<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Birleşmiş Milletler &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/birlesmis-milletler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 08 Feb 2026 15:49:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Birleşmiş Milletler &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dünya’nın Pan-Krizi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/02/08/dunyanin-pan-krizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2026 15:49:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[erdem denk]]></category>
		<category><![CDATA[insanlıktarihi]]></category>
		<category><![CDATA[pankriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4754</guid>

					<description><![CDATA[Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit bir “teorik/disipliner/bilimsel” kriz de değil. Bizatihi siyaset ve gündelik hayat kriz içerisinde. Artık neredeyse hiçbir şey, bahse konu alanın uzmanları tarafından neden-sonuçları itibariyle anlaşılıp analiz edilemediği gibi, farklı alanlardan uzmanlar da olan bitene dair bilimsel tespit ya da bilimsel kestirimlerde bulunamıyor. Çünkü neredeyse hiçbir şey, eskisi gibi değil…</p>
<p>Bu kısa yazıda, bu durumun sebebinin bir “Pan-Kriz” yaşamamızdan kaynaklandığı ileri sürülecek. Küresel ölçekte birçok farklı düzey ve düzlemde öyle krizler yaşamaktayız ki, bir bütün olarak insanlık kimisini birkaç kez tecrübe etmiş olsa da toplamda böylesi hemen her alanı kapsayan bir krizle ilk kez karşı karşıya neredeyse.</p>
<p>En kolay olandan başlamak ve “günümüzde olmakta olan”a bakmak gerekirse, en genel anlamıyla, kabaca 500 yıl önce mayalanmaya başlayan, 19-20. yüzyıl dönemecinde kurumsallaşan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında nihai şeklini alan Avrupa/Batı-merkezci modern(ist) dünya sistemi değişmekte. Kısaca “modern(ist) uzlaşının çökmesi” olarak adlandırılabilecek şekilde, bir yandan endüstriyel kapitalist üretim tarzı ve buna bağlı üretim ve bölüşüm sistemleri değişirken siyasette de temsil krizi gittikçe büyüyor. Popülizm kavramıyla açıklanamayacak ölçüde radikal güç ve seçmen kaymaları yaşanıyor. En son Libya, Ukrayna, Suriye ve İsrail krizleriyle görüldüğü gibi, hem Soğuk Savaş’a dayalı “alan paylaşım”ı dönüşüyor hem de “yorgun” merkezlerin yerini Çin gibi “yükselen güçler”in alma olasılığının şekillendirdiği “köşe kapmaca” rekabeti gittikçe artıyor. Bir yandan dijital neo-liberal üretimin merkez üssü ve aksı değişirken, pandemide enfekte olan “küresel tedarik zincirleri”ni tüm küresel ticaret sistemini ve yollarını çeşitlendirerek “iyileştirme”ye yönelik çabalar derinleşiyor. Dönüşen jeopolitik güç dengeleriyle gelişen siber teknolojinin de etkisiyle dünya askeri güvenlik mimarisi değiştiği gibi, küresel güç mücadelesini on yıllarca öngörülebilir kılan/tutan ideolojik temelin yerini de gündelik türbülanslara ve hatta saf değişikliklerine epey açık düz pragmatizm alıyor. Tüm dünyayı etkileyen iklim, çevre vb. krizlerin de etkisiyle ulusal ve hatta küresel demografi değişirken, mevcut aidiyet rejimleri de (yeniden) kurucu bir tartışmanın konusu oluyor. Dinlerin tahtına göz diken “aydınlanma” çağının bilimsel bilme biçimini sorgulayan ezoterizmyükseledursun, muarız oldukları kadar simbiyotik(miş) gibi de davranan semavi dinlerle spiritüalist yaklaşımlar da post-truth çağına ayak uydurmaya çalışıyor.</p>
<p>Hayatın hemen her kurucu alanında yaşanan dönüşümlerle karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu yeni değer(sizlik)ler çağında, mevcudu mevcut modern(ist) bilgi havuzu, geçerli bilgi üretme biçimi ya da yerleşik paradigmayla anlama ve çözümleme ihtimali de gittikçe azalıyor.</p>
