<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Devlet &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/devlet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 08 Feb 2026 15:49:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Devlet &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dünya’nın Pan-Krizi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/02/08/dunyanin-pan-krizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2026 15:49:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[erdem denk]]></category>
		<category><![CDATA[insanlıktarihi]]></category>
		<category><![CDATA[pankriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4754</guid>

					<description><![CDATA[Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit bir “teorik/disipliner/bilimsel” kriz de değil. Bizatihi siyaset ve gündelik hayat kriz içerisinde. Artık neredeyse hiçbir şey, bahse konu alanın uzmanları tarafından neden-sonuçları itibariyle anlaşılıp analiz edilemediği gibi, farklı alanlardan uzmanlar da olan bitene dair bilimsel tespit ya da bilimsel kestirimlerde bulunamıyor. Çünkü neredeyse hiçbir şey, eskisi gibi değil…</p>
<p>Bu kısa yazıda, bu durumun sebebinin bir “Pan-Kriz” yaşamamızdan kaynaklandığı ileri sürülecek. Küresel ölçekte birçok farklı düzey ve düzlemde öyle krizler yaşamaktayız ki, bir bütün olarak insanlık kimisini birkaç kez tecrübe etmiş olsa da toplamda böylesi hemen her alanı kapsayan bir krizle ilk kez karşı karşıya neredeyse.</p>
<p>En kolay olandan başlamak ve “günümüzde olmakta olan”a bakmak gerekirse, en genel anlamıyla, kabaca 500 yıl önce mayalanmaya başlayan, 19-20. yüzyıl dönemecinde kurumsallaşan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında nihai şeklini alan Avrupa/Batı-merkezci modern(ist) dünya sistemi değişmekte. Kısaca “modern(ist) uzlaşının çökmesi” olarak adlandırılabilecek şekilde, bir yandan endüstriyel kapitalist üretim tarzı ve buna bağlı üretim ve bölüşüm sistemleri değişirken siyasette de temsil krizi gittikçe büyüyor. Popülizm kavramıyla açıklanamayacak ölçüde radikal güç ve seçmen kaymaları yaşanıyor. En son Libya, Ukrayna, Suriye ve İsrail krizleriyle görüldüğü gibi, hem Soğuk Savaş’a dayalı “alan paylaşım”ı dönüşüyor hem de “yorgun” merkezlerin yerini Çin gibi “yükselen güçler”in alma olasılığının şekillendirdiği “köşe kapmaca” rekabeti gittikçe artıyor. Bir yandan dijital neo-liberal üretimin merkez üssü ve aksı değişirken, pandemide enfekte olan “küresel tedarik zincirleri”ni tüm küresel ticaret sistemini ve yollarını çeşitlendirerek “iyileştirme”ye yönelik çabalar derinleşiyor. Dönüşen jeopolitik güç dengeleriyle gelişen siber teknolojinin de etkisiyle dünya askeri güvenlik mimarisi değiştiği gibi, küresel güç mücadelesini on yıllarca öngörülebilir kılan/tutan ideolojik temelin yerini de gündelik türbülanslara ve hatta saf değişikliklerine epey açık düz pragmatizm alıyor. Tüm dünyayı etkileyen iklim, çevre vb. krizlerin de etkisiyle ulusal ve hatta küresel demografi değişirken, mevcut aidiyet rejimleri de (yeniden) kurucu bir tartışmanın konusu oluyor. Dinlerin tahtına göz diken “aydınlanma” çağının bilimsel bilme biçimini sorgulayan ezoterizmyükseledursun, muarız oldukları kadar simbiyotik(miş) gibi de davranan semavi dinlerle spiritüalist yaklaşımlar da post-truth çağına ayak uydurmaya çalışıyor.</p>
<p>Hayatın hemen her kurucu alanında yaşanan dönüşümlerle karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu yeni değer(sizlik)ler çağında, mevcudu mevcut modern(ist) bilgi havuzu, geçerli bilgi üretme biçimi ya da yerleşik paradigmayla anlama ve çözümleme ihtimali de gittikçe azalıyor.</p>
<p>Üstelik, son 500 yılda tedricen şekillenen modern(ist) uzlaşıyı hemen her bir dikiş noktasından patlatan bu gelişmeler bir yana, 5 bin yıldır hayatımızda olan “devlet” olgusu da köklü bir dönüşüme uğramakta. En basit ifadesiyle yaşamın kurucu tüm alanlarına dair güç ve araç tekeli ile karakterize olan devlet, neo-liberal küresel sistemin eli sopalı yürütücüsüne dönüşmekte. Klasik anlamıyla kural belirleme (yasama), uygulama (yürütme) ve uygulatma (yargı) alanındaki egemenliğini büyük ölçüde kaybetmekte olan devlet, neoliberal küresel nizamın gerektirdiklerini genellikle de kendiliğinden (olmadı destekle, ittirip kaktırmayla) yapacak şekilde “uzuvlaşıyor”. Hemen tüm dünyada gittikçe otoriterleşmesi ve hatta neo-liberal dünyanın bir anlamda “küresel” mottosuna dönüşen “yerli ve milli” söylemleriyle meşrulaştırılması da birazcık bundan. Neoliberalizm fikrinin iktidarda olmasının biraz da dışarıda kaldığı (daha doğrusu “güçlü devlet” tarafından dışarı atıldığı) “algısı”na bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. Devletin içinin boşaltılmasıyla artan güvenlik açığını dolduracak şekilde irileşen “devlet kültü”nün her fırsatta kutsanması gerekmekte. Tüm sistem, kendi aralarında bir tür “iş görme” (ya da “iş bitirme”) network’ü ve dayanışması oluşturan “güçlü liderler”e emanet. Aksi, her tarafından tekinsizlik aktığı her saniye hatırlatılan koskoca dünyada aç ve açıkta kalmak demek. Neyse ki, üretimden uzaklaştıkça tükettiğiyle mutlu olmak, yetinmek ve/veya avunmak durumunda kalan insancıkların da artan güvensizlik koşullarında devlette ya da devletlûlarda sembolize olan (ve artık sadece sembolize olan) güce sığınmaya daha fazla meyyal olduğunu yine bilmesi gereken herkes biliyor. Her durumda kesin olansa, modern(ist) uzlaşının ürünü olan sosyal bilimlerin karşısında çaresiz ve ekipmansız kaldığı bu durum, eski düzeni yardıma çağırmak (ya da gömmek) dışında işe yaramayan “eskinin her şeye kadir, şimdinin muhalif” egemen paradigmasının insan ve toplum davranışlarını analiz etme kabiliyetini neredeyse tümüyle kaybettiği anlamına da geliyor.</p>
<p>En azından bilimsel analiz yapma imkân ve kabiliyeti açısından işin daha da kötüsü, “içinden geçmekte olduğumuz ilginç zamanlar”da sadece 500 yıllık modernizm ya da 5 bin yıllık devlet sarsılmıyor. En az 50 bin yıllık “insan (<em>homo sapiens sapiens</em>)” da ciddi meydan okumalarla karşı karşıya. Tarihin en temel (mikro) kurucu sorunsallarından olan “üreme”yi “bildiğimiz gibi”nin dışında da mümkün kılan ve dolayısıyla en mikrosundan en makrosuna tüm toplumsal düzeni sarsma potansiyeline sahip teknolojik arayışlar süredursun, yapay zekâ ve robot teknolojisi sayesinde insan dışında bir “özne/kişi/aktör” de hayatımıza katılma sürecinde. İstihdam ilişkilerinden sosyal hayata kadar gündelik yaşamın hemen her alanına olası etkileri bir yana, hukuk sistemini kökünden etkileyecek ve mevcut düzenin olduğu gibi sürdürülmesini imkansızlaştıracak bir değişiklik bu.</p>
<p>Otonom araç ve silahların hak, yetki ve inisiyatif kullanımından olası kaza ve adi cinayetlerdeki cezai sorumluluğuna kadar bir dizi olası hukuksal sorun bir yana, bu gelişmelerin savaşın anlam, etki ve boyutlarını daha da “insansızlaştıracak” ve “insanî olmaktan çıkaracak” olduğu kesin. Bu gelişmelerin mevcut paradigmayla ele alınamaz ve açıklanamaz nitelikte olduğu da. Zira 5 bin yıl kadar önce hayatımıza girdiği günden başlayarak “risk/maliyet azalıp kâr/ganimet arttıkça” çoğalan savaş iştahının artık tümüyle “ahlaksızlaşıp” olağanlaşacağı koşullar olgunlaşmakta. Sermayenin gittikçe yerel, ulusal, bölgesel ve global düzeylerde merkezileş(tiril)mekte olduğu koşullarda ganimetin geometrik olarak artması bir yana, yapay zeka ve otonom silahların etkisiyle asimetri derinleştikçe risk de azalıyor. Çöken modernist uzlaşının ve yerleşik devlet anlayışının gerektirdiği küresel parselasyonu sil baştan kurmak isteyenlerin elleri güçleniyor. Tabii nükleer güç dengesi sürdükçe bir “kurucu savaş” yaşanamayacağı için de süreğen hale gelen“velayet” savaşlarının mevcut düzen(sizliğ)i sona erdiremeyeceği de açık. Nitekim öldürülemeyen kitleler süründürülüyor.</p>
<p>Keza artan uzay faaliyetlerinin de oldum olası dünya kaynaklarıyla devinen dünya düzenini derinden etkileyeceği aşikâr. Zira küçücük bir metalik asteroidin bile trilyonlarca dolarlık endüstriyel hammaddeye sahip olduğunu ve hatta bazı asteroidlerin dünyanın milyonlarca yıllık ihtiyacını karşılayabileceğini speküle eden tahminler söz konusu. Henüz “işletme maliyeti” nedeniyle “yapılabilir” bulunmasa da, Japonya’nın 2019’da Ryugu asteroidinden dünyaya deneme amaçlı getirdiği parça üzerindeki çalışmalarından gelecek verilere kulağını kabartan birçok projenin, uzay madenciliğinin ulaşım ve işletme maliyetini düşürmeye yoğunlaştığı da bilinmekte. Mars gibi gezegenlerde kurulacak kolonileri de içerecek somut adımların yüzyılın ortasına varmadan şekillenmesiyle asteroid madenciliğinin 1492’den itibaren Avrupa lehine oluşan ve modern(ist) dönemi açan asimetrik ekonomik imkâna benzer bir “sıçrama” yaratma potansiyelinin çok yüksek olduğu söylenebilir. Nihayet, iklim değişikliğiyle çözülen on binlerce yıllık kutup buzullarının açığa çıkaracağı deniz ticaret rotalarının, nadir elementlerin ya da bakterilerin radikal sosyo-ekonomik, demografik ve politik etkileri olacağını tahmin etmek zor değil. Başlangıçta bir “dalga geçme” konusu olarak görülse de, Trump’ın Grönland ve Kanada çıkışları da Musk’ın Mars sevdası da öyle “basit/saçma/masum fanteziler” olmayabilir.</p>
