dahi edilemiyordu. Zaten çoğu böylesi kabilede &#8220;savaş&#8221; kelimesinin bile bulunmadığı bilinmekte. Kısacası, söz konusu koşullarda savaşma amaçlı alet de icat edilmediği için, savaş pratikte imkansızdı.</p>
<p>Zaman içinde imkan yokluğu ile imkansızlığın karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu denge değişmeye başladı. Tarımın ortaya çıkması, yerleşik hayat, nüfus artışı ve özellikle <strong>birikim yapılabilen maddi servetin oluşması</strong>, ganimet ihtimalini ortaya çıkardı ve hatta kısa sürede büyüttü. Artık ele geçirilebilecek topraklar, depolanmış ürünler, hayvanlar ve daha sonra madenler, şehirler ve ticaret yolları olacaktı. Böylece savaş giderek daha fazla <strong>ekonomik ve siyasi kazanç üretme aracı</strong> haline geldi. Bu nedenle sırf savaşmak için gittikçe artan sayıda ve çeşitte aletler icat edildi ve <strong data-start="1353" data-end="1414">bu artan imkânlara koşut olarak savaş ihtimali de büyüdü.</strong> Ganimet artarken riskin azalması, savaşı olağan bir olgu ve hatta bir siyaset yapma aracı haline getirdi.</p>
<p>Günümüzde ise teknoloji bu risk–kazanç dengesini bir kez daha hem de çok radikal biçimde dönüştürüyor. Özellikle gelişmiş askeri teknolojiye sahip devletler açısından insansız sistemler, hassas güdümlü silahlar ve uzaktan yürütülen operasyonlar sayesinde <strong>insani risk çok büyük ölçüde azalmaktadır</strong>. Drone’lar ve silahlı insansız hava araçları sayesinde bir taraf, savaş alanında fiziksel olarak bulunmadan öldürme kapasitesine sahip hale gelmiştir. Bir başka ifadeyle, minimum kayıp ve zararla maksimum zarar verme ve ganimet elde etme ihtimali arttıkça savaş isteği de artmaktadır.</p>
<p>Bu durum savaşın tarihsel karakterinde önemli bir kırılma yaratmaktadır. Çünkü savaşın en temel caydırıcı unsurlarından biri olan <strong>kendi kayıplarından duyulan korku</strong> giderek zayıflamakta. Bir aktör için insani maliyetin çok düşmesi ve potansiyel kazancın da maddi ve stratejik maliyetleri karşılayabilecek düzeyde olması nedeniyle savaşma iştahının daha da arttığı ve pervasızlaştığı görülmekte zaten.</p>
<p>Bu dönüşüm uluslararası hukuk açısından da önemli sonuçlar doğurmakta. Modern uluslararası hukuk düzeni büyük ölçüde devletlerin güç kullanmasını sınırlamak amacıyla kurulmuştu. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel mantığı, savaşın siyasal ve hukuksal maliyetini yüksek tutarak devletleri güç kullanmaktan caydırmaktı. Ancak teknolojik gelişmeler savaşın insani maliyetini düşürdükçe bu caydırıcı mekanizmanın etkisi de zayıflamakta.</p>
<p>Bugün bu süreçte yeni bir aşamaya doğru ilerliyoruz. Yapay zekâ destekli otonom silah sistemleri, öldürme kararının giderek daha fazla ölçüde insan dışı sistemlere bırakılmasının kapısını aralamakta. Bu nedenle uluslararası hukukta giderek daha sık dile getirilen bir ilke ortaya çıktı: <strong>Ölümcül güç kullanımında anlamlı insan kontrolünün korunması</strong>.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca savaş teknolojileri sürekli değişti. Taş devrinin yüksek riskli ve düşük kazançlı çatışmalarından tarım toplumlarının ganimet savaşlarına, sanayi çağının kitlesel savaşlarından nükleer çağın karşılıklı imha dengesine kadar her yeni teknoloji savaşın doğasını yeniden şekillendirdi. Bugün ise insansız ve giderek otonom hale gelen sistemler, savaşın risk–kazanç dengesini yeniden, daha doğrusu hiç olmadığı kadar radikal bir şekilde tanımlamakta. Başka bir ifadeyle teknoloji savaşın ahlakını değil, risk-ganimet dengesini değiştirmektedir.</p>
<p>Karşı karşıya olduğumuz temel soru şu: <strong>İnsan kaybı riski tümüyle ortadan kalktığında, savaşın hukuki ve ahlaki sınırları nasıl korunacak?</strong> Bu soru yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, insanlığın geleceği açısından da giderek daha merkezi hale gelmekte.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu yazıya atıf için:</strong> Erdem Denk, &#8220;<strong>İmkânsız Savaşlardan İnsansız Savaşlara</strong>&#8220;, www.erdemdenk.com.tr, <strong>6 Mart 2026</strong>,</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya’nın Pan-Krizi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/02/08/dunyanin-pan-krizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2026 15:49:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[erdem denk]]></category>
		<category><![CDATA[insanlıktarihi]]></category>
		<category><![CDATA[pankriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4754</guid>

					<description><![CDATA[Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit bir “teorik/disipliner/bilimsel” kriz de değil. Bizatihi siyaset ve gündelik hayat kriz içerisinde. Artık neredeyse hiçbir şey, bahse konu alanın uzmanları tarafından neden-sonuçları itibariyle anlaşılıp analiz edilemediği gibi, farklı alanlardan uzmanlar da olan bitene dair bilimsel tespit ya da bilimsel kestirimlerde bulunamıyor. Çünkü neredeyse hiçbir şey, eskisi gibi değil…</p>