<p>Üstelik, son 500 yılda tedricen şekillenen modern(ist) uzlaşıyı hemen her bir dikiş noktasından patlatan bu gelişmeler bir yana, 5 bin yıldır hayatımızda olan “devlet” olgusu da köklü bir dönüşüme uğramakta. En basit ifadesiyle yaşamın kurucu tüm alanlarına dair güç ve araç tekeli ile karakterize olan devlet, neo-liberal küresel sistemin eli sopalı yürütücüsüne dönüşmekte. Klasik anlamıyla kural belirleme (yasama), uygulama (yürütme) ve uygulatma (yargı) alanındaki egemenliğini büyük ölçüde kaybetmekte olan devlet, neoliberal küresel nizamın gerektirdiklerini genellikle de kendiliğinden (olmadı destekle, ittirip kaktırmayla) yapacak şekilde “uzuvlaşıyor”. Hemen tüm dünyada gittikçe otoriterleşmesi ve hatta neo-liberal dünyanın bir anlamda “küresel” mottosuna dönüşen “yerli ve milli” söylemleriyle meşrulaştırılması da birazcık bundan. Neoliberalizm fikrinin iktidarda olmasının biraz da dışarıda kaldığı (daha doğrusu “güçlü devlet” tarafından dışarı atıldığı) “algısı”na bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. Devletin içinin boşaltılmasıyla artan güvenlik açığını dolduracak şekilde irileşen “devlet kültü”nün her fırsatta kutsanması gerekmekte. Tüm sistem, kendi aralarında bir tür “iş görme” (ya da “iş bitirme”) network’ü ve dayanışması oluşturan “güçlü liderler”e emanet. Aksi, her tarafından tekinsizlik aktığı her saniye hatırlatılan koskoca dünyada aç ve açıkta kalmak demek. Neyse ki, üretimden uzaklaştıkça tükettiğiyle mutlu olmak, yetinmek ve/veya avunmak durumunda kalan insancıkların da artan güvensizlik koşullarında devlette ya da devletlûlarda sembolize olan (ve artık sadece sembolize olan) güce sığınmaya daha fazla meyyal olduğunu yine bilmesi gereken herkes biliyor. Her durumda kesin olansa, modern(ist) uzlaşının ürünü olan sosyal bilimlerin karşısında çaresiz ve ekipmansız kaldığı bu durum, eski düzeni yardıma çağırmak (ya da gömmek) dışında işe yaramayan “eskinin her şeye kadir, şimdinin muhalif” egemen paradigmasının insan ve toplum davranışlarını analiz etme kabiliyetini neredeyse tümüyle kaybettiği anlamına da geliyor.</p>
<p>En azından bilimsel analiz yapma imkân ve kabiliyeti açısından işin daha da kötüsü, “içinden geçmekte olduğumuz ilginç zamanlar”da sadece 500 yıllık modernizm ya da 5 bin yıllık devlet sarsılmıyor. En az 50 bin yıllık “insan (<em>homo sapiens sapiens</em>)” da ciddi meydan okumalarla karşı karşıya. Tarihin en temel (mikro) kurucu sorunsallarından olan “üreme”yi “bildiğimiz gibi”nin dışında da mümkün kılan ve dolayısıyla en mikrosundan en makrosuna tüm toplumsal düzeni sarsma potansiyeline sahip teknolojik arayışlar süredursun, yapay zekâ ve robot teknolojisi sayesinde insan dışında bir “özne/kişi/aktör” de hayatımıza katılma sürecinde. İstihdam ilişkilerinden sosyal hayata kadar gündelik yaşamın hemen her alanına olası etkileri bir yana, hukuk sistemini kökünden etkileyecek ve mevcut düzenin olduğu gibi sürdürülmesini imkansızlaştıracak bir değişiklik bu.</p>
<p>Otonom araç ve silahların hak, yetki ve inisiyatif kullanımından olası kaza ve adi cinayetlerdeki cezai sorumluluğuna kadar bir dizi olası hukuksal sorun bir yana, bu gelişmelerin savaşın anlam, etki ve boyutlarını daha da “insansızlaştıracak” ve “insanî olmaktan çıkaracak” olduğu kesin. Bu gelişmelerin mevcut paradigmayla ele alınamaz ve açıklanamaz nitelikte olduğu da. Zira 5 bin yıl kadar önce hayatımıza girdiği günden başlayarak “risk/maliyet azalıp kâr/ganimet arttıkça” çoğalan savaş iştahının artık tümüyle “ahlaksızlaşıp” olağanlaşacağı koşullar olgunlaşmakta. Sermayenin gittikçe yerel, ulusal, bölgesel ve global düzeylerde merkezileş(tiril)mekte olduğu koşullarda ganimetin geometrik olarak artması bir yana, yapay zeka ve otonom silahların etkisiyle asimetri derinleştikçe risk de azalıyor. Çöken modernist uzlaşının ve yerleşik devlet anlayışının gerektirdiği küresel parselasyonu sil baştan kurmak isteyenlerin elleri güçleniyor. Tabii nükleer güç dengesi sürdükçe bir “kurucu savaş” yaşanamayacağı için de süreğen hale gelen“velayet” savaşlarının mevcut düzen(sizliğ)i sona erdiremeyeceği de açık. Nitekim öldürülemeyen kitleler süründürülüyor.</p>