<p>Böylesi aktörlerin bir bilgi olarak değil de temsil ettikleri zihniyet itibariyle yaşayarak bildikleri ve olabildiğince yönlendirmeye çalıştıkları bir dönüşüm yaşanmakta. Küresel üretimin yeni hammaddeler(l)e döndüğü “yeni(den) keşifler çağı”nın yeni arz rotaları ve dolayısıyla tedarik zincirleriyle birleşmesi durumunda olacakları en son 500 yıl önce, 15. yüzyılda görmüştük. Yakın zamanda gördüğümüz “pandemicik” sayılmazsa, kitleleri tehdit edecek salgının ne anlama geldiğini de onun hemen öncesinde, 14. yüzyılda. Tüm bunların nedeni olan iklim değişikliğini ise en son 11 bin 650 yıl önce. İnsanların (<em>homo sapiens sapiens</em>) merkezinde olduğu dünya da yaklaşık 50 bin yıldır var. Yaklaşık 3.3 milyon yıldır alet yapılıyor ve bu aletleri hep canlılar yaptı. Canlılar tarafından ve canlılar için yapılan “<em>kendinde</em> aletler”in “<em>kendi için</em>alet” olması ihtimali bile tüm düzeni alt üst edecek nitelikte. Tabii Taş Çağı’ndan bu yana yaşanan her bir teknolojik atılım, eski düzeni tüm değer ve normlarıyla dönüştürürken yenilerini de kurdu. Adapte olamayanlar, yani süreci kendi lehine yönlendiremeyenler ise elendi.</p>
<p>Kısacası, insanlık tarihinin kabaca 500 (Batı-merkezcilik), 5 bin (devlet-merkezcilik) ve 50 bin yıllık (insan-merkezcilik) döngülerinin her birinin üst üste bindirdiği tüm katmanları ve kurumları ilgilendiren bir “pan-kriz” içindeyiz. Farklı alanlardaki döngülerin her birinin krizde olmasını da aşan bir süreçteyiz, çünkü tüm bu döngülerin kriz noktalarının da günümüzde kesişmesi söz konusu. Hele modern(ist) uzlaşının ve dolayışla yerleşik tüm değer yargılarının çözüldüğü ve yapay zekânın etkisiyle “bilme/bilgi”nin tanım, anlam ve işlevi değişmekteyken, böylesi köklü ve karmaşık bir krizdeki dünyayı anlamak gittikçe zorlaşmakta. Endüstriyel kapitalizmin üretim biçimiyle ihtiyaçlarına binaen kurulmuş ve dolayısıyla da onun amaçlarına uygun biçimde şekillenmiş modern(ist) paradigmanın bilim üretme anlayış ve yönteminin içinde kalarak “olmakta olan”ı anlama ve açıklama çabasının bir geleceği yok. Zaten baştan itibaren seçici, yanlı ve eksik olan egemen paradigma, artık sürdürülebilir de değil.</p>
<p>Pan-krizle mücadele için “pan-bilim” gerekli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Erdem Denk, &#8220;Dünya’nın Pan-Krizi&#8221; <em>Global Panorama</em>, Çevrimiçi Yayın, 3 Kasım 2025</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatandaşlık Ücreti mi Ücretli Vatandaşlık mı?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2017/09/05/vatandaslik-ucreti-mi-ucretli-vatandaslik-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 18:34:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3419</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3412"  _slug="vatandaslik-ucreti-mi-ucretli-vatandaslik-mi" data-title="vatandaslik-ucreti-mi-ucretli-vatandaslik-mi" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3412 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2021\/03\/Screen-Shot-2020-04-13-at-15.37.48.png","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/vatucreti.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Anayasa Tartışmaları – Dünya Devlete Dönerken</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2016/03/06/yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Mar 2016 20:10:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3563</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3560"  _slug="yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken" data-title="yeni-anayasa-tartismalari-dunya-devlete-donerken" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3560 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/f-2002a-poulantzas-new-york.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/Yeni-Anayasa-Tartismalari-\u2013-Dunya-Devlete-Donerken.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa ve Uluslararası Hukuk</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/11/29/anayasa-ve-uluslararasi-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Nov 2012 21:34:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3644</guid>

					<description><![CDATA[Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malum, anayasa tartışmaları her daim bir gizli gündem maddesi Türkiye’de. Hele son zamanlarda artık bir fiil tartışılan da bir konu. Bunca sıkıntının, çekişmenin, mücadelenin ve de talebin olduğu bir ortamda tartışılma şekli ve aslında içeriği de pek sürpriz içermiyor belki. Bütün dikkatler devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere toplanmış durumda. Tabii bir de en genel sorun(sal) var: Anayasa yapım şekli ve süreci. Bu kısa yazı, tüm bunların önemini (ve belki de önceliğini) teslim ederek başlamış olsun.</p>
<p>Ne var ki, anayasalar da sadece bu türden hükümleri içermediğine, içerdikleri her hüküm de nihayetinde bir anayasa hükmü olduğuna yani hayatımızın en az bir alanıyla ilgili en temel yasal çerçeveyi çizdiğine göre, devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin olmayan hükümlere “diğer hükümler” muamelesi yapma lüksümüzün olmadığı da ortada. Oysa, 1921’den bu yana anayasal nitelikteki düzenlemelere baktığımızda böyle bir yaklaşımın kokusunu almak mümkün. “Devlet aklı”nın ya da “birileri”nin yaptığı anayasalarda rastlanan kerameti kendinden menkul gerekçelerle istenilen maddelerin istenilen şekilde ve istenildiği kadar tartışılması pratiğine şaşırmamak gerek belki. Lakin madem artık “sivil anayasa” yapılıyor ve sürece kategorik itirazları olanlar dâhil neredeyse herkes bir ucundan katkı sunuyor, o zaman potansiyel anayasal düzenleme konusu olan her meseleye hak ettiği ilgiyi göstermek ve en azından “diğer maddeler” muamelesi yapmamak gerektiği de açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-3646 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg" alt="" width="640" height="302" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-640x302.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-768x362.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-320x151.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g-600x283.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/g.jpg 1280w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>İşte bu bağlamda gündeme gelecek konulardan birisi de uluslararası hukukla ilgili anayasal düzenlemeler. Belki sadece ilgili akademisyenlerin tartışabileceği teknik kimi nüanslar içerir gibi görünse de ya da “milli meseleler” muamelesi görse de, özellikle son iki anayasada yer alan iki bağımsız madde aslında tam bir toplumsal sorun. Yani, hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiren kimi temel konularda genel çerçeveyi çiziyor ve bir adım sonra uygulamada doğrudan karşımıza çıkabilecek sonuçlar doğuruyorlar (Üstelik özellikle bazı “temel hak ve hürriyetler”le ilgili düzenlemelerde uluslararası hukuktan kaynaklanan sınırlamalara öyle atıflar var ki, onlar da başlı başına inceleme konusu olmalı). Bunlardan ilki uluslararası anlaşmalara taraf olmayla ilgili düzenleme (1961/madde 65; 1982/madde 90). Diğeriyse, kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak anılan süreç neticesinde ülke dışına asker gönderme ve ülke dışından asker kabul etmenin usul ve esaslarını belirleyen hüküm (1961/madde 66; 1982/madde 92). Oysa bu konulardaki ilgisizlik hayli dikkat çekici. Zira 1961’de görece ayrıntılı tartışmalara rağmen ya süre bittiği için son anda bir yerlerden gelen metinler esas alınmış ya da yoğun itirazlar “bir şekilde” dikkate alınmamıştı. 1982’deyse sıra bu maddelere gelince önceki anayasa uygulaması devam etsin denmişti. Daha vahimi, dışarıdan görüş oluşturanlar da bu türden maddelere ilişkin değerlendirmelerini iki-üç satırdan fazlasına taşıyamamış ve mevcut maddeleri/resmi önerileri büyük ölçüde yerinde bulmuştu.</p>
<p><strong>Uluslararası anlaşmalara taraf olma (madde 90)</strong></p>
<p>Tekrar ederek devam etmek gerekirse, uluslararası hukukla doğrudan ilgili bu iki madde “teknik” ya da “milli” meseleler diye geçiştirilemeyecek türden (sahi, bu iki kavrama da zaten hep böylesi durumlarda başvurulmuyor mu, ya da bu iki kavramın bizatihi varlıkları çok şey söylemiyor mu?). Zira söz konusu maddelerden birisi, Türkiye’nin hangi uluslararası anlaşmalara nasıl taraf olacağını ve dahası uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini/etkisini düzenliyor. Ve 1961 Anayasası’nın getirdiği düzenleme, özellikle de 1963’te çıkarılan meşum 244 sayılı kanunla birlikte, uluslararası anlaşmalara taraf olunması aşamasında çok ciddi toplumsal etkilere ve karmaşalara kapıyı aralar nitelikte. Bakanlar Kurulu’na hiçbir kamusal/toplumsal tartışma ve hatta kamusal/toplumsal bilgilendirme dahi yapmadan Türkiye’yi bağıtlama imkânı sunuyor. Öyle ki, başlangıçta kimi istisnai durumlar için getirilen düzenleme zamanla öyle geniş yorumlanmaya ve uygulanmaya başladı ki, bugün Türkiye’nin taraf olduğu tüm anlaşmaların içeriğini bilmek ve tartışmak bir yana sayısını bile bilmek olanaksız. Bir envanter çalışması, veri bankası bile kurulamaz durumda. Bunların (muhtemelen önemlice) bir kısmı, 244 sayılı kanunun 6. maddesinde NATO kapsamında yapılan anlaşmalar için öngörüldüğü gibi, askeri-güvenlik düzenlemeleri içeren bağıtlar olsa gerek. Ya da (yine muhtemelen) yoğun toplumsal tartışmalara konu olan kimi mali, ekonomik vs. anlaşmalar. Kısacası, böyle bir tartışmada bile “muhtemelen” demek durumundayız ki, bu da her şeyi özetliyor.</p>