<p>Bu kısa yazıda, bu durumun sebebinin bir “Pan-Kriz” yaşamamızdan kaynaklandığı ileri sürülecek. Küresel ölçekte birçok farklı düzey ve düzlemde öyle krizler yaşamaktayız ki, bir bütün olarak insanlık kimisini birkaç kez tecrübe etmiş olsa da toplamda böylesi hemen her alanı kapsayan bir krizle ilk kez karşı karşıya neredeyse.</p>
<p>En kolay olandan başlamak ve “günümüzde olmakta olan”a bakmak gerekirse, en genel anlamıyla, kabaca 500 yıl önce mayalanmaya başlayan, 19-20. yüzyıl dönemecinde kurumsallaşan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında nihai şeklini alan Avrupa/Batı-merkezci modern(ist) dünya sistemi değişmekte. Kısaca “modern(ist) uzlaşının çökmesi” olarak adlandırılabilecek şekilde, bir yandan endüstriyel kapitalist üretim tarzı ve buna bağlı üretim ve bölüşüm sistemleri değişirken siyasette de temsil krizi gittikçe büyüyor. Popülizm kavramıyla açıklanamayacak ölçüde radikal güç ve seçmen kaymaları yaşanıyor. En son Libya, Ukrayna, Suriye ve İsrail krizleriyle görüldüğü gibi, hem Soğuk Savaş’a dayalı “alan paylaşım”ı dönüşüyor hem de “yorgun” merkezlerin yerini Çin gibi “yükselen güçler”in alma olasılığının şekillendirdiği “köşe kapmaca” rekabeti gittikçe artıyor. Bir yandan dijital neo-liberal üretimin merkez üssü ve aksı değişirken, pandemide enfekte olan “küresel tedarik zincirleri”ni tüm küresel ticaret sistemini ve yollarını çeşitlendirerek “iyileştirme”ye yönelik çabalar derinleşiyor. Dönüşen jeopolitik güç dengeleriyle gelişen siber teknolojinin de etkisiyle dünya askeri güvenlik mimarisi değiştiği gibi, küresel güç mücadelesini on yıllarca öngörülebilir kılan/tutan ideolojik temelin yerini de gündelik türbülanslara ve hatta saf değişikliklerine epey açık düz pragmatizm alıyor. Tüm dünyayı etkileyen iklim, çevre vb. krizlerin de etkisiyle ulusal ve hatta küresel demografi değişirken, mevcut aidiyet rejimleri de (yeniden) kurucu bir tartışmanın konusu oluyor. Dinlerin tahtına göz diken “aydınlanma” çağının bilimsel bilme biçimini sorgulayan ezoterizmyükseledursun, muarız oldukları kadar simbiyotik(miş) gibi de davranan semavi dinlerle spiritüalist yaklaşımlar da post-truth çağına ayak uydurmaya çalışıyor.</p>
<p>Hayatın hemen her kurucu alanında yaşanan dönüşümlerle karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu yeni değer(sizlik)ler çağında, mevcudu mevcut modern(ist) bilgi havuzu, geçerli bilgi üretme biçimi ya da yerleşik paradigmayla anlama ve çözümleme ihtimali de gittikçe azalıyor.</p>
<p>Üstelik, son 500 yılda tedricen şekillenen modern(ist) uzlaşıyı hemen her bir dikiş noktasından patlatan bu gelişmeler bir yana, 5 bin yıldır hayatımızda olan “devlet” olgusu da köklü bir dönüşüme uğramakta. En basit ifadesiyle yaşamın kurucu tüm alanlarına dair güç ve araç tekeli ile karakterize olan devlet, neo-liberal küresel sistemin eli sopalı yürütücüsüne dönüşmekte. Klasik anlamıyla kural belirleme (yasama), uygulama (yürütme) ve uygulatma (yargı) alanındaki egemenliğini büyük ölçüde kaybetmekte olan devlet, neoliberal küresel nizamın gerektirdiklerini genellikle de kendiliğinden (olmadı destekle, ittirip kaktırmayla) yapacak şekilde “uzuvlaşıyor”. Hemen tüm dünyada gittikçe otoriterleşmesi ve hatta neo-liberal dünyanın bir anlamda “küresel” mottosuna dönüşen “yerli ve milli” söylemleriyle meşrulaştırılması da birazcık bundan. Neoliberalizm fikrinin iktidarda olmasının biraz da dışarıda kaldığı (daha doğrusu “güçlü devlet” tarafından dışarı atıldığı) “algısı”na bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. Devletin içinin boşaltılmasıyla artan güvenlik açığını dolduracak şekilde irileşen “devlet kültü”nün her fırsatta kutsanması gerekmekte. Tüm sistem, kendi aralarında bir tür “iş görme” (ya da “iş bitirme”) network’ü ve dayanışması oluşturan “güçlü liderler”e emanet. Aksi, her tarafından tekinsizlik aktığı her saniye hatırlatılan koskoca dünyada aç ve açıkta kalmak demek. Neyse ki, üretimden uzaklaştıkça tükettiğiyle mutlu olmak, yetinmek ve/veya avunmak durumunda kalan insancıkların da artan güvensizlik koşullarında devlette ya da devletlûlarda sembolize olan (ve artık sadece sembolize olan) güce sığınmaya daha fazla meyyal olduğunu yine bilmesi gereken herkes biliyor. Her durumda kesin olansa, modern(ist) uzlaşının ürünü olan sosyal bilimlerin karşısında çaresiz ve ekipmansız kaldığı bu durum, eski düzeni yardıma çağırmak (ya da gömmek) dışında işe yaramayan “eskinin her şeye kadir, şimdinin muhalif” egemen paradigmasının insan ve toplum davranışlarını analiz etme kabiliyetini neredeyse tümüyle kaybettiği anlamına da geliyor.</p>
<p>En azından bilimsel analiz yapma imkân ve kabiliyeti açısından işin daha da kötüsü, “içinden geçmekte olduğumuz ilginç zamanlar”da sadece 500 yıllık modernizm ya da 5 bin yıllık devlet sarsılmıyor. En az 50 bin yıllık “insan (<em>homo sapiens sapiens</em>)” da ciddi meydan okumalarla karşı karşıya. Tarihin en temel (mikro) kurucu sorunsallarından olan “üreme”yi “bildiğimiz gibi”nin dışında da mümkün kılan ve dolayısıyla en mikrosundan en makrosuna tüm toplumsal düzeni sarsma potansiyeline sahip teknolojik arayışlar süredursun, yapay zekâ ve robot teknolojisi sayesinde insan dışında bir “özne/kişi/aktör” de hayatımıza katılma sürecinde. İstihdam ilişkilerinden sosyal hayata kadar gündelik yaşamın hemen her alanına olası etkileri bir yana, hukuk sistemini kökünden etkileyecek ve mevcut düzenin olduğu gibi sürdürülmesini imkansızlaştıracak bir değişiklik bu.</p>