<p>Keza artan uzay faaliyetlerinin de oldum olası dünya kaynaklarıyla devinen dünya düzenini derinden etkileyeceği aşikâr. Zira küçücük bir metalik asteroidin bile trilyonlarca dolarlık endüstriyel hammaddeye sahip olduğunu ve hatta bazı asteroidlerin dünyanın milyonlarca yıllık ihtiyacını karşılayabileceğini speküle eden tahminler söz konusu. Henüz “işletme maliyeti” nedeniyle “yapılabilir” bulunmasa da, Japonya’nın 2019’da Ryugu asteroidinden dünyaya deneme amaçlı getirdiği parça üzerindeki çalışmalarından gelecek verilere kulağını kabartan birçok projenin, uzay madenciliğinin ulaşım ve işletme maliyetini düşürmeye yoğunlaştığı da bilinmekte. Mars gibi gezegenlerde kurulacak kolonileri de içerecek somut adımların yüzyılın ortasına varmadan şekillenmesiyle asteroid madenciliğinin 1492’den itibaren Avrupa lehine oluşan ve modern(ist) dönemi açan asimetrik ekonomik imkâna benzer bir “sıçrama” yaratma potansiyelinin çok yüksek olduğu söylenebilir. Nihayet, iklim değişikliğiyle çözülen on binlerce yıllık kutup buzullarının açığa çıkaracağı deniz ticaret rotalarının, nadir elementlerin ya da bakterilerin radikal sosyo-ekonomik, demografik ve politik etkileri olacağını tahmin etmek zor değil. Başlangıçta bir “dalga geçme” konusu olarak görülse de, Trump’ın Grönland ve Kanada çıkışları da Musk’ın Mars sevdası da öyle “basit/saçma/masum fanteziler” olmayabilir.</p>
<p>Böylesi aktörlerin bir bilgi olarak değil de temsil ettikleri zihniyet itibariyle yaşayarak bildikleri ve olabildiğince yönlendirmeye çalıştıkları bir dönüşüm yaşanmakta. Küresel üretimin yeni hammaddeler(l)e döndüğü “yeni(den) keşifler çağı”nın yeni arz rotaları ve dolayısıyla tedarik zincirleriyle birleşmesi durumunda olacakları en son 500 yıl önce, 15. yüzyılda görmüştük. Yakın zamanda gördüğümüz “pandemicik” sayılmazsa, kitleleri tehdit edecek salgının ne anlama geldiğini de onun hemen öncesinde, 14. yüzyılda. Tüm bunların nedeni olan iklim değişikliğini ise en son 11 bin 650 yıl önce. İnsanların (<em>homo sapiens sapiens</em>) merkezinde olduğu dünya da yaklaşık 50 bin yıldır var. Yaklaşık 3.3 milyon yıldır alet yapılıyor ve bu aletleri hep canlılar yaptı. Canlılar tarafından ve canlılar için yapılan “<em>kendinde</em> aletler”in “<em>kendi için</em>alet” olması ihtimali bile tüm düzeni alt üst edecek nitelikte. Tabii Taş Çağı’ndan bu yana yaşanan her bir teknolojik atılım, eski düzeni tüm değer ve normlarıyla dönüştürürken yenilerini de kurdu. Adapte olamayanlar, yani süreci kendi lehine yönlendiremeyenler ise elendi.</p>
<p>Kısacası, insanlık tarihinin kabaca 500 (Batı-merkezcilik), 5 bin (devlet-merkezcilik) ve 50 bin yıllık (insan-merkezcilik) döngülerinin her birinin üst üste bindirdiği tüm katmanları ve kurumları ilgilendiren bir “pan-kriz” içindeyiz. Farklı alanlardaki döngülerin her birinin krizde olmasını da aşan bir süreçteyiz, çünkü tüm bu döngülerin kriz noktalarının da günümüzde kesişmesi söz konusu. Hele modern(ist) uzlaşının ve dolayışla yerleşik tüm değer yargılarının çözüldüğü ve yapay zekânın etkisiyle “bilme/bilgi”nin tanım, anlam ve işlevi değişmekteyken, böylesi köklü ve karmaşık bir krizdeki dünyayı anlamak gittikçe zorlaşmakta. Endüstriyel kapitalizmin üretim biçimiyle ihtiyaçlarına binaen kurulmuş ve dolayısıyla da onun amaçlarına uygun biçimde şekillenmiş modern(ist) paradigmanın bilim üretme anlayış ve yönteminin içinde kalarak “olmakta olan”ı anlama ve açıklama çabasının bir geleceği yok. Zaten baştan itibaren seçici, yanlı ve eksik olan egemen paradigma, artık sürdürülebilir de değil.</p>