<p>Aslında, uluslararası anlaşmalara taraf olma meselesi yakın geçmişte görece daha yaygın bir anayasal tartışmaya konu oldu; bu süreçte de olacaktır. Nedeniyse, 2004’te eklenen son fıkrayla da somutlaştığı gibi, taraf olunan insan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmaların iç hukuk açısından değerini düzenlemesi. Kısacası, yine “temel hak ve hürriyetler”le ilgili boyutlar hayrına gündem oluyor. (Gerisi zaten “teknik” ve de “milli” mesele). Oysa yine tam da aynı nedenle ve gönül çelici iyimserlik havası içinde, son fıkra çok ciddi belirsizlikler ve sıkıntılar içerecek şekilde vücut bulmuş durumda: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” Literatürde sıkça ele alındığı gibi, “temel hak ve özgürlüklere <em>ilişkin</em> milletlerarası andlaşmalar”ın ne olduğunu bilmek olanaksız. Doğrudan doğruya ve sadece insan hakları alanında düzenleme yapan anlaşmalar kadar bu türden hükümler içeren anlaşmaların da bu kapsamda değerlendirilip değerlendirilemeyeceği büyük bir soru işaret. Kaldı ki, birinci türden anlaşmaların ne dünyada ne de Türkiye’de genel kabul gören kesin/bağlayıcı bir listesi bulunmamakta. İkinci türden anlaşmalarsa zaten neredeyse tüm anlaşmalar olabilir ki, bu da içinde iyice çıkılmaz bir durum yaratabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3645 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg" alt="" width="640" height="386" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-640x386.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-768x463.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-320x193.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1-600x362.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Downloader.la-6167bfa5ae77c_1200x628-780x470-1.jpg 780w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, bu düzenlemedeki asıl sorun, “esas alınır” ifadesi. Şöyle ki, birincisi, “aynı konuda farklı hükümler içerme” yani bir anlamda çatışma durumunda uluslararası anlaşmaları <em>esas almak</em>, doğrudan doğruya uygulayıcıyı işaret eden bir yetki/sorumluluk. Buna göre, duruma göre idari ya da yargısal uygulayıcılara seslenilerek iç hukuku görmezden gel ve uluslararası hukuku tatbik et deniyor. Tabii herhangi bir yol haritası veya değerlendirme ölçütü listesi de sunmadan ve dolayısıyla tümüyle olay bazlı. Ve yine dolayısıyla her bir ayrı vakada ilgili uygulayıcının yorumu çerçevesinde. Ki, çatışma olup olmadığını tespit etme de her durumda uygulayıcıya bırakılmış durumda. Kısacası, çok benzer olaylarda ilgili bir uygulayıcı herhangi bir çatışma görmediğini söyleyebileceği gibi, başka bir uygulayıcı çatışma tespit edip uluslararası metni esas alabilir ve burada da kendi yorumu çerçevesinde bir uygulamaya gidebilir. Anayasanın kendisinin aynı/çok benzer durumlarda farklı uygulamalara açıkça kapı aralamasının anayasal olup olmadığıysa ortada.</p>
<p>Dahası, çatışma durumunda uluslararası anlaşmaların esas alınmasına hükmetmek, amaçsal yorum çerçevesinde bakarsak, insan hakları bağlamında uluslararası düzenlemelerin her zaman daha iyi koruma sağladığı varsayımına dayanıyor. Böyle bir ilavenin yapılmasının yarattığı olumlu iklimde görmezden gelinmişe benzese de, bu da anayasal bir metin açısından oldukça tartışmalı bir düzenleme. Zira -yine amaç açısından bakarsak- hedef, çatışan düzenlemelerden insan hakları lehine olanını ön plana çıkarmak olsa gerek. Belli ki buradaki varsayım da uluslararası düzenlemelere olan güveni/inancı yansıtıyor. Oysa, teorik ve ilkesel olarak yapılacak itirazlar bir yana, 11 Eylül sonrasının dünyasında uluslararası hukukun insan hakları açısından nasıl bir eğilime yönlendirildiği ortada. Birçok örnekler verilebilir ama vurgulanması gereken nokta çok açık: Çatışanlardan insan hakları lehine olan düzenlemeyi üstün tutmak zaten her derde deva ve her türlü koşulda iyi bir anayasal güvence olabilir(di).</p>
<p><strong>Hükümet tezkereleri (madde 92)</strong></p>
<p>Kamuoyunda “hükümet tezkereleri” olarak bilinen konuyla ilgili anayasal çerçeve de epeyce sorunlu aslında. Tıpkı yukarıdaki madde açısından olduğu gibi temel olarak 1961 Anayasası’nda yer alan ve 1982’de zorunlu değişiklikler dışında aynen (ve tartışılmadan) kabul edilen 92. madde, savaş hali ilanıyla ülke dışına silahlı kuvvet gönderilmesini ve ülkeye silahlı kuvvet kabulünü düzenliyor. Maddenin genel koşulu, TBMM’nin bu türden kararları ancak “milletlerarası hukukun <em>meşru</em> saydığı hallerde” alabileceği şeklinde. 1961’de nihai metne neredeyse son gün giren bu ifade, yerini aldığı “milletlerarası hukuk <em>kuralları/kaideleri uyarınca</em>” vb. ifadelerden kategorik olarak farklı oysa. Geçerli pozitif hukuk kurallarından ziyade felsefi ve siyasi bir değerlendirmeyi, dolayısıyla görece çok daha sübjektif bir yaklaşımı esas alan <em>meşru haller</em> nitelemesi, ciddi siyasi ve hukuksal risklere de gebe. Aslında, pozitif uluslararası hukuk kurallarının ya da bağlayıcı metinlerin (örneğin BM Güvenlik Konseyi kararlarının) kelimenin tam anlamıyla “meşru” olmadığı durumlar her zaman olabilir. Nihayetinde uluslararası güç ilişkilerinin çıkardığı bağlayıcı kuralları her durumda esas almak yerinde olmayabilir. Öte yandan, bu düzenlemenin Türkiye’ye böyle bir manevra alanı açması, üzerinde daha genel uzlaşı olan uluslararası kurallara uygunluğu gözetmeme keyfiyetinin kapısını da aralayabilir. Buysa, siyasi tartışmalar bir yana, Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından sorumluluğunu doğurabilecek uygulamalara anayasal zemin sunmak anlamına gelir ki, bu ciddi ve herkesi ilgilendiren bir risk olsa gerek. Nitekim, 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin başlattığı “Sürekli Özgürlük Harekâtı”na destek vermek için TBMM’de alınan oldukça sorunlu 722 sayılı karar (10 Ekim 2001), aşağıda başka bağlamlarda da değinileceği gibi, bu açıdan da iyi bir örnek.</p>
<p>Bu maddenin diğer bir sorunlu tarafıysa, uygulamaya, yani bir hükümet tezkeresi üzerine alınan ilgili her bir TBMM kararına yönelik gerekli rehberliği içermemesi. Yani, bir anayasa hükmü olması itibariyle genel ve soyut olması yerinde olsa da, uygulamada bir TBMM kararıyla somutlaştırılması aşamasında keyfi, düzensiz ve de anayasal çerçevenin zorlanması anlamına gelebilecek düzenlemelerin yapılmasının önüne geçebilecek yeterli güvenceyi içermemesi. Nitekim 1961’den günümüze kadar alınan ilgili toplam 60 TBMM kararının kaleme alınış şeklinden de açıkça görüldüğü gibi, TBMM neredeyse genel bir yetkiyi hükümetlere veriyor. Bunun en bariz ilk göstergesi, pek çok kararın süre kaydı içermemesi. Hem de 1996’da İçtüzüğe eklenen ilgili maddelerin (129 ve 130) açıkça süre kaydı gerektirmesine rağmen. (Muhtemelen işgali çağrıştırdığı için Çekiç Güç gibi uluslararası güçlerin ya da “yabancı askerlerin” üstelik netameli bölgelerde konuşlanmasını öngören kararlar ya da süreli/uzatmaya tabii uluslararası barış güçlerine katkı kararları “doğal olarak” süreli alınmış). Üstelik, asker gönderilecek yerler tarif edilmiyor ve anayasadaki genel soyut “yabancı ülkelere” ifadesi somutlaştırılmadan kararlarda da kullanılıyor -ki, duruma göre, herkes duysun ve de bilsin! (Bu türden “sakil” işlemlerin amaçları duruma göre farklılaşabilir tabii ki. Örneğin, ilk tezkerelere konu olan Kıbrıs meselesindeki amaç, olası bir çatışmanın “kaçınılmaz olarak” Yunanistan’ı da kapsayacağı açık olduğuna göre, her ihtimale karşı “genel” bir düzenleme yapmaktı muhtemelen. Örneğin son Suriye tezkeresindeyse “herkes duysun ve de bilsin” ve “her ihtimale hazırız ve göze alıyoruz” temalı bir “caydırıcılık”tı yaslanılan).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3647 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg" alt="" width="640" height="607" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-640x607.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-768x728.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-320x304.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800-600x569.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/wi_800.jpg 1280w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabii hem süre kaydı konulmaması hem de “yabancı ülkeler” ifadesinin harcıalem kullanılışının birleştiği ilginç kararlar da mevcut. Örneğin, yine yukarıda dikkat çekilen 722 sayılı kararda görüldüğü gibi, örneğin 2150 yılında da ABD’nin Sürekli Özgürlük Harekâtı için “yabancı ülkelere” asker göndermek ve dahası Türkiye’ye de asker kabul etmek mümkün! (Buysa, yine örneğin, ABD askerlerinin bu harekât çerçevesinde Türkiye’de bulunmasının ne anlama geldiğini akla getiriyor. Yanıtsa muhtemelen hayalet uçaklar ve işkence iddialarında saklı ki, bu da yukarıda ele alınan 90. madde açısından da epey tartışmalı bir resim çıkarıyor ortaya. Eğer Türkiye bu kapsamda kamusal/resmi olarak bilmediğimiz/bilgilendirilmediğimiz bir uluslararası anlaşmaya tarafsa ve bu da insan hakları açısından daraltıcı istisnai hükümler içeriyorsa, uygulayıcı bu anlaşma hükmünü mü yoksa muhtemelen daha korumacı bir düzenleme yapan iç hukuku mu esas alacak?).</p>