<p>Otonom araç ve silahların hak, yetki ve inisiyatif kullanımından olası kaza ve adi cinayetlerdeki cezai sorumluluğuna kadar bir dizi olası hukuksal sorun bir yana, bu gelişmelerin savaşın anlam, etki ve boyutlarını daha da “insansızlaştıracak” ve “insanî olmaktan çıkaracak” olduğu kesin. Bu gelişmelerin mevcut paradigmayla ele alınamaz ve açıklanamaz nitelikte olduğu da. Zira 5 bin yıl kadar önce hayatımıza girdiği günden başlayarak “risk/maliyet azalıp kâr/ganimet arttıkça” çoğalan savaş iştahının artık tümüyle “ahlaksızlaşıp” olağanlaşacağı koşullar olgunlaşmakta. Sermayenin gittikçe yerel, ulusal, bölgesel ve global düzeylerde merkezileş(tiril)mekte olduğu koşullarda ganimetin geometrik olarak artması bir yana, yapay zeka ve otonom silahların etkisiyle asimetri derinleştikçe risk de azalıyor. Çöken modernist uzlaşının ve yerleşik devlet anlayışının gerektirdiği küresel parselasyonu sil baştan kurmak isteyenlerin elleri güçleniyor. Tabii nükleer güç dengesi sürdükçe bir “kurucu savaş” yaşanamayacağı için de süreğen hale gelen“velayet” savaşlarının mevcut düzen(sizliğ)i sona erdiremeyeceği de açık. Nitekim öldürülemeyen kitleler süründürülüyor.</p>
<p>Keza artan uzay faaliyetlerinin de oldum olası dünya kaynaklarıyla devinen dünya düzenini derinden etkileyeceği aşikâr. Zira küçücük bir metalik asteroidin bile trilyonlarca dolarlık endüstriyel hammaddeye sahip olduğunu ve hatta bazı asteroidlerin dünyanın milyonlarca yıllık ihtiyacını karşılayabileceğini speküle eden tahminler söz konusu. Henüz “işletme maliyeti” nedeniyle “yapılabilir” bulunmasa da, Japonya’nın 2019’da Ryugu asteroidinden dünyaya deneme amaçlı getirdiği parça üzerindeki çalışmalarından gelecek verilere kulağını kabartan birçok projenin, uzay madenciliğinin ulaşım ve işletme maliyetini düşürmeye yoğunlaştığı da bilinmekte. Mars gibi gezegenlerde kurulacak kolonileri de içerecek somut adımların yüzyılın ortasına varmadan şekillenmesiyle asteroid madenciliğinin 1492’den itibaren Avrupa lehine oluşan ve modern(ist) dönemi açan asimetrik ekonomik imkâna benzer bir “sıçrama” yaratma potansiyelinin çok yüksek olduğu söylenebilir. Nihayet, iklim değişikliğiyle çözülen on binlerce yıllık kutup buzullarının açığa çıkaracağı deniz ticaret rotalarının, nadir elementlerin ya da bakterilerin radikal sosyo-ekonomik, demografik ve politik etkileri olacağını tahmin etmek zor değil. Başlangıçta bir “dalga geçme” konusu olarak görülse de, Trump’ın Grönland ve Kanada çıkışları da Musk’ın Mars sevdası da öyle “basit/saçma/masum fanteziler” olmayabilir.</p>
<p>Böylesi aktörlerin bir bilgi olarak değil de temsil ettikleri zihniyet itibariyle yaşayarak bildikleri ve olabildiğince yönlendirmeye çalıştıkları bir dönüşüm yaşanmakta. Küresel üretimin yeni hammaddeler(l)e döndüğü “yeni(den) keşifler çağı”nın yeni arz rotaları ve dolayısıyla tedarik zincirleriyle birleşmesi durumunda olacakları en son 500 yıl önce, 15. yüzyılda görmüştük. Yakın zamanda gördüğümüz “pandemicik” sayılmazsa, kitleleri tehdit edecek salgının ne anlama geldiğini de onun hemen öncesinde, 14. yüzyılda. Tüm bunların nedeni olan iklim değişikliğini ise en son 11 bin 650 yıl önce. İnsanların (<em>homo sapiens sapiens</em>) merkezinde olduğu dünya da yaklaşık 50 bin yıldır var. Yaklaşık 3.3 milyon yıldır alet yapılıyor ve bu aletleri hep canlılar yaptı. Canlılar tarafından ve canlılar için yapılan “<em>kendinde</em> aletler”in “<em>kendi için</em>alet” olması ihtimali bile tüm düzeni alt üst edecek nitelikte. Tabii Taş Çağı’ndan bu yana yaşanan her bir teknolojik atılım, eski düzeni tüm değer ve normlarıyla dönüştürürken yenilerini de kurdu. Adapte olamayanlar, yani süreci kendi lehine yönlendiremeyenler ise elendi.</p>
<p>Kısacası, insanlık tarihinin kabaca 500 (Batı-merkezcilik), 5 bin (devlet-merkezcilik) ve 50 bin yıllık (insan-merkezcilik) döngülerinin her birinin üst üste bindirdiği tüm katmanları ve kurumları ilgilendiren bir “pan-kriz” içindeyiz. Farklı alanlardaki döngülerin her birinin krizde olmasını da aşan bir süreçteyiz, çünkü tüm bu döngülerin kriz noktalarının da günümüzde kesişmesi söz konusu. Hele modern(ist) uzlaşının ve dolayışla yerleşik tüm değer yargılarının çözüldüğü ve yapay zekânın etkisiyle “bilme/bilgi”nin tanım, anlam ve işlevi değişmekteyken, böylesi köklü ve karmaşık bir krizdeki dünyayı anlamak gittikçe zorlaşmakta. Endüstriyel kapitalizmin üretim biçimiyle ihtiyaçlarına binaen kurulmuş ve dolayısıyla da onun amaçlarına uygun biçimde şekillenmiş modern(ist) paradigmanın bilim üretme anlayış ve yönteminin içinde kalarak “olmakta olan”ı anlama ve açıklama çabasının bir geleceği yok. Zaten baştan itibaren seçici, yanlı ve eksik olan egemen paradigma, artık sürdürülebilir de değil.</p>