<p>Pan-krizle mücadele için “pan-bilim” gerekli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Erdem Denk, &#8220;Dünya’nın Pan-Krizi&#8221; <em>Global Panorama</em>, Çevrimiçi Yayın, 3 Kasım 2025</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birleşmiş Milletler’de Avrupa Birliği’nin Gözlemci Üyeliği</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/birlesmis-milletlerde-avrupa-birliginin-gozlemci-uyeligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:50:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3537</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3533"  _slug="birlesmis-milletlerde-avrupa-birliginin-gozlemci-uyeligi" data-title="birlesmis-milletlerde-avrupa-birliginin-gozlemci-uyeligi" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3533 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/unga-visual_square.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/bm.ab_.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birleşmiş Milletler</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/09/06/birlesmis-milletler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 18:39:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3530</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3526"  _slug="birlesmis-milletler" data-title="birlesmis-milletler" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3526 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/86088237ac612058d1a2fb8a6441e1.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/bm.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uluslararası Sistemdeki Dönüşümler Işığında BM’nin 70 Yılı</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2016/03/06/uluslararasi-sistemdeki-donusumler-isiginda-bmnin-70-yili/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Mar 2016 20:01:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3551</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3547"  _slug="uluslararasi-sistemdeki-donusumler-isiginda-bmnin-70-yili" data-title="uluslararasi-sistemdeki-donusumler-isiginda-bmnin-70-yili" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3547 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/image2.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/denk.jobeps.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birleşmiş Milletler İllüzyonu</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2014/09/24/birlesmis-milletler-illuzyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2014 18:06:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3335</guid>

					<description><![CDATA[1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), zaman zaman ciddi tartışmalara konu olsa da, hâlâ günümüz uluslararası sisteminin temel yapısı durumunda. Zira uluslararası hukuk sisteminin merkezinde yer alıyor, egemen eşitlik iddiasına dayanıyor...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;"><strong>1</strong>945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM), zaman zaman ciddi tartışmalara konu olsa da, hâlâ günümüz uluslararası sisteminin temel yapısı durumunda. Zira uluslararası hukuk sisteminin merkezinde yer alıyor, egemen eşitlik iddiasına dayanıyor ve neredeyse bağımsız tüm devletleri içeriyor. Bu da BM’ye özgün bir temsil ve meşruiyet kapasitesi sağlıyor. Bunun sembolüyse “dünyanın en kapsamlı üst düzey siyaset ve müzakere platformu” niteliğindeki Genel Kurul. Örgütü asıl farklı kılansa, özel görev ve yetkileri olan Güvenlik Konseyi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Şöyle ki, BM’nin mimarı olan İkinci Dünya Savaşı’nın beş galip devleti (ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve SSCB) bu organın daimi üyesi olmakla kalmadı, veto yetkisi ayrıcalığıyla birinin bile hayır oyunun karar alınmasını engellemesi kararlaştırıldı. Böylece yaratılan “daha eşitler” kategorisinin BM’nin üzerine bina edildiğini iddia ettiği egemen eşitlik ilkesini resmen yadsıdığı açık. Üstelik Güvenlik Konseyi “başlıca sorumluluğuna” bırakılan “uluslararası barış ve güvenliği koruma” konusunda alacağı bağlayıcı kararlarla “silahlı kuvvet kullanımını içeren zorlama tedbirleri” uygulayabiliyor. “Uluslararası barış ve güvenlik” kavramıysa BM Antlaşması’nda tarif edilmiyor. Dolayısıyla bu kavramın içeriğinin tespiti de tümüyle Konsey’e yani veto yetkili beş daimi üyeye bırakılmış durumda. Öyle ki, “daha eşit” devletler kendilerine verilen bu sınırsız takdir yetkisi çerçevesinde bir saptama yapmadığı sürece açık bir savaş dahi bir “uluslararası barış ve güvenlik” sorunu olarak değer kazanamıyor. Keza bir uyuşmazlık olduğu dahi tartışmalı bir konu da öyle “uygun görülmesi” durumunda pekâlâ “uluslararası barışa tehdit” sayılabilir. Soğuk Savaş boyunca olduğu gibi.</p>