<p>Tabii ki maddenin özellikle de uygulamadaki yansımaları itibariyle daha birçok tartışmalı unsuru bulunmakta. Fazla ayrıntıya girmeden ana soruna dönmek en iyisi: Son dönemde olduğu gibi, her bir hükümet tezkeresi ve TBMM kararı sonrasında tartışılan 92. maddenin en büyük talihsizliği, itiraz eden muhalefet partilerinin de bir gün bu türden tezkerelere başvurmuş/başvuracak olması. Burada kastedilen Çekiç Güç gibi muhalefetteyken kötü bulunan ama iktidardayken uzatılan kararlar değil sadece. Sorun, muhalefet partilerinin anayasal çerçevenin TBMM kararlarıyla somutlaştırılması aşamasında hukuka aykırılıklar olduğunu söylemesi, iktidarlarınsa hep buna itiraz etmesi. Ta ki siyasi konumlar değişene kadar. Zira malum, hemen her partiye en az bir tezkere çıkarmak nasip oldu. Kaldı ki, kimi zaman (“milli meseleler”de) oybirliğiyle!</p>
<p>Kısacası, mevcut anayasada uluslararası hukukla ilgili bağımsız iki madde bulunmakta. Muhtemelen yenisinde de bunlar korunacak ve hatta kimi diğer maddelerin içinde yer alan bazı konulara da ayrı birer madde tahsis edilecek. Sorunsa, bunların doğrudan gündelik, toplumsal ve “iç” hayatımızı ilgilendiren (pekâlâ ilgilendirebilecek) konular olmaktan ziyade görece önemsiz, “teknik”, “milli mesele” vb. olarak kodlanması ve ilgisiz kalması. Devlet aklı bunu gerektirebilir. Peki, yeni ve de sivil anayasa sürecinde böyle bir lüks var mı? Daha doğrusu, toplumsal ve de siyasal sorunlara bütüncül yaklaşma sorumluluğu olan siyasi partilerden STK’lara bir dizi aktörün bu denli önemli anayasal konulara ancak sıra gelince şöyle bir eğilmesi hak mıdır? Sıra da en son ve sıkışık zamanlarda gelirse, benimsenecek mevcudu sürdürme ya da çalakalem düzenleme pratiği, üzerinde haklı olarak titrenen devletin temel nizamı ve esaslarıyla temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümleri sakatlamayacak mıdır? En azından bu “ilkesel pragmatizm” uğruna uluslararası hukukla ilgili maddeler de geniş zamanlarda tartışılamaz mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Birikim Güncel, 29 Kasım 2012</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ya Zihni İzolasyonlar? Bir İmkân(sızlık) Olarak Kıbrıs</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2011/12/04/ya-zihni-izolasyonlar-bir-imkansizlik-olarak-kibris/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 19:16:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3349</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanlar ve toplumlar, birbirlerine tahakküm etmeden ve eşit imkân ve haklardan yararlanarak kendilerini özgürce gerçekleştirebilsinler” şeklinde ifade edilebilecek genel bir ilkeden hareket edildiğinde, örneğin Kuzey Kıbrıs’a uygulanan türden insanî ve...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">“İnsanlar ve toplumlar, birbirlerine tahakküm etmeden ve eşit imkân ve haklardan yararlanarak kendilerini özgürce gerçekleştirebilsinler” şeklinde ifade edilebilecek genel bir ilkeden hareket edildiğinde, örneğin Kuzey Kıbrıs’a uygulanan türden insanî ve toplumsal izolasyonların herhangi bir şekilde kabul edilebilir olduğunu söylemek mümkün değil. Ortada gayri-insani, daha doğrusu adalet duygusunu ve vicdanı rahatsız eden bir durum var. Beylik bir klişeye sarılarak söylemek gerekirse, “hele yaşadığımız şu çağda” insanların bir kısmının global köy tarafından yok sayılması açıklanacak gibi değil. Öyle ki, en keskin izolasyon yanlıları bile işin insani boyutunu “her durumda alınması gereken siyasi önlemlerin kaçınılmaz yan etkisi” olarak açıklamak/gerekçelendirmek durumunda kalmakta. Bu da gösteriyor ki, izolasyonları meşru görenler açısından bile durum aslında haklı siyasi hedeflerin elde edilmesi için katlanılması/ödenmesi (ya da, tecrit edilenlerin siyasi tercihleri nedeniyle katlanması/ödemesi!) gereken mecburi insani ve toplumsal ödünler/bedeller.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Siyasi tarafların genel tutumlarını da ifade eden bu genel tespitler bir yana, burada yanıtını aramaya çalışacağımız ve aslında sorgulayacağımız önemli bir nokta daha var: İzolasyonlar özelinde Kuzey Kıbrıs’ın insanî ve toplumsal açıdan yok sayılmasını neden karşı çıkıyoruz? Kuşkusuz bu sorunun pek çok yanıtı var ama bu çalışmanın ana sorunsal şeklinde kodlayarak merkeze alacağı hareket noktasına göre, temel sorun, bir insan grubunun/toplumunun bir diğeri ve hatta neredeyse tüm diğerleri tarafından yok sayılması, varlığının reddedilmesi, en temel ihtiyaçları ve beklentileri itibariyle bile tecrit edilmesi, mahrum bırakılması ve aslında alenen horlanması. Buysa, insanların/toplumların kendi varlıklarını özgürce yaşamalarının, gerçekleştirmelerinin ve geliştirmelerinin engellenmesine, iradelerinin yok sayılmasına işaret etmekte. Bir başka deyişle, insanların/toplumların insan/toplum olmaklıklarını benzerleriyle temasa geçme imkânları açık kalacak şekilde yaşama özgürlüklerinin ve iradelerinin kısıtlanması ve hatta yok sayılması sorunsalından bahsediyoruz. Bahsettiğimiz, söz konusu insan grubunun/toplumun dışlanarak ve tecrit edilerek topyekûn tahakküm altında tutulması, yani fiilen ayrımcılığın en keskin ve kurumsallaşmış ifadelerinden olan sömürge haline benzer bir varoluş haline ve yaşama mahkûm edilmesi. Kuşkusuz, sömürge uygulaması, doğrudan bedenleri de içerecek şekilde topyekûn fiili bir tahakküm biçimiydi. Kuzey Kıbrıs ise izole edilmiş durumda. Fiili bir baskıdan ve hatta yok etmeden ziyade varlığını görmeme ve yok saymadan kaynaklanan bir baskı var ki, bu, bir yandan kendi halinde/çapında/içinde “serbest” bir yaşam alanı kurma imkânı sunar gibi gözükse de, sonuçları yani yarattığı mahrumiyet/dışlanmışlık duygusu, toplumsal travmalar ve tahribatlar açısından ortada ciddi benzerlikler de bulunmakta. Zira her durumda bir “özgürlük” yoksulluğu/yoksunluğu söz konusu olan. Oysa insan toplumsal bir varlıktır ama toplum da toplumsal bir varlıktır! Yekdiğeriyle ilişkisi kendi iradesi dışında/hilafına engellenirse ne kendisi özgür bir toplum olabilir, ne de toplumu olduğu insanlar özgür birer insan. Buradan bakıldığında, Kuzey Kıbrıs’ın mevcut durumu, ya da şöyle söylemeli, Kuzey Kıbrıs’ın mevcut cendereden kurtulma arayışı bir anlamda bir sömürgesizleşme, özgür bir toplumun özgür insanları olma arayışıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3350 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-640x461.jpg" alt="" width="640" height="461" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-640x461.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-768x553.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-320x230.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100-600x432.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Cyprus_ESA356100.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">
Kuşkusuz böyle kodlanan bir arayış da pekâlâ farklı yöntemlerle ve farklı amaç ve hedeflere matuf olacak şekilde kurgulanabilir. Bu çalışmada, “sömürge hali”nden kurtulma arayışlarının en özgün ve etkili düşünürü olan Fanon’un yaklaşımından yola çıkarak şöyle bir önerme ortaya atılacak: Tecrit edilerek yok sayılmayı da içerdiği pekâlâ söylenebilecek “sömürge hali”nden kurtulmanın tek yolu vardır; o da bir kavram, bir düşünce biçimi ve bir siyaset olarak “sömürge hali”nden kurtulmak. Daha açık bir deyişle, tek anlamlı ve sonuç getirici hedef, söz konusu insan grubunun/toplumun “sömürge hali”nden kurtulmasından ziyade bunu da kapsayacak şekilde insanlar arası bir ilişki biçimi olan “sömürge hali”nden kurtulmaktır. O zaman hedef, daha da somuta indirgersek, Kuzey Kıbrıs’ın tecritten ve yok sayılmasından kurtulmaktan ziyade (krizi fırsata çevirerek!) bunu da temin edecek şekilde tecridin, yok saymanın, tahakkümün, eşitsizliğin, mecbur ve mahkûm kılmanın, insansızlaştırmanın, kişiliksizleştirmenin, iradesi yok sayılmanın, anlamsızlaştırmanın, tâbi kılmanın, hor görmenin ve aşağılamanın insanî ve toplumsal tahayyülden ve pratikten tecrit edilmesidir; ya da öyle olmalıdır! Zira, sömürge hali ve/veya tecrit, ancak sömürge hali ve/veya tecrit kökten reddedildiğinde tecrit edilir. Tecrit edilmiş olmaya itiraz, ancak bir kavram ve pratik olarak tecride itiraz edildiğinde anlamlıdır ve başarılı olabilir.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Buysa, “güzel günler”in ancak burada ve şimdi inşa edilirse gelebileceğini işaret eder. Ya da şöyle diyelim: “Güzel günler”i güzel yapan/yapacak olan her ne varsa, ancak burada ve şimdi tahayyül edilmekle, yaşama geçirilmekle ve var edilmekle mümkündür/mümkün olur. “Güzel günler”i güzel yapanlar/yapacak olanlar burada ve şimdi inşa edilmezse, belki güzel günler gelebilir, ama ancak sadece şimdinin tecrit edilenleri için.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Bu durumda, Kuzey Kıbrıs, “güzel günleri” güzel yapacak olan düşünce ve eyleyiş biçimini önce kendisi tahayyül, idrak, inşa ve ifa etmezse, “güzel günler”in aslında olmadığı bir dünyada kendi güzel günlerinin peşine düşenlerden birisi olur çıkar. Tıpkı tecrit olmamayı Kuzey Kıbrıs’ı tecrit etmek sayesinde/pahasına sağlayanlar yani kendisini tecrit edenler gibi. O zaman, talep ettiği ve peşinde koştuğu “güzel günleri” burada ve şimdi inşa etmeyen Kuzey Kıbrıs, tecride değil tecrit edilmeye karşı çıkıyordur ve tam da bu nedenle tecrit edildiği kadar tecrit de ediyordur. Zira tahakkümü, horlamayı, yok saymayı ve dışlamayı bir bütün olarak reddetmekten ziyade tüm bunları kendisine yönelik olduğu biçimiyle elimine etmenin peşine düşmek, hele mevcut dünya/insan algıları açısından bakıldığında, “güzel günleri” pekâlâ başkalarının hilafına yaşayabilme sonucu anlamına da gelebilir. Ki Kuzey Kıbrıs’ı kuzeyden ve güneyden, batıdan ve doğudan tecrit edenler de tam da bunu yapıyor! Kimisi toplumsal olarak kimisi de siyasi olarak yok sayıyor Kuzey Kıbrıs’ı.</p>