<p>Pan-krizle mücadele için “pan-bilim” gerekli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Erdem Denk, &#8220;Dünya’nın Pan-Krizi&#8221; <em>Global Panorama</em>, Çevrimiçi Yayın, 3 Kasım 2025</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihöncesi Çağlar’dan İlk Devletlere Hukuk</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/03/21/tarihoncesi-caglardan-ilk-devletlere-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2021 09:55:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=208</guid>

					<description><![CDATA[Aslında bir tür klişe gibi algılanan “nerede toplum, orada hukuk…” ifadesinin içinin doldurulduğunu söylemek pek kolay değil.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-single" data-url="https://aktuelarkeoloji.com.tr/kategori/yazilar/tarihoncesi-caglar-dan-ilk-devletlere-hukuk" data-title="Tarihöncesi Çağlar’dan İlk Devletlere Hukuk" data-image="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-105b7c30f14c1286c411a0a452fdef6d.jpg?66d2fb62660f7">
<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>Tarihöncesi Çağlar’dan İlk Devletlere Hukuk</h1>
<p>“Nerede toplum, orada hukuk…”</p>
<p>Bu cümleye yer vermeyen bir hukuk kitabı bulmak zor. Burada kasıt, insanların oldum olası tek başına değil ancak toplum halinde yaşayabilmesi ve bunun da belirli kuralları zorunlu kılması. İlla modern anlamda yazılı hukuk sistemi gerekmiyor bir düzen kurmak ve korumak için. Her toplum kendi kural ve yaptırımlarına sahiptir nihayetinde.</p>
</div>
<div class="content-social-and-date">
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p><img decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-105b7c30f14c1286c411a0a452fdef6d.jpg" alt="" />Çatalhöyük, kerpiç evler ve günlük yaşamdan sahne rekonstrüksiyonu, ©Aktüel Arkeoloji Dergisi “Çatalhöyük”</p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>Aslında bir tür klişe gibi algılanan “nerede toplum, orada hukuk…” ifadesinin içinin doldurulduğunu söylemek pek kolay değil. Zira kabaca 2 bin yıl öncesinin örnekleri olan Antik Yunan ve Roma Hukuku’na, belirli çerçevede verilen yerin ötesine geçilmiyor. Bunlardan binlerce yıl önce kurulan Sümer, Babil ve Hitit devletlerinde iyice kurumsallaşan hukuk pek incelemeye değer görülmüyor. Devletsiz toplumlarsa neredeyse hukuksuz muamelesi görüyor.</p>
<p>Bu alanda görece az veriye ulaşılan Tarihöncesi Çağlar’ın ilk evrelerinin hukuksal değerlendirmelere konu olmaması belki bir ölçüde anlaşılabilir. Ama örneğin çok iyi işleyen bir toplumsal düzene sahip olduğu açıkça görülen Çatalhöyük’ün hukuk sistemi üzerine daha fazla düşünülebilir. Hatta Göbeklitepe ve özellikle Karahantepe’de gün yüzüne çıkan karmaşık yapılardan sonra, Erken Neolitik’in, derinlikli hukuksal tartışmalara konu olması gerekir. Zira her toplum kendi hukukuna sahiptir. Esas mesele, toplumların kendi yaşam, üretim ve örgütlenme biçimine koşut olarak beliren kuralların, nasıl bir hukuk anlayışı ve sistemi oluşturduğudur.</p>
<p>Buzul Çağları koşullarında on binlerce yıl süren göçer avcı-toplayıcı yaşamda, toplumsal hayatın bir şekilde düzenlendiği açık. Zira doğaya karşı verilen mücadelede herkes birbirine muhtaç durumda ve kuralların ihlali de sadece <strong>fail</strong> ya da <strong>mağdur</strong>un değil tüm grubun yaşamını doğrudan tehdit etmekte. Öte yandan, hemen tüm bireyler bir şekilde çalışıp ürettiği ve olası güç kaynakları hiç kimsede birikmediği için, kurallar da muhtemelen ortaklaşa belirlenip gözetilmiş olmalı. Bunun, düzenin hep birlikte sahiplenilmesine yönelik motivasyonu da artırdığı söylenebilir. Zira hemen herkes kuralları doğrudan kendi yaşam biçiminin garantörü olarak görecektir. Bu, bireyin topluma ve kurallarına feda edildiğini gösterebilir. Ancak bu koşullarda hiçbir bireyin ötekileştirilmediği de gerçektir.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/a6faf7da23084ed14999d23e6bb082f8.jpg" alt="" width="4160" height="3120" /></p>
<p><em>Bir “heykel”in gözetiminde böylesi bir alana sahip olan Karahantepe’nin kendi hukukuna sahip olmadığını kim söyleyebilir ki…</em> ©Necdet Akgöz “Karahantepe”</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="768">
<p>&nbsp;</p>
<p>Buzul Çağı yerini ılıman iklime (Holosen) bırakırken başlayan yerleşik yaşam, belli ki sayısı da artan grup içindeki farklılaşmaları belirginleştirmiş. Kadın-erkek ilişkilerinden birey-toplum ilişkisine kadar hemen her alanı düzenleyen kurallar da dönüşmeye başlamış. Bu süreçte günümüzdeki anlamıyla hiyerarşik yapıların hemen ortaya çıkmadığı biliniyor. Göbeklitepe ve Karahantepe özelinde görülen özgün yapıların karmaşık birer geçiş süreci olduğu düşünülebilir. Yerleşik yaşama geçmekle birlikte avcı-toplayıcılığı büyük ölçüde sürdüren topluluklar, kadim değerlerini geçiş sürecine uyarlamış olabilirler.</p>