<p style="font-weight: 400;">Kısacası, BM’nin meşruiyetinin önemli nedenlerinden olan ve ciddi beklenti yaratan “uluslararası barış ve güvenliği koruma”, aslında günlük dildeki ve hatta siyaset ve hukuk literatüründeki olağan çağrışımlardan çok farklı bir anlama sahip. Burada kastedilen savaş ve çatışma olmaması anlamında “barış ve güvenlik” olmadığı gibi, kuruluş konferansında zaten açıkça reddedildiği gibi “uluslararası adaleti sağlama” da değil. Asıl hedef savaş sonrasında kurulan “statüko”nun “dünya barışı” kavramının sunduğu meşru zeminde kodlanarak sabitlenmesi ve korunması. Nitekim bir uçtan örgüt mekanizmalarına giren çıkarlarının diğer uçtan “uluslararası barış ve güvenliğin gereği” ve “uluslararası toplumun ortak çıkarı” olarak çıktığı hatırlanırsa, BM özellikle daimi üyeler açısından işlevsel bir “arayüz” niteliğinde. Bu nedenle statükonun bekçiliğini (yani “arayüz”ün “bakım ve onarımı”nı) kimseye bırakmak istemiyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-3337 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d-600x338.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_efa33aa388c61e5afa5606c299c73d9d.jpg 864w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan, bu sistemin “olması gereken” ya da “ehvenişer” olduğu düşüncesi de yaygın. Buna göre, böylesi bir yapıya sahip olmayan öncülü Milletler Cemiyeti&#8217;nin (MC) başarısız olmasının da gösterdiği gibi, “uluslararası barış ve güvenlik” ancak büyük ve güçlü devletlerin garantörlüğüyle sağlanabilir. Zaten onlar arasındaki denge de adaletli ve barışçıl bir dünya düzeninin sürdürülmesinin tek yoludur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, dönem dönem BM’ye yöneltilen eleştirilerinin istisnalar hariç odaklandığı nokta da tam burası. Buna göre, uluslararası barış ve güvenliği koruma görevini (artık) yerine getiremeyen sistem mutlaka reforme edilmeli. Farklı aktörler tarafından farklı gerekçelerle dillendirilen ve aslında farklı anlamlara gelen bu türen harcıâlem eleştirileri analiz etmek içinse “uluslararası barış ve güvenlik” kavramına yaklaşımlarına yakından bakmak gerek.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Uluslararası barış ve güvenliği” değil “statüko”yu koruma arayışı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Veto yetkisinin hem de “içeriden” yani vetolu devletler tarafından sorunsallaştırıldığı ilk olay 1956’da yaşandı. Süveyş Kanalı’nı millileştiren Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır’a İsrail’i destekleme gerekçesiyle askeri müdahalede bulunan Fransa ve İngiltere, ABD ve SSCB tarafından “uluslararası barış ve güvenlik” gerekçesiyle hem de bu iki devletin veto yetkisine sahip olduğu Güvenlik Konseyi yerine Genel Kurul devreye sokularak saf dışı bırakıldı. Böylece Şubat 1945’teki Yalta Dengesi gereği “dünyayı paylaşan” ABD ve SSCB, savaştan destekleriyle galip çıkan Fransa ve İngiltere’nin veto yetkisini “dünya barışı” konularında etkisizleştirerek BM düzeninin “daha da eşit” iki devleti oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3339 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform-600x338.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Vision-2020-A-Discussion-of-UN-Security-Council-Reform.jpg 940w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">1970’lerde de bu kez SSCB karşısında güçlenen ABD yine aynı yola başvurdu ve kendisi dışındakilerin veto yetkisini sorgulamaya başladı. Önce Rusya’nın (ve Çin’in) veto yetkilerini makul olmayan şekillerde (unreasonable veto) kullandığı öne sürüldü. 