<p style="font-weight: 400;">
Rumların, ama daha çok da kendi içindeki Anadoluluların, Surlariçinin, garasakalların, gacoların, ficaların, ucuz işçilerin, kökü dışarlıklı sabi ilkokul öğrencilerinin, koyu tenlilerin ve şalvar giyenlerin horlandığı, haklı varoluş ve direniş mücadelesinin öyle ya da böyle kurbanları/edilgen sembolleri kılındığı, ya da örneğin eşcinseller bağlamında olduğu gibi sorunları görmezden gelinerek tüm bu büyük sorunlara feda edilenlere ev sahipliği yapan bir coğrafya, “izolasyon” kavramına gerçekten karşı çıkıyor olabilir mi? Ya da şöyle söyleyelim: İzolasyonlara kendi içindeki izolasyonları koruyarak ve hatta yeni izolasyonlar inşa ve imal ederek direnilebilir mi? İnsanların ve toplumun benliklerini ve kişiliklerini özgürce inşa etme, dönüştürme ve hatta geliştirme açısından hiçbir sınırlamaya, engele ve tecride tabi kılınmaması, dolayısıyla aşağılanmadan, horlanmadan, dışlanmadan, yok sayılmadan kendilerini diledikleri gibi gerçekleştirmeleri ve yaşamaları anlamında eşit imkânlara sahip olması esassa, bu hedefe birileri izole edilerek ve onlar hilafına ulaşmak mümkün müdür? Esas/tek/ana özne olduğunu iddia eden birilerinin nesnesi olmaktan kurtularak özne olmak isteyen bir insan/toplum, kendi nesnesini kurgular ve inşa ederse, talep ettiği anlamda bir özne olabilir mi? Bu öznelik hali, canhıraş karşı çıkılan mevcut öznelik hallerinin çok mu uzağına düşüyor?</p>
<p style="font-weight: 400;">
Ya Güney Kıbrıs’ın anaakım politik, insani ve toplumsal duruşlar itibariyle benimsediği ve haklı olarak itiraz ettiğimiz dışlayıcı duruştan farkı nedir bunun? Ya Türkiye siyasetinin “koruyucu-kollayıcı” pratiklerinden farkı? Her derde deva AB’nin incelikli, her daim rasyonel ve kendi içinde tutarlı mevzuatseverlerinden hiç bahsetmeyelim o zaman? Sahi, neye itiraz ediyordu Kuzey Kıbrıs? İnsanların ve toplumların kişiliklerinin ve iradesinin yok sayılmasına!<br />
Başlığın ikinci kısmının vurgulamaya çalıştığı gibi, Kıbrıs aslında hem bir imkân hem de bir imkânsızlık! Belki “çözüm” olur. Hem de Kuzey Kıbrıs’ın genel olarak memnun edecek şekilde. Ya zihinlerdeki tecritler, izolasyonlar? Kuzey Kıbrıs’a reva görüleni, reva görenlere inat toplumsal tahayyüllerden çıkarmak değil mi esas olan? Hani demişti ya Fanon, sömürgeleştirilen sömürge fikrine itiraz etmekten ziyade “yırtmaya” ve bunun için sömürgeleştirenlerden olmaya can atar diye. Öykünür onlara, onlar gibi olmak ister diye. Haydi uyarlayalım: İzole edilen çareyi başkalarını izole etmekte mi bulur acaba? Tecrit ettikçe kendi tecridini kırabilir mi insan/toplum? Tecrit edilmesinin tüm vebalini yüklediklerini tecrit ederek kırabilir mi bu döngüyü? Peki, bırakalım tecritleri, herhangi bir derde çare olabilir mi böylesi yaklaşımlar?</p>
<p style="font-weight: 400;">
Hem bu sadece Kuzey Kıbrıs’ın sorunu da değil! Zira eğer Fanon’un dediği gibi sömürgeleştiren aslında kendisini de sömürgeleştiriyorsa, yani tecrit eden aslında kendisini de tecrit ediyorsa, önümüzdeki imkân sadece Kuzey Kıbrıs için de değil. Kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına herkes için bir imkân Kuzey Kıbrıs. Aynadaki yüzüne bakmamaya yeminliler kol kanat gererek ve iradesinin üstüne konarak, Kuzey Kıbrıs’ın yüzüne ve oradaki kendi suretine bile bakmayanlarsa alenen yok sayarak tecrit etti bir insani/toplumsal coğrafyayı. Kuzey Kıbrıs’ın iradesini tecrit edenlerin de ihtiyacı var Kuzey Kıbrıs’ın her türlü tecridi kıracak iradesine. Hem Kuzey Kıbrıs’ı, hem de iradelerini tecrit edenleri her türlü tecritten ve izolasyondan kurtarma imkânını kullanmak ister mi acaba Kuzey Kıbrıs? Zira sadece siyasi değil demografik ve insani haritalardan bile dışlanan Kuzey Kıbrıs, kendi siyasi, demografik ve insani haritalarını öyle bir çizmeli ki, Kuzey Kıbrıs dâhil kimse bir daha böyle haritalar çizmesin. Bu kartografik, epistemolojik, insani ve toplumsal zulümler bitsin.<br />
Zira hedef, izolasyonları, tecridi, tahakkümü, yok saymayı ve tüm bunları meşrulaştırmayı sağlayan aşağılamayı, horlamayı ve dışlamayı birer kavram ve pratik olarak yaşamdan silmek. Yoksa, izolasyonlar illa ki kalkar. Siyaseten. Daha doğrusu idareten…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Uluslararası İzolasyonlar Sempozyumu, 24-25-26 Kasım 2011, Lefkoşa-KKTC (<em>Birikim Güncel</em>, 1 Aralık 2011).</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devlet(i) Olmak</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2008/08/14/devleti-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Aug 2008 17:47:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3329</guid>

					<description><![CDATA[Kurumsallaşan ve kurumsallaştığı ölçüde de başlangıçta taahhüt ettiği (varsayılan) ya da kendisine bir şekilde atfedilen raison d’être’sini yani insanların hayatını kolaylaştırma iddiasını kaybederek kendi raison d’être’sini yaratan yani kendini ayakta...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;">Kurumsallaşan ve kurumsallaştığı ölçüde de başlangıçta taahhüt ettiği (varsayılan) ya da kendisine bir şekilde atfedilen raison d’être’sini yani insanların hayatını kolaylaştırma iddiasını kaybederek kendi raison d’être’sini yaratan yani kendini ayakta tutmak için yaşayan ya da zaten böyle bir şey olan “devlet”, her durumda göz ardı edilemez tarihsel bir olgu. Yaygın görüşe göre, devlet olmak, mevcut devletlerin vatandaşları açısından kendini rahat ve güvende hissetmeyi sağlayan temel araçken devletsiz etnik/millî gruplar açısından da aynı düşüncelerle hayalleri süsleyen bir nihai hedef. İnsanlar için (olası) devletlerinin devletlerarası düzende yer alması da ziyadesiyle önemli. Muhtemelen, grup kimliği üzerinden inşa edilen aidiyet hissinin en somutlaşmış hâli de olan devletlerin, bireysel varlığını koruma ve/veya teyit et(tir)me arayış ve ihtiyacına verdiği düşünülen yanıt nedeniyle. Mevcut “devlet” anlayışının insanların gönlüne düş(ürül)en amaç ve anlamlara ne kadar yanıt verebileceği tartışmasını bir kenara bırakırsak, Kosova’dan Kafkaslar’a, Kuzey Kıbrıs’tan Tayvan’a birçok yerde “devlet” olarak kabul görmek isteyenlerin karşılarında ne gibi hukuksal aşamalar olduğu tam da bu nedenle incelemeye değer. Tabii özellikle uluslararası siyasi ortamdaki değişikliklerin etkisini hep akılda tutarak.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3313 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/images-4.jpg" alt="" width="276" height="183" /><br />
</span></p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;">Klasik uluslararası hukuk ders kitaplarının benimsediği tanımla, bir siyasi birimin “devlet” olabilmesi için üç unsura sahip olması gerekmekte: İnsan topluluğu yani nüfus, bir ülke ve nihayet egemen ve bağımsız bir siyasi otorite. Tabii, bu gerek şartların yeterli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu, çünkü birçok örneğiyle görüldüğü gibi bu üç unsura da sahip olup da devlet olamamak, daha doğrusu “devlet” olarak kabul edilmemek de pekâlâ mümkün. Öyle ya, devletlerarası ilişkiler üzerinden yürüyen uluslararası politikada bir aktör olarak yer almak için mevcut devletlerin (en azından bir kısmının) onayı şart, yoksa kiminle bir “devlet” olarak işbirliğine gireceksiniz ki? Gerekli “objektif” kriterlerin karşılanması durumunda bile “devlet” olarak tanınmama olasılığının olması, aslında yeni bir şey değil. En azından egemen ve eşit devletlerarası ilişkiler varsayımına dayalı modern uluslararası ilişkiler fikrinin 1648 Westphalia anlaşmalarıyla Batı Avrupa’da ortaya çıkmasından bu yana geçerli olan akçe.[1] Bu nedenle, her ne kadar literatürde tanınmanın devlet olma açısından kurucu değil açıklayıcı bir işlem olduğu görüşü ağır bassa da, devletler ailesine girmek için gerekli hukuksal ölçütlerin karşılanmasının yeterli olmadığı, sistemin siyasi olurunun da alınması gerektiği herkesin malumu.</span></p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;"><br />
</span><span style="font-family: Calibri; font-size: large;">Tanıma sorununun en ciddi şekilde gündeme gelmesi 1960’ların ünlü dekolonizasyon süreciyle oldu. Milletler Cemiyeti Misakı’nın (BM Antlaşması’nda da bir şekilde tekrarlanan) şartlı ifadesinin öngördüğü üzere kendi ayakları üzerinde durma kapasitesine kavuştu(ruldu)klarından mı, ulusal kurtuluş mücadelelerinin başarısı ve bunun kerhen veya kalben takdir edilmesinin etkisinden mi, sömürgeciliğin farklı aygıtlarla sürdürülebilmesinin altyapısı olgunlaştırıldığından mı, ya da bu gelişmelerin hepsi nedeniyle mi bilinmez ama kesin olan bir şey var: Özelde mevcut devletlerin genelde de uluslararası sistemin önde gelen aktörlerini tanıması sonucunda “devletler ailesi”ne kısa bir dönemde birçok yeni devlet katılmış oldu.</span></p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;"><br />