<p><img decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/7916edd93bd70969034274942a83f742.jpg" alt="" width="1240" height="877" /></p>
<p><em>Neredeyse bin beş yüz yıl boyunca devletsiz ve de (iç) savaşsız yaşayan Çatalhöyük’ün kendiliğinden hukukunun yaratıp koruduğu düzeni ve barışı anlamak zorundayız. </em>Çatalhöyük genel görünüm rekonstrüksiyonu, ©Aktüel Arkeoloji Dergisi “Çatalhöyük”</p>
<p>Daha sonra gerçekleşen tarım ve hayvancılığa geçişin de doğrudan eşitsizliği doğurduğu söylenemez.  Bunun en güzel örneği de Çatalhöyük sanki. Geçimini kuru tarım ve hayvancılıkla sağlayan ve hane ekonomisine de sahip olan yerleşimde yine de eşitliğin hala büyük ölçüde korunduğu anlaşılıyor. Ancak farklı işlerde uzmanlaşma arttıkça üretimden, statüye göre daha az ya da daha çok pay(e)<sup>1</sup> alma/verme süreci başlamış. Böylece toplumda farklı hak ve yetkilere sahip olan zümreler, katmanlar ve sınıflar halinde ayrışmalar baş göstermiş.  Kalkolitik dönemden itibaren özellikle metallerin eritilmesi sonrasında artan güç araçları, belirli ellerde toplanmış; düzenin kuralları da gücü elinde bulunduran bu dar grup tarafından belirlenir hale gelmiş. Geniş kitlelerse kendilerine söylenen ve hatta dayatılan yaptırımlara tâbi olmuş. Ne var ki, bu süreçte yalnızca bugün <strong>şiddet tekeli</strong> dediğimiz unsurun belirleyici olduğu söylenemez. Zor gücüyle donatılmış <strong>yargı tekeli</strong>nin kurulup işlemesi için vergi toplama/ <strong>müsadere tekeli</strong> ve grubu bir arada tutacak ortak değerlerin belirlenmesi / <strong>ideoloji tekeli</strong> de çok etkili olmuş. Tüm bu parçalı güçleri emrinde toplayarak, bütüncül bir düzen kurabilen ise kral olmuş. Sümer krallarının yazılı olarak sabitleyip meydanlarda duyurdukları hukuku bilmemek mazeret kabul edilmemiş. Tıpkı günümüzde olduğu gibi…</p>
<p><sup>[1] Bkz. Erdem Denk, <em>50 Bin Yıllık Dünya Düzeni: Toplumlar ve Hukukları</em>, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2021.</sup></p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="content-single" data-url="https://aktuelarkeoloji.com.tr/kategori/yazilar/buyuk-turk-un-anasi-mara-brankovic" data-title="Büyük Türk’ün Anası: Mara Brankoviç" data-image="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-b42459ee0f77cbde6b4f88bb7790c12d.png?66d2fb6775212">
<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info"></div>
<div class="content-social-and-date"></div>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>*Aktüel Arkeoloji, 21 Mart 2022.</p>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Anayasa Tartışmaları – Dünya Devlete Dönerken</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2016/03/06/yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Mar 2016 20:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3563</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3560"  _slug="yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken" data-title="yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3560 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/f-2002a-poulantzas-new-york.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/Yeni-Anayasa-Tartismalari-\u2013-Dunya-Devlete-Donerken.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa ve Uluslararası Hukuk</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/11/29/anayasa-ve-uluslararasi-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2012 21:34:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3644</guid>

					<description><![CDATA[Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda tartışılma şekli ve aslında içeriği de pek sürpriz içermiyor belki. Bütün dikkatler devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere toplanmış durumda. Tabii bir de en genel sorun(sal) var: Anayasa yapım şekli ve süreci. Bu kısa yazı, tüm bunların önemini (ve belki de önceliğini) teslim ederek başlamış olsun.</p>
<p>Ne var ki, anayasalar da sadece bu türden hükümleri içermediğine, içerdikleri her hüküm de nihayetinde bir anayasa hükmü olduğuna yani hayatımızın en az bir alanıyla ilgili en temel yasal çerçeveyi çizdiğine göre, devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin olmayan hükümlere “diğer hükümler” muamelesi yapma lüksümüzün olmadığı da ortada. Oysa, 1921’den bu yana anayasal nitelikteki düzenlemelere baktığımızda böyle bir yaklaşımın kokusunu almak mümkün. “Devlet aklı”nın ya da “birileri”nin yaptığı anayasalarda rastlanan kerameti kendinden menkul gerekçelerle istenilen maddelerin istenilen şekilde ve istenildiği kadar tartışılması pratiğine şaşırmamak gerek belki. Lakin madem artık “sivil anayasa” yapılıyor ve sürece kategorik itirazları olanlar dâhil neredeyse herkes bir ucundan katkı sunuyor, o zaman potansiyel anayasal düzenleme konusu olan her meseleye hak ettiği ilgiyi göstermek ve en azından “diğer maddeler” muamelesi yapmamak gerektiği de açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3646 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg" alt="" width="640" height="302" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-768x362.