11 Eylül’den sonraysa iş BM sisteminin öldüğünü iddia etmeye kadar vardı. (Neo-Con Richard Perle’in 2003’te yazdığı gibi: “Thank God for the Death of the UN”). 1945’i esas alan BM’nin 2000’lerde uluslararası barış ve güvenliği sağlaması mümkün değildi. Küresel hegemonik güç olmak isteyen “Yeni İmparator(luk)”, “en/yüce eşit” olarak kendisinden başka “statüko/barış kurucu/koruyucu” olmasını kabul edemezdi. Bu fiili revizyonizmle hukuksal statüko sorgulanıyordu ve 2000’lerin başına George W. Bush’un “BM’yi hiçe sayan tek taraflı uygulamaları” damga vurdu.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, 2008’den itibaren finansal kriz, Rusya ve Çin’in yükselişi ve Pasifik’in artan önemi, Arap Baharı, Ukrayna ve Suriye sorunları gibi gelişmelerle işler tekrar değişmiş gibi. Nitekim Libya’ya 2011’de bir Konsey kararıyla müdahil olunması da, BM sisteminin gerektiğinde kullanılabilecek bir araç olduğuna ABD’nin ikna olduğunu gösteriyor. Zaten “Realizm’in yaşayan efsanesi” Henry Kissenger da Perle’in anılan makalesine karşı çıkarken BM’yi adeta “evladiyelik örgüt” olduğu için savunmuştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3338 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-640x366.jpg" alt="" width="640" height="366" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-640x366.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-768x439.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-320x183.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450-600x343.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/Trump_at_UN__Dos_blog_750x450.jpg 787w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Öte yandan, gücünü tekrar konsolide etme derdindeki Rusya da 2000’lerin sonlarıyla sahnelere dönmüşe benziyor. ABD’ye Kosova’yı hatırlatarak ve BM’yi by-pass ederek 2008’de Güney Osetya’ya “insani müdahale” yapan Rusya, Ukrayna ve Suriye sorunlarını da lehine kullanmakta. Etliye sütlüye bulaşmayan Çin’in artan ekonomik gücünü küresel siyasete nasıl yansıtacağı da önemli bir veri olacak. Kısacası, beş devletin kendi aralarındaki güç kaymalarına göre tartışmaya açabildikleri veto yetkisi, tekrar “istenir” olmaya başlamış gibi. Dolayısıyla “içeriden” gelen eleştirileri -meta denge kurucu yeni ve radikal bir olay olmadığı sürece- karşılıklı yoklamalar ve test etme arayışları olarak görebiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Adalet” değil “yeni bir statüko” arayışı</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Vetolu daimi üyelik sistemine “dışarıdan” da ciddi eleştiriler gelmekte. Bunda Soğuk Savaş’ın bitmesiyle müttefikliğine sığınılan büyük güçlere ihtiyaç kalmamasının etkisi olduğu açık. Bir diğer etkense uluslararası ilişkilerin daha fazla aktörlü ve komplike olmayı başlaması. İlginç olansa, saikleri ne olursa olsun, bu yaklaşımların da kendilerine meşruiyet zemini olarak “uluslararası barış ve güvenlik” kavramını seçmesi ve “dünya barışı”nın “beş devletin insafına” bırakılamayacağını vurgulaması.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ciddi bir sorun olan Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve yetkisi, baştan beri “daha eşit” üyelik sistemine dayanıyor ve bu nedenle hakkında ne dense az. Zira bir mümkünatı var mı bilinmez ama dünya barışı için egemenlikten “feragat edilmesi” ve bir “üst örgüt” kurulması gerekecekse bunun tüm devletleri kapsaması gerek. Caizdir de. Bu çerçevede ilgili kararlar da tüm devletlerin eşit oyunu esas alan zeminlerde ve mekanizmalarla alınmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-3336 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-640x288.jpg" alt="" width="640" height="288" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-640x288.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-768x346.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-320x144.