</span><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-3330 aligncenter" style="font-family: Calibri; font-size: large;" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Article-nationality.jpg" alt="" width="350" height="234" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Article-nationality.jpg 350w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Article-nationality-320x214.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" /></p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;">Bağımsız devlet ilan etme hakkının hukuken kimlere ait olduğu sorunuysa, bazı yerlerde günümüze dek çözülememiş ciddi tartışmalar çıkmışsa da, temelde sorunsuz atlatılmıştı. Bağımsız devletlerini ilan etme ve tanınma hakkı, sadece metropol ülkeyle farklı hukuksal statüye/sisteme sahip olan sömürge altındaki ülkelere aittir denerek. Bu hukuksal zemin, özel ve farklı hukuksal düzenlemeye tâbi olan ülkeler dışında bir devlet sınırları içinde yaşayan gruplara bu hakkın sağlanmayacağı anlamına geliyordu. Öyle ya, yeryüzünde homojen bir devlet olmadığına göre, sömürge altındakilere tanınan devlet olma hakkının “azınlık” vb. “ülke-içi” gruplara ayrılma yönünde cesaret verici şekilde yorumlanmasının da önüne geçilmesi gerekiyordu. Her durumda kesin olansa, uluslararası sistemin ve bu sistemi oluşturan (merkezî) devletlerin bir birimin bağımsızlığını tanıyarak onu “dünya devletler ailesi”ne katmayı onaylarına tâbi bir ayrıcalık olarak gördüğüydü. (Kuşkusuz, “uluslararası toplum”a kabul edilme lütfüne mazhar olan her devlet, ertesi gün bu ayrıcalığı lütfedenlerden olacaktır!)</p>
<p>Kendi içinde tutarlı olduğunu her daim tekrarlayan bu anlayış, aslında dekolonizasyon sürecinin en başından itibaren kimi sorunlarla maluldü. Eritre ve Doğu Timor örneklerinde olduğu gibi, sömürge yönetimlerinin ortadan kalkacağı kimi ülkeler üzerinde hem de kimisi bağımsızlığına eşanlı olarak kavuşmakta olan bölge devletleri arasında egemenlik tartışmaları yaşandı. Bağımsız devlet olarak tanınma arayışını meşrulaştırmak için gerek duyulan hukuksal ve siyasal araçlar trenini bir şekilde kaçırmış olan bu gibi yerlerin imdadına yetişense 1990’ların siyasi ortamı oldu. Soğuk Savaş döneminde bölge-içi ilhak politikalarının “uluslararası sistem”den (daha doğrusu “ilgili Blok”tan) destek görmesiyle bastırılan bağımsızlık talepleri, Soğuk Savaş sonrasında değişen ihtiyaçlarla kesişmelerinin de etkisiyle başarıya ulaşabilmiş ve uluslararası hukukun dekolonizasyon döneminden kaynaklanan ölçütlerine göre hak görülen bağımsızlık böylece gecikmeli de olsa mümkün olabilmişti. Soğuk Savaş döneminde verilen destekle sömürgeci güç Portekiz’in çekildiği bölgeyi önce işgal sonra ilhak eden (1975) Suharto rejiminin Batı Bloku’nun da desteğiyle uzun yıllar boyunca bastırdığı Doğu Timorlular, Endonezya rejiminin ABD desteğini yitirmesiyle başlayan süreçte BM üzerinden bağımsızlıklarına kavuştular ve “uluslararası toplum”ca da tanındılar (1999-2002). Baskıdan kurtulan Doğu Timorlular böylece “devletler ailesi”nin bir ferdi olmuştu. Dünyanın en yoksul ve yoksun devletlerinden biri olarak… Benzer şekilde, İtalya sömürgesi ve İngiltere vesayeti döneminden sonra BM planı uyarınca federal kimliğiyle bağlandığı (1950-52) Etiyopya tarafından ilhak edilen (1961) Eritre de 1990’larda bağımsızlığı teşvik edilen ve tanınan ilk devletlerden oldu ve en yoksul ve yoksun devletlerden birisi olarak “uluslararası toplum”a katıldı. Kısacası, genelde “dünya devletler ailesi”ne katılma onayını verme imtiyazına sahip olan merkezin ve özelde de Batı kampının liderliğinden dünya liderliğine geçen ABD’nin farklılaşan ihtiyaçları, bu iki devletin “tanınma” aşamasının sorunsuz aşılmasını sağlamıştı.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-3331 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/original-3803775-1.jpg" alt="" width="448" height="252" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/original-3803775-1.jpg 350w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/original-3803775-1-320x180.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 448px) 100vw, 448px" /></p>
<p>Sömürgeciliğin tasfiyesi sürecinden kalan ve Soğuk Savaş politikaları nedeniyle dondurulan bu gibi sorunlara 1990’ların ortamında bulunan çözümden farklı olarak başka bir devletleşme süreci daha yaşanmaktaydı: Dağılan Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın iç hukuksal yapılanmaları kurucu devletlere (Sovyetler 15 ve Yugoslavya 6 kurucu devlet) ayrılma hakkı tanıdığı için, görünürde hukuksal bir sorun yoktu. Ancak, merkezî yapılanmasının iradesi ve isteği çerçevesinde dağılan Sovyetler Birliği’nin aksine, Yugoslavya örneğinde durum biraz farklı olmuştu. Özellikle Almanya’nın Hırvatistan ve Slovenya’yı (erken) tanıma, hatta bağımsızlık ilanına teşvik politikası, yeni bir süreci de başlattı. Diğer AB üyelerinin ve ABD’nin de taraf olduğu yeni devletler üzerinden nüfuz alanını genişletme arayışı, Balkanların hızla ve tekrar Balkanlaşması anlamına gelen kanlı çatışmaları da beraberinde getirdi. Hem buradan hem de eski Sovyet coğrafyasından birçok bağımsızlık talebi yükselmeye başlamıştı ve bunların önemli bir kısmının kurucu devletlerin aksine ne eski iç hukuksal yapılanmada ne de uluslararası hukukta dayanacakları bir bağımsızlık ilan hakkı vardı.[2] Ne var ki, yaşanan her çatışma ve yarattığı insanî sorunlar parçalanmayı daha da derinleştiriyor ve ayrı yaşama isteğini meşrulaştırmanın da ötesinde bu yolu adeta tek çare haline getiriyordu. Bu ortamda kurulan küçük etnik devletlerin hem anlamlılığının hem de yol açabileceği olası sorunların sorgulama alanı dışına itilmesi bir yana, en son Kosova örneğinde görüldüğü gibi, bu ayrışmayı çıkartan değilse de kolaylaştıran/teşvik eden bölge-dışı devletlerin bağımsızlık karşılığında aldıkları üs vb. siyasi-askerî destekler, “bağımsızlık” heyecanındakilerin yine de gözden kaçırmaması gereken konular değil midir?</p>
<p>Üzerine düşünülmesi gereken bu tür siyasi/insanî sorunlar bir yana, bir de hukuksal ölçütlerin her durumda farklı yorumlanması ve uygulanması, tanımada siyasi etkenlerin daha fazla ve seçici bir şekilde devreye girmesi anlamına geliyor. Kosova’nın bağımsızlık ilanı, Balkanlar özelinde bu sürecin belki de en sembolik örneği. Dağılma sürecinde kurucu devletlerin birbirine girmesi sonucunda yaşanan Bosna trajedisini bitiren Dayton Antlaşması’yla kendisini köşeye sıkıştırılmış ve haksızlığa uğramış hisseden Sırpların husumetini tarihsel coğrafyalarının kalbi olarak gördükleri Kosova’ya yöneltmesi ve sonrasındaki NATO müdahalesiyle gündeme gelen Kosova’nın bağımsızlığı fikri, herhangi bir hukuksal zemini de olmaması nedeniyle, ciddi gerginliklere yol açtı. Ne var ki, dönemin kimlikçi politikalarının da etkisiyle iyice tırmanışa geçen ayrılıkçılık, Balkanlarda kendi nüfuz alanlarına sahip olmak isteyen ABD ve AB gibi “uluslararası aktörler”in de işine geliyordu. Öyle ki, Kosova’nın bağımsız olmasının özellikle ABD, NATO ve AB açısından adeta bir zorunluluk olduğu bile söylenebilir. Zira her ne kadar Sırbistan’ın üstüne çok fazla gidilmemesi gerektiği alttan alta söylense de, Srebrenica katliamını “soykırım” olarak niteleme tutumunda açıkça görüldüğü gibi, Kosova’nın bağımsız olması gerektiği yönündeki cesaretlendirici tutumda tartışmalı NATO müdahalesini geriye dönük olarak aklama ve o vesileyle uluslararası hukuk literatüründe dolaşıma sokulan “insanî müdahale” kavramına sahip çıkma isteğinin etkisi göz ardı edilemez. Öyle ya, “büyük acılar çektikleri için yardımına gidilen” Kosovalıların bağımsızlığının “uluslararası toplum”dan destek görmemesi düşünülemezdi. Öte yandan, BM Eski Yugoslavya İçin Ceza Mahkemesi tarafından bu amaçla değilse bile bu amaca hizmet eder şekilde verilen “soykırım” kararına (2004) rağmen Srebrenica katliamının hukuksal-siyasal sorumluluğunun Sırbistan dâhil hiçbir siyasi birime atfedilmemesi (UAD, 2007) de dikkat çekici. Bu kararlarla elleri güçlenen NATO ve AB’nin talep edilen savaş suçlularının yargılanması konusunda işbirliği yapması karşılığında Sırbistan’a hızlandırılmış AB üyeliği önermesinin arkasında fazla hırpalanmaması gerektiği düşünülen bu devlete/topluma onurlu bir çıkış sağlama arayışı bulunduğuysa aşikâr. Tıpkı Kosova konusunda Sırbistan’ın yanında yer alırken Rusya’nın tek derdinin kültürel müttefikini kollamak ve/veya uluslararası hukukun yerleşmiş kurallarına sahip çıkmak olmaması gibi.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3332 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1_cGNIKorux57zZvqs9ZQxWA-640x240.jpg" alt="" width="640" height="240" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1_cGNIKorux57zZvqs9ZQxWA-640x240.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1_cGNIKorux57zZvqs9ZQxWA-768x288.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1_cGNIKorux57zZvqs9ZQxWA-320x120.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1_cGNIKorux57zZvqs9ZQxWA-600x225.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/1_cGNIKorux57zZvqs9ZQxWA.jpg 1200w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Tam da bu noktada, Sırbistan’ın ve Rusya’nın Kosova’nın bağımsızlığının ve bunun Batılı ülkeler tarafından tanınmasının Pandora’nın kutusunu açacağı yönündeki hatırlatmaları tabii ki anlamlı ancak böyle bir domino etkisinin bizzat Rusya tarafından ne kadar istenir olduğu da tartışmalı. Zira her ne kadar Kafkaslar’da Abhazya, Güney Osetya gibi bölgelerde ayrılıkçıları destekler görünse de, Çeçenya örneğinde görüldüğü gibi imparatorluk döneminden elde kalanları koruma arayışında olan Rusya’nın uluslararası topluma yeni devletler katılması trendine pek sıcak bakamadığı ortada. Rusya’nın bu vesileyle AB çevrelerine karşı tehditkâr bir şekilde adını andığı tek ciddi “koz” (daha doğrusu, blöf unsuru) belki de KKTC ama AB yetkililerinin her durumun kendi özelliklerine uygun olarak yani siyaseten ele alınması gerektiğini vurguladıkları da bir gerçek.[3] Kaldı ki, ABD ve AB açısından NATO’da ortaklık yaptıkları eski büyük güç Rusya’yı küstürmeyecek bir çözüm bulmak belki tercih sebebidir ama mevcut konjonktürde devletler ailesine kimlerin katılacağını ve hangi bağımsızlık ilanının fiiliyatta bir anlamı olacağını belirleme gücünün kendilerinde olduğunu bilmiyor olmaları -hem de her daim tüm dünyaya hatırlatırlarken- olanaklı mı?</p>
<p>Tüm bu örnekler aslında ortaya basit bir resim çıkarıyor: Devlet olmanın ve devlet olarak tanınmanın çeşitli hukuksal ölçütleri pekâlâ olabilir ve aslında var da. Fakat devlet olmak var, devlet olmak var. Fiilen devlet muamelesi görmek yani devletler ailesinin uluslararası örgütlerde oy kullanabilen, temsilcileri kırmızı halılarla karşılanan, ticaret yapabilen, uluslararası spor müsabakalarına ve eğitim faaliyetlerine katılabilen, uluslararası ulaşıma doğrudan eklemlenebilen bir ferdi olabilmenin asıl koşuluysa “uluslararası toplum”un olurunu alabilmek. Belki de söylenmek isteneni en iyi örnekleyen Tayvan’ın durumu. Çin faktörü nedeniyle resmen devlet olarak tanınmayan Tayvan, dünyanın hemen hemen tüm devletleriyle pek çok tanınmış devletten daha yoğun siyasi, ekonomik, ticari ve beşeri ilişki içerisinde.</p>
<p>Baştaki temel soruya dönerek bitirelim: Devletler insanların sorunlarına çözüm bulmak iddiasında olduklarına göre, ya da bırakalım devletlerin bu meşrulaştırma iddiasını, insanlar için asıl olan gündelik yaşamlarını düzenleyecek örgütlenmeler ve yapılanmalar olduğuna göre, siyasi oluşumların bağımsız olup olmamasından ya da devlet olarak tanınıp tanınmamasından çok daha can alıcı sorunlar yok mu ortada? Devlet olma, devlet olarak tanınma iddiası açısından bakıldığında, bu sürecin sorunlara ne ölçüde çare olduğu/olabileceği sorgulanmaya muhtaç değil mi? “Millet” adına uygulanan baskıcı devlet politikalarına tepkiyi bir adım öteye götürerek insanların doğuştan gelen özelliklerini insanca/özgürce/dışlanmadan yaşayabilmesinin tek yolunun “kendi” devletlerine sahip olmak olduğunu savunan ayrılıkçı politikalar, itiraz ettikleri sistemin ne kadar uzağında durmakta? Etnik-dinsel milliyetçiliğe dayalı tercihleriyle şikâyetçi oldukları yekpareleştirici politikaları tersinden ama nihayetinde bir şekilde yeniden üretmiyorlar mı?[4] Dahası, “uluslararası toplum”un desteğinin tamamen duygusal nedenlerle alındığına inanmak -ya da inanıyormuş gibi yapmak- pragmatizmin sınırlarını bile zorlamıyor mu?</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-3333 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/images-5.jpg" alt="" width="300" height="304" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/images-5.jpg 223w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/images-5-100x100.jpg 100w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Yine, bir “devlet”i tanıma ya da tanımama (hatta kimi zaman o ismiyle değil de şu ismiyle tanıma) konusunda bunca tartışmaya giren devletler de o siyasi coğrafyada yaşayan yani bu tartışmayı adına yaptıklarını söyledikleri insanların bu tartışmaya neden olduğu iddia edilen asıl sorunlarını (zamanla) gözden kaçırıyor olabilirler mi? Doğrudan Avrupa’ya uçamayan, uçsa da gittiği ülkeye kendi kimliğiyle giremeyen, girse de AB eğitim programlarından yararlanamayan sıradan bir Kıbrıslı Türk’ün Avrupa Birliği için anlamı nedir? Tek sorun devlet olarak tanınmamaları mıdır? Ya da “uluslararası toplum” tarafından kabul görmeyen KKTC’yi tanıyan ve tanıtmak isteyen Türkiye, Kuzey Irak’ı gerektiğinde elektriği ve suyu kesilebilecek olanların yaşadığı coğrafya olarak görebilir mi? Daha dün Sovyetler Birliği’nden ayrılarak dış, renkli devrimle de iç self-determinasyon hakkını kullandığını söyleyen Gürcülerin sınırları içindeki Osetlere ve Abhazlara bakışına mı şaşmalı yoksa Çeçenlerden esirgediğini Osetlere ve Abhazlara vadeden Moskova’ya mı? Kosova için “bağımsızlık, sonunda” diyen Batı dünyasının ve saygın medya kurumlarının “isyankâr” buldukları Osetler ve Abhazlar’a kanının bir türlü ısınmamasına hiç değinmemeli o zaman. Peki ya devlet olma hakları her daim tekrarlanan ve fakat nasıl bir devlet olacakları konusunda bir türlü karar veremeyen uluslararası sistemin karar alıcılarının da etkisiyle daha kurulmadan neredeyse ikiye bölünen Filistinliler ne olacak?</p>
<p>Devlet olmak ya da olmamak… Bir devlete sahip olmak ya da olmamak… Bir “devlet”i tanımak ya da tanımamak… Bütün mesele bu mu?</p>
<p></span><span style="font-family: Calibri;">Dipnotlar</p>
<p>[1] Nitekim bir şekilde varlıkları kabul edilse bile Rusya, Osmanlı, Japonya ve Çin gibi devletlerin “uluslararası toplum”a “eşit” bir üye olarak katılmaları sürecinde de aslında bir şekilde “tanıma” mekanizmasına başvurulmuştu. İki dünya savaşı gibi ciddi kırılma ve yeniden yapılanma dönemlerinde sisteme kabul edilme ayrıcalığına kavuşanlar açısından da “tanınma” belirleyici olmuş, tâbi oldukları vesayet sistemi nedeniyle egemen ve bağımsız siyasi otoriteler ol(a)mayan ülkeler ironik bir şekilde “egemen ve bağımsız bir siyasi otoriteye sahip olmadıkları” gerekçesiyle sömürge veya manda/vesayet olarak tanınmıştı.</p>
<p>[2] Örneğin, Abhazya, Güney Osetya, Çeçenya, Kosova.</p>
<p>[3] “Kosova&#8217;yı tanıyan KKTC&#8217;yi de tanır” Radikal, 11 Şubat 2008. Türkiye’de “Kosova’yı tanıyabiliriz ama Kuzey Irak ayrı mesele” şeklinde dile gelen tutumu da not etmek gerek.</p>
<p>[4] Özellikle bkz. Kadir Cangızbay, Globalleş(tir)me Terörü, Ankara, Odak Yayınevi, 2003.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: large;">Erdem DENK &#8211; ASAM Dergisi, 28 Ağustos 2008</span></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uluslararası İlişkileri (de) Açalım</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2006/08/01/uluslararasi-iliskileri-de-acalim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Aug 2006 20:58:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3663</guid>

					<description><![CDATA[“Uluslararası İlişkiler” adıyla maruf disiplin, sosyal bilimler alanı içinde belki de en netameli olanı. Medyada, sokakta, kahvede ve evde futbolla yarışır bir “popülerlik” seviyesine sahip. Bu hem konunun “ayağa düşmesi”...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="article-title">
<div class="title">“Uluslararası İlişkiler” adıyla maruf disiplin, sosyal bilimler alanı içinde belki de en netameli olanı. Medyada, sokakta, kahvede ve evde futbolla yarışır bir “popülerlik” seviyesine sahip. Bu hem konunun “ayağa düşmesi” anlamında böyle hem de bu işi bilenler sıfatıyla görüşüne başvurulanların görüşlerine kulak kabartıldığında. Çok kabaca dışarıdaki imaj şu: Dar, basit, spekülatif, ne olursa olsun kazanma üstüne kurulu ve dahası anti-fairplay (futbolcular profesyonelce davranır, devlet adamları diplomatik konuşur!). Kısacası, dünyaya biraz eleştirel bakma kaygısı olanların çoğu açısından öyle çok hayırla yad e dildiği söylenemez Uluslararası İlişkiler’in.</div>
</div>
<div class="article-content">
<p>Durum bundan mı ibarettir, o ise apayrı bir konu. Her ne kadar Uluslararası İlişkiler’in “içeri”den yani “Uluslararası İlişkilerciler” tarafından hoyrat kullanıldığı bir gerçekse de, herhangi bir “alan” (“bilim dalı”?) hakkında popüler olanın, daha doğrusu popüler kılınanın tek temsilci olduğu zannının “dışarıda” bu kadar çabuk ve kolayca yaygın kabul görmesindeki vahamet de ziyadesiyle can sıkıcıdır. Evet, popüler “Uluslararası İlişkilerciler” (ki, güç merkezi/sahibi olmaktan ziyade kendinde güç vehmedenlerdendir onlar) alanlarını güç mücadelesi ve dengesi, çıkar peşinde koşma, stratejik hesaplar, “alta kalanın canı çıksın” vb. kavramlarla açıklanan bir satranç oyunu gibi algılama, gösterme, sunma, üretme ve yeniden üretme kaygısıyla hareket etmektedirler (“alanımızı biz biliriz” keyfiyeti de eklenebilir belki ama bunun birçok “bilim dalı” için geçerli bir “maraz” olduğu da ortadadır). Ve fakat, son tahlilde dünya meselelerine yani insana dair bir “bilim dalı” söz konusu olduğuna göre, bu tür “indirgemeci” (ön)yargıların doğru olmadığı, olmayabileceği ya da en azından doğru olmaması gerektiği de pekala düşünülebilir, düşünülmelidir. Yani, diyelim ki, Uluslararası İlişkiler çok dar bir çerçevede at gözlükleriyle çalışılan bir alandır; ama yine de (ya da o zaman) Uluslararası İlişkiler, Uluslararası İlişkilercilere bırakılmayacak kadar önemlidir de denebilir pekala.</p>
</div>
<p>Ki durum aslında hiç de böyle değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3664 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000027-640x418.jpg" alt="" width="640" height="418" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000027-640x418.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000027-768x502.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000027-320x209.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000027-600x392.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000027.jpg 892w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="article-content">
<p>Şöyle ki, Uluslararası İlişkiler, her zaman, “başka türlü” de çalışılmıştır. Devletlerarası mücadeleleri tabii ki tamamen inceleme dışı bırakmayan, ya da bırakamayan, ama en kaba tabirle tüm “dünyevî” meselelere kafa yoran, “insanlığı” ilgilendiren bütün sınır aşan ve aşmayan sorunlara kulak kabartan (dünyanın herhangi bir yerinde bir koyun kaybolsa onun peşine düşen!) Uluslararası İlişkilerciler numunelik miktarda da olsa hep olagelmiştir. Kaldı ki, şu meşûm “küreselleşme” ile olayın rengi de epey değişmiştir. Öyle ki, kimileri “Uluslararası İlişkiler” adıyla nam salmış alanı “Dünya Politikası”, “Küresel Politika” vb. şeklinde yeniden adlandıralım diyesi bile olmuştur (ki, caizdir!). Çünkü, “insanlığı” ilgilendiren “küresel” sorunlar Uluslararası İlişkiler’in geleneksel alanına daha fazla girer olmuştur. Çünkü, özellikle 1970’lerle başlayan küresel ekonomik politikalar sömürü, ayrımcılık, tahakküm, eşitsizlik, adaletsizlik, açlık, yoksulluk, vb. envai çeşit insan hakları ihlallerini “yerel/bireysel” sorunlar olmaktan çıkarıp “genel/insanî” sorunlar haline getirmiştir. Çünkü, yaşam mücadelesine ayakta durma, karnını doyurma ve güven içinde yaşama “temel bedensel ihtiyaçları”nı avlanarak karşılayabileceği algısıyla başlayan insanlık, “aklî gelişimi” sonucu geldiği şu son aşamasında görmüştür ki “temel bedensel ihtiyaçları” bile hala (ve belki de asıl şimdi) tehlikededir ve daha da kötüsü avlanan artık kendisidir! Ezcümle, insan(lığ)ın asıl mücadelesi özne olma mücadelesidir ve bunun yolu da küresel düşünüp küresel hareket etmekten geçmektedir.</p>
<p>Bilindiği gibi, günümüzde insan (halk?, toplum?) üç türlü ele alınmakta, ön plana çıkarılmaktadır: Ekonomi merkezli düşünen, davranan ve tepki veren “liberal birey” olarak insan (<em>homo economicus</em>); stratejik hesaplar peşinde koşan “yurttaş” insan (<em>homo askerus!</em>); ve dini/etnik/ırkî kimliğiyle ön plana çık(arıl)an insan (<em>homo cemaatus!</em>). Bunlardan birincisi insanı her şeyi kâr/kazanç çerçevesinde görmeye sevk ederken, ikincisi şovenist/militer anlayışlara ve dolayısıyla küresel gerginliklere ve hatta savaşlara kapıyı aralamakta, nihayet üçüncüsü de toplumsal gerginlikleri üreterek, besleyerek ve yeniden üreterek bölgesel (özellikle ulus devlet düzeyinde) ayrışmalara ve çatışmalara neden olmaktadır. Tüm bu üç durumun esas itiraz edilmesi gereken ortak noktaları ise, insanın kendini (ilkinde “ben”, ikincisinde ve üçüncüsünde ise “biz”) merkeze koyarak “öteki”ni değersizleştirmesi, düşmanlaştırması ve araçsallaştırmasıdır.</p>
<p>İnsanî açıdan sorundan başka bir şey getirmediği defalarca kanıtlanmış olan tüm bu önermelerin karşısına “küreselleşme” sürecini de dikkate alarak “toplumsal/toplumcu birey”in (<em>homo insanus!</em>) konması gerekmektedir. Bunu illa küresel hegemonu ve/veya küresel iktidar odaklarını benimseyerek, onlara bir tür meşruiyet atfederek yapmak da gerekmemektedir (zinhar!). Bu tür oluşumlardan bağımsız insanî bir bakış açısı da pekala geliştirilebilir ve insan zihnini ve çabasını her durumda insanî, insana yakışan analizler ve çözümler üretmeye yönelterek de farklı alternatifler peşinde koşulabilir. En azından dünyanın bir satranç tahtası olmaması gerektiği konusu ısrarla dile getirilebilir ve uluslararası ilişkiler, dış politika ve uluslararası hukuk literatürlerinin tek yönlü ve stratejik hesaplar merkezli oluşturulmasına karşı itirazlar kayda geçirilebilir, gerekli şerhler düşülebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3665 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138-640x357.jpg" alt="" width="640" height="357" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138-640x357.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138-1280x714.jpg 1280w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138-768x428.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138-1536x857.jpg 1536w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138-320x178.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138-600x335.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Ekran-goruntusu-2024-09-09-000138.jpg 1813w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<div class="article-content">
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu anlamda bir mücadelenin önemli ayaklarından birisi tabii ki itirazdır, protestodur. Ancak, yapılanı/yapılması gerekeni bununla sınırlamak -özellikle de yöntem konusunda yapılan ciddi hatalar hatırlandığında- mevcut durumu pekiştirmeyle yani farkında olmadan onu yeniden üretmeyle de sonuçlanabilir -ki öyle olmaktadır. Bu nedenle, bir yandan itirazı doğru yöntemlerle dile getirmeye özen gösterilirken diğer yandan da hem kuramsal alanda hem de dünyanın hangi köşesinde çıkarsa çıksın her bir somut sorun için insanî bakış açılarının geliştirilmesi elzemdir. Bunun fikirsel temeli ise insanlık denen büyük bir aileye üye olma yani “uluslararası toplum bilinci” şeklinde ifade edilebilir.</p>
<p>Büyük ölçüde liberal bakış açısı tarafından eskitilen/kirletilen “uluslararası toplum bilinci” kavramının içinin nasıl doldurulacağı konusuna gelince… Dikkat çekilmesi gereken belki de en önemli nokta, mevcut uluslararası sistemi ayakta tutan temel unsurları iyi tespit edip deşifre etmek ve sonra da bunları ters yüz etmenin (yapısöküm?) yolları üzerine kafa yormaktır. Bu çerçevede, her ne kadar bilincin sil baştan nasıl oluşturabileceği bu yazının amacının, kapsamının ve daha da önemlisi kapasitesinin çok ötesinde olsa da, bir noktaya dikkat çekmek yerinde olacaktır: Rıza. Gramsci tarafından teorileştirilen “rıza” kavramıyla söylenmek istenen başlangıçta ekonomik yani altyapısal araçlarla kurulan/belirlenen uluslararası (hegemonik) sistemin devamında yani yeniden üretilmesinde kültürel, hukuksal, siyasal vb. üstyapısal faktörlerin <em>de</em> ciddi etkisinin olduğudur. Gerçekten de, küresel hegemonya, bir noktadan sonra varlığını büyük ölçüde bu konumuna gösterilen “rıza” sayesinde sürdürmekte (bkz. neoliberal ideoloji) ve her aşamada konumunu daha da sağlamlaştırmaktadır. Bu nedenle, küresel hegemonun etkisinin kırılmasına belki de öncelikle buradan yani kendisini sürekli yeniden döllediği bu noktadan başlanmalıdır. Bu ise, küresel hegemona karşı ne <em>homo economicus</em>’un önerdiği gibi bireysel ekonomik kurtuluşla, ne “<em>homo askerus</em>”un önerdiği gibi stratejik denge hesapları ve milliyetçilikle, ne de “<em>homo cemaatus</em>”un önerdiği gibi mikro-milliyetçilik benzeri küçük hesaplarla başarılabilecek bir şeydir. Hatta, mevcut duruma bakıldığında, kimi zaman iç içe de geçen (ya da pek bir sevişen!) bu üç bakış açısının küresel hegemonu yeniden üretmekten/güçlendirmekten başka sonuçlarının olduğunu söylemek bile zordur.</p>
<p>Kısacası, bu döngüyü kırabilecek tek şey bu döngünün dışına çıkma fırsatı sunan/sunabilecek tek yaklaşım olan insanî anlayışı güçlendirmek yani her türlü sömürüyü, ayrımcılığı, tahakkümü ve eşitsizliği reddeden, dışlayan bir bakış açısı geliştirmektir. Fakat bu konuda rezervsiz hareket etmek de pek yerinde olmayacaktır. Örneğin uluslararası sivil toplum kuruluşları konusunda ciddi sıkıntılar/sorunlar olduğu ortadadır. Bir kısmı insanî olmaktan ziyade (büyük) devletlerin çıkarlarına paralel hareket ederken, kimileri de hesap verebilirlik, temsilîyet gibi temel demokratik ilkeler açısından ciddi eksiklikler içermektedir. Yine, aktivistler bağlamında düşünüldüğünde de, bu çalışmanın ön plana çıkarmaya çalıştığı yapıcı/kurucu muhalefet anlayışına uzak, şiddet yanlısı ve küresel düzeyde farklılık içinde çokkültürlü bir entegrasyon modelinden ziyade farklılıkları keskinleştirecek cemaatçi anlayışları besleyen akımların “uluslararası toplum bilinci”ni yeni baştan yaratmada katkı göstermek bir yana “ket vurucu” olacakları da açıktır.</p>
<p>Bu anlamda, Uluslararası İlişkilerciler’in kendi alanlarına yabancılaşmaması adına yapılacak her türlü “farklı” çalışmaya ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Bu ise, hem ilgi alanı havzasını genişletmek, hem analiz birimlerini çeşitlendirmek hem de inceleme yöntemlerini çoğaltmak anlamına gelmektedir. Öte yandan, ya da tam da bu nedenle, her türlü dünya meselesine devletlerle sınırlı olmayan değişik birimler ve sorunsallar açısından bakan kuramsal, kavramsal, amprik ya da deneysel, akademik, bilimsel ya da politik çalışmaların kendilerine yer bulacağı bir mecraya ihtiyaç olduğu da ortadadır. İşbu nedenle, dünyaya yani insana dair hiçbir meselenin satranç tahtasına piyon (ya da vezir veya şah!) yapılmaması gerektiğine imanı tam tüm “Uluslararası İlişkilerciler”e ve daha da önemlisi bahsi geçen meselelerle “amatör olarak ilgilenen” herkese bir çağrıdır bu kısa metin: Kıralım zincirleri ve özgürleştirelim “Uluslararası İlişkiler literatürü”nü. Fikirler, görüşler oluşsun, gelişsin, zenginleşsin; tavırlar alınsın; alternatif bir veri-bilgi bankası, referans noktası olsun meraklısının elinde. Hem de “tüm kamuoyu” tarafından beslenen, şekillendirilen, yaratılan.</p>
<p>Önyargılarımızdan ve önkabullerimizden başka kurtulacak bir şeyimiz yok!</p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Birikim Güncel, 1 Ağustos 2006 Salı</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