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-320x151.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-600x283.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g.jpg 1280w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>İşte bu bağlamda gündeme gelecek konulardan birisi de uluslararası hukukla ilgili anayasal düzenlemeler. Belki sadece ilgili akademisyenlerin tartışabileceği teknik kimi nüanslar içerir gibi görünse de ya da “milli meseleler” muamelesi görse de, özellikle son iki anayasada yer alan iki bağımsız madde aslında tam bir toplumsal sorun. Yani, hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiren kimi temel konularda genel çerçeveyi çiziyor ve bir adım sonra uygulamada doğrudan karşımıza çıkabilecek sonuçlar doğuruyorlar (Üstelik özellikle bazı “temel hak ve hürriyetler”le ilgili düzenlemelerde uluslararası hukuktan kaynaklanan sınırlamalara öyle atıflar var ki, onlar da başlı başına inceleme konusu olmalı). Bunlardan ilki uluslararası anlaşmalara taraf olmayla ilgili düzenleme (1961/madde 65; 1982/madde 90). Diğeriyse, kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak anılan süreç neticesinde ülke dışına asker gönderme ve ülke dışından asker kabul etmenin usul ve esaslarını belirleyen hüküm (1961/madde 66; 1982/madde 92). Oysa bu konulardaki ilgisizlik hayli dikkat çekici. Zira 1961’de görece ayrıntılı tartışmalara rağmen ya süre bittiği için son anda bir yerlerden gelen metinler esas alınmış ya da yoğun itirazlar “bir şekilde” dikkate alınmamıştı. 1982’deyse sıra bu maddelere gelince önceki anayasa uygulaması devam etsin denmişti. Daha vahimi, dışarıdan görüş oluşturanlar da bu türden maddelere ilişkin değerlendirmelerini iki-üç satırdan fazlasına taşıyamamış ve mevcut maddeleri/resmi önerileri büyük ölçüde yerinde bulmuştu.</p>
<p><strong>Uluslararası anlaşmalara taraf olma (madde 90)</strong></p>
<p>Tekrar ederek devam etmek gerekirse, uluslararası hukukla doğrudan ilgili bu iki madde “teknik” ya da “milli” meseleler diye geçiştirilemeyecek türden (sahi, bu iki kavrama da zaten hep böylesi durumlarda başvurulmuyor mu, ya da bu iki kavramın bizatihi varlıkları çok şey söylemiyor mu?). Zira söz konusu maddelerden birisi, Türkiye’nin hangi uluslararası anlaşmalara nasıl taraf olacağını ve dahası uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini/etkisini düzenliyor. Ve 1961 Anayasası’nın getirdiği düzenleme, özellikle de 1963’te çıkarılan meşum 244 sayılı kanunla birlikte, uluslararası anlaşmalara taraf olunması aşamasında çok ciddi toplumsal etkilere ve karmaşalara kapıyı aralar nitelikte. Bakanlar Kurulu’na hiçbir kamusal/toplumsal tartışma ve hatta kamusal/toplumsal bilgilendirme dahi yapmadan Türkiye’yi bağıtlama imkânı sunuyor. Öyle ki, başlangıçta kimi istisnai durumlar için getirilen düzenleme zamanla öyle geniş yorumlanmaya ve uygulanmaya başladı ki, bugün Türkiye’nin taraf olduğu tüm anlaşmaların içeriğini bilmek ve tartışmak bir yana sayısını bile bilmek olanaksız. Bir envanter çalışması, veri bankası bile kurulamaz durumda. Bunların (muhtemelen önemlice) bir kısmı, 244 sayılı kanunun 6. maddesinde NATO kapsamında yapılan anlaşmalar için öngörüldüğü gibi, askeri-güvenlik düzenlemeleri içeren bağıtlar olsa gerek. Ya da (yine muhtemelen) yoğun toplumsal tartışmalara konu olan kimi mali, ekonomik vs. anlaşmalar. Kısacası, böyle bir tartışmada bile “muhtemelen” demek durumundayız ki, bu da her şeyi özetliyor.</p>
<p>Aslında, uluslararası anlaşmalara taraf olma meselesi yakın geçmişte görece daha yaygın bir anayasal tartışmaya konu oldu; bu süreçte de olacaktır. Nedeniyse, 2004’te eklenen son fıkrayla da somutlaştığı gibi, taraf olunan insan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini düzenlemesi. Kısacası, yine “temel hak ve hürriyetler”le ilgili boyutlar hayrına gündem oluyor. (Gerisi zaten “teknik” ve de “milli” mesele). Oysa yine tam da aynı nedenle ve gönül çelici iyimserlik havası içinde, son fıkra çok ciddi belirsizlikler ve sıkıntılar içerecek şekilde vücut bulmuş durumda: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Literatürde sıkça ele alındığı gibi, “temel hak ve özgürlüklere <em>ilişkin</em> milletlerarası andlaşmalar”ın ne olduğunu bilmek olanaksız. Doğrudan doğruya ve sadece insan hakları alanında düzenleme yapan anlaşmalar kadar bu türden hükümler içeren anlaşmaların da bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilemeyeceği büyük bir soru işaret. Kaldı ki, birinci türden anlaşmaların ne dünyada ne de Türkiye’de genel kabul gören kesin/bağlayıcı bir listesi bulunmamakta. İkinci türden anlaşmalarsa zaten neredeyse tüm anlaşmalar olabilir ki, bu da içinde iyice çıkılmaz bir durum yaratabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3645 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg" alt="" width="640" height="386" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-768x463.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-320x193.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-600x362.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1.jpg 780w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, bu düzenlemedeki asıl sorun, “esas alınır” ifadesi. Şöyle ki, birincisi, “aynı konuda farklı hükümler içerme” yani bir anlamda çatışma durumunda uluslararası anlaşmaları <em>esas almak</em>, doğrudan doğruya uygulayıcıyı işaret eden bir yetki/sorumluluk. Buna göre, duruma göre idari ya da yargısal uygulayıcılara seslenilerek iç hukuku görmezden gel ve uluslararası hukuku tatbik et deniyor. Tabii herhangi bir yol haritası veya değerlendirme ölçütü listesi de sunmadan ve dolayısıyla tümüyle olay bazlı. Ve yine dolayısıyla her bir ayrı vakada ilgili uygulayıcının yorumu çerçevesinde. Ki, çatışma olup olmadığını tespit etme de her durumda uygulayıcıya bırakılmış durumda. Kısacası, çok benzer olaylarda ilgili bir uygulayıcı herhangi bir çatışma görmediğini söyleyebileceği gibi, başka bir uygulayıcı çatışma tespit edip uluslararası metni esas alabilir ve burada da kendi yorumu çerçevesinde bir uygulamaya gidebilir. Anayasanın kendisinin aynı/çok benzer durumlarda farklı uygulamalara açıkça kapı aralamasının anayasal olup olmadığıysa ortada.</p>
<p>Dahası, çatışma durumunda uluslararası anlaşmaların esas alınmasına hükmetmek, amaçsal yorum çerçevesinde bakarsak, insan hakları bağlamında uluslararası düzenlemelerin her zaman daha iyi koruma sağladığı varsayımına dayanıyor. Böyle bir ilavenin yapılmasının yarattığı olumlu iklimde görmezden gelinmişe benzese de, bu da anayasal bir metin açısından oldukça tartışmalı bir düzenleme. Zira -yine amaç açısından bakarsak- hedef, çatışan düzenlemelerden insan hakları lehine olanını ön plana çıkarmak olsa gerek. Belli ki buradaki varsayım da uluslararası düzenlemelere olan güveni/inancı yansıtıyor. Oysa, teorik ve ilkesel olarak yapılacak itirazlar bir yana, 11 Eylül sonrasının dünyasında uluslararası hukukun insan hakları açısından nasıl bir eğilime yönlendirildiği ortada. Birçok örnekler verilebilir ama vurgulanması gereken nokta çok açık: Çatışanlardan insan hakları lehine olan düzenlemeyi üstün tutmak zaten her derde deva ve her türlü koşulda iyi bir anayasal güvence olabilir(di).</p>
<p><strong>Hükümet tezkereleri (madde 92)</strong></p>
<p>Kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak bilinen konuyla ilgili anayasal çerçeve de epeyce sorunlu aslında. Tıpkı yukarıdaki madde açısından olduğu gibi temel olarak 1961 Anayasası’nda yer alan ve 1982’de zorunlu değişiklikler dışında aynen (ve tartışılmadan) kabul edilen 92. madde, savaş hali ilanıyla ülke dışına silahlı kuvvet gönderilmesini ve ülkeye silahlı kuvvet kabulünü düzenliyor. Maddenin genel koşulu, TBMM’nin bu türden kararları ancak “milletlerarası hukukun <em>meşru</em> saydığı hallerde” alabileceği şeklinde. 1961’de nihai metne neredeyse son gün giren bu ifade, yerini aldığı “milletlerarası hukuk <em>kuralları/kaideleri uyarınca</em>” vb. ifadelerden kategorik olarak farklı oysa. Geçerli pozitif hukuk kurallarından ziyade felsefi ve siyasi bir değerlendirmeyi, dolayısıyla görece çok daha sübjektif bir yaklaşımı esas alan <em>meşru haller</em> nitelemesi, ciddi siyasi ve hukuksal risklere de gebe. Aslında, pozitif uluslararası hukuk kurallarının ya da bağlayıcı metinlerin (örneğin BM Güvenlik Konseyi kararlarının) kelimenin tam anlamıyla “meşru” olmadığı durumlar her zaman olabilir. Nihayetinde uluslararası güç ilişkilerinin çıkardığı bağlayıcı kuralları her durumda esas almak yerinde olmayabilir. Öte yandan, bu düzenlemenin Türkiye’ye böyle bir manevra alanı açması, üzerinde daha genel uzlaşı olan uluslararası kurallara uygunluğu gözetmeme keyfiyetinin kapısını da aralayabilir. Buysa, siyasi tartışmalar bir yana, Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından sorumluluğunu doğurabilecek uygulamalara anayasal zemin sunmak anlamına gelir ki, bu ciddi ve herkesi ilgilendiren bir risk olsa gerek. Nitekim, 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin başlattığı “Sürekli Özgürlük Harekâtı”na destek vermek için TBMM’de alınan oldukça sorunlu 722 sayılı karar (10 Ekim 2001), aşağıda başka bağlamlarda da değinileceği gibi, bu açıdan da iyi bir örnek.</p>
<p>Bu maddenin diğer bir sorunlu tarafıysa, uygulamaya, yani bir hükümet tezkeresi üzerine alınan ilgili her bir TBMM kararına yönelik gerekli rehberliği içermemesi. Yani, bir anayasa hükmü olması itibariyle genel ve soyut olması yerinde olsa da, uygulamada bir TBMM kararıyla somutlaştırılması aşamasında keyfi, düzensiz ve de anayasal çerçevenin zorlanması anlamına gelebilecek düzenlemelerin yapılmasının önüne geçebilecek yeterli güvenceyi içermemesi. Nitekim 1961’den günümüze kadar alınan ilgili toplam 60 TBMM kararının kaleme alınış şeklinden de açıkça görüldüğü gibi, TBMM neredeyse genel bir yetkiyi hükümetlere veriyor. Bunun en bariz ilk göstergesi, pek çok kararın süre kaydı içermemesi. Hem de 1996’da İçtüzüğe eklenen ilgili maddelerin (129 ve 130) açıkça süre kaydı gerektirmesine rağmen. (Muhtemelen işgali çağrıştırdığı için Çekiç Güç gibi uluslararası güçlerin ya da “yabancı askerlerin” üstelik netameli bölgelerde konuşlanmasını öngören kararlar ya da süreli/uzatmaya tabii uluslararası barış güçlerine katkı kararları “doğal olarak” süreli alınmış). Üstelik, asker gönderilecek yerler tarif edilmiyor ve anayasadaki genel soyut “yabancı ülkelere” ifadesi somutlaştırılmadan kararlarda da kullanılıyor -ki, duruma göre, herkes duysun ve de bilsin! (Bu türden “sakil” işlemlerin amaçları duruma göre farklılaşabilir tabii ki. Örneğin, ilk tezkerelere konu olan Kıbrıs meselesindeki amaç, olası bir çatışmanın “kaçınılmaz olarak” Yunanistan’ı da kapsayacağı açık olduğuna göre, her ihtimale karşı “genel” bir düzenleme yapmaktı muhtemelen. Örneğin son Suriye tezkeresindeyse “herkes duysun ve de bilsin” ve “her ihtimale hazırız ve göze alıyoruz” temalı bir “caydırıcılık”tı yaslanılan).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3647 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg" alt="" width="640" height="607" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-768x728.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-320x304.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-600x569.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabii hem süre kaydı konulmaması hem de “yabancı ülkeler” ifadesinin harcıalem kullanılışının birleştiği ilginç kararlar da mevcut. Örneğin, yine yukarıda dikkat çekilen 722 sayılı kararda görüldüğü gibi, örneğin 2150 yılında da ABD’nin Sürekli Özgürlük Harekâtı için “yabancı ülkelere” asker göndermek ve dahası Türkiye’ye de asker kabul etmek mümkün! (Buysa, yine örneğin, ABD askerlerinin bu harekât çerçevesinde Türkiye’de bulunmasının ne anlama geldiğini akla getiriyor. Yanıtsa muhtemelen hayalet uçaklar ve işkence iddialarında saklı ki, bu da yukarıda ele alınan 90. madde açısından da epey tartışmalı bir resim çıkarıyor ortaya. Eğer Türkiye bu kapsamda kamusal/resmi olarak bilmediğimiz/bilgilendirilmediğimiz bir uluslararası anlaşmaya tarafsa ve bu da insan hakları açısından daraltıcı istisnai hükümler içeriyorsa, uygulayıcı bu anlaşma hükmünü mü yoksa muhtemelen daha korumacı bir düzenleme yapan iç hukuku mu esas alacak?).</p>
<p>Tabii ki maddenin özellikle de uygulamadaki yansımaları itibariyle daha birçok tartışmalı unsuru bulunmakta. Fazla ayrıntıya girmeden ana soruna dönmek en iyisi: Son dönemde olduğu gibi, her bir hükümet tezkeresi ve TBMM kararı sonrasında tartışılan 92. maddenin en büyük talihsizliği, itiraz eden muhalefet partilerinin de bir gün bu türden tezkerelere başvurmuş/başvuracak olması. Burada kastedilen Çekiç Güç gibi muhalefetteyken kötü bulunan ama iktidardayken uzatılan kararlar değil sadece. Sorun, muhalefet partilerinin anayasal çerçevenin TBMM kararlarıyla somutlaştırılması aşamasında hukuka aykırılıklar olduğunu söylemesi, iktidarlarınsa hep buna itiraz etmesi. Ta ki siyasi konumlar değişene kadar. Zira malum, hemen her partiye en az bir tezkere çıkarmak nasip oldu. Kaldı ki, kimi zaman (“milli meseleler”de) oybirliğiyle!</p>
<p>Kısacası, mevcut anayasada uluslararası hukukla ilgili bağımsız iki madde bulunmakta. Muhtemelen yenisinde de bunlar korunacak ve hatta kimi diğer maddelerin içinde yer alan bazı konulara da ayrı birer madde tahsis edilecek. Sorunsa, bunların doğrudan gündelik, toplumsal ve “iç” hayatımızı ilgilendiren (pekâlâ ilgilendirebilecek) konular olmaktan ziyade görece önemsiz, “teknik”, “milli mesele” vb. olarak kodlanması ve ilgisiz kalması. Devlet aklı bunu gerektirebilir. Peki, yeni ve de sivil anayasa sürecinde böyle bir lüks var mı? Daha doğrusu, toplumsal ve de siyasal sorunlara bütüncül yaklaşma sorumluluğu olan siyasi partilerden STK’lara bir dizi aktörün bu denli önemli anayasal konulara ancak sıra gelince şöyle bir eğilmesi hak mıdır? Sıra da en son ve sıkışık zamanlarda gelirse, benimsenecek mevcudu sürdürme ya da çalakalem düzenleme pratiği, üzerinde haklı olarak titrenen devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümleri sakatlamayacak mıdır? En azından bu “ilkesel pragmatizm” uğruna uluslararası hukukla ilgili maddeler de geniş zamanlarda tartışılamaz mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Birikim Güncel, 29 Kasım 2012</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Two Tiny Rocks, Two Modest Suggestions</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2004/09/08/two-tiny-rocks-two-modest-suggestions/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Sep 2004 20:49:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3649</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3650"  _slug="two-tiny-rocks-two-modest-suggestions" data-title="two-tiny-rocks-two-modest-suggestions" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3650 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/images-6.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/TWO-TINY-ROCKS.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