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped-600x270.jpg 600w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/image1170x530cropped.jpg 1178w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p style="font-weight: 400;">Ne var ki, Güvenlik Konseyi’ne “dışarıdan” getirilen ve ısrarla “adalet” ve “eşitlik” kavramlarını vurgulayan eleştirilerin -istisnalar hariç- böyle bir noktadan hareket ettiğini söylemek zor. Zira karşımıza değişen güç dengelerine uygun şekilde yeni aktörlere daha fazla rol verilmesi yönünde “utangaç” ya da “gözü kara” öneriler çıkıyor. “1945’lerin BM sistemi”nin çalışmamasını yeni aktörleri içermemesine bağlayan bu tür devletler, “isim vermeden”, aslında kendilerinin de bu yetkiye sahip olmasının gerektiğini ima/ifade ediyor. Bu çerçevede kimi 1930’larda MC’de uygulanan “yarı-daimi üyelik” sistemini hatırlatarak veto yetkisiz de olsa sürekli hale getirilmiş bir geçici üyelik talep ediyor. MC’nin akıbeti düşünüldüğünde “talihsiz” olan bu örnek bir yana, artık o kadar da güçlü olmayan devletler yerine kimi (yükselen) bölgesel aktörlerin içeri alınması gerektiği, böylece uluslararası barış ve güvenliğin (daha iyi) sağlanabileceği de öne sürülüyor. Üstelik ihmal edilen bölgelerin temsilini sağlayacağı için bu yöntemin dengeli bir durum yaratacağı da dillendiriliyor. Aslında açıkça görüldüğü gibi, burada Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve yetkileri sorunsallaştırılmıyor, mevcut kompozisyonunun değiştirilmesi hedefleniyor. Buna göre eşitsizlik ve adaletsizlik yaratan veto/daimi üyelik sistemi değil, kimlerin bu yetkiye sahip olduğu. Kısacası, tıpkı kuruluş döneminde olduğu gibi, yeni hukuksal statüko ve denge arayışı “dünya barışı” söylemine/gerekçesine yaslanıyor. Statüko-değişim paradoksu adalet ve eşitsizlik gibi meşru gerekçeler üzerinden kodlanıyor/sunuluyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İllüzyondan hayale</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Büyük, küçük, güçlü ya da güçsüz tüm devletlerin BM’yi kendi çıkarlarını maskeleyecek meşruiyet arayüzleri olarak kullanmak istediği ve bunu yaparken de “barış” ve “adalet” gibi kavramlara başvurduğu açık. Oysa, “uluslararası barış ve güvenlik” adına “statüko”yu koruma derdinde olanlarla “adalet” adına “yeni bir statüko” arayışında olanlar arasında temelde farklılık olduğunu söylemek zor. Sorunun oyunu değil de aktörleri değiştirerek aşılacağını “içeriden” ya da “dışarıdan” ileri sürmek dışında.<br />
Her ne kadar güç dengelerinin oturmamasının “adaletsizliğe” ve “kaos”a neden olduğu açıksa da, oturmuş güç dengesine dayalı “barış” ve “düzen”in ne anlama geldiğini bütün bir Soğuk Savaş tarihi bize göstermiş durumda. Bu illüzyonun bir nebze de olsa hayale dönmesiniyse ancak güçlendirilmiş bir Genel Kurul sağlayabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*<em>Al Jazeera Türk, Görüş, 24 Eylül 2014</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağlantısızlar &#8211; hâlâ</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/10/28/baglantisizlar-hala/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Oct 2012 17:13:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4241</guid>

					<description><![CDATA[Bağlantısızlar &#8211; hâlâ    Ağustos’un sonunda, bu kez Tahran’da toplandı Bağlantısızlar. Bu, 1961’de resmen kurulan ve günümüzde 120 üyesiyle dünya nüfusunun yarıdan biraz fazlasını (yüzde 55) kapsayan yapının 16. toplantısıydı....]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bağlantısızlar &#8211; hâlâ   </strong></p>
<p>Ağustos’un sonunda, bu kez Tahran’da toplandı Bağlantısızlar. Bu, 1961’de resmen kurulan ve günümüzde 120 üyesiyle dünya nüfusunun yarıdan biraz fazlasını (yüzde 55) kapsayan yapının 16. toplantısıydı. Malum, hareketin yola çıktığı ve hatta ivme de kazandığı asıl ünlü toplantı, 1955’te “Asya ve Afrika Halkları Konferansı” adı altında Bandung’da (Endonezya) yapılmıştı. Dekolonizasyon döneminin tam başında/ortasında yapılan bu toplantı, bağımsız olmuş veya olayazmış ülkeler kadar bu yolda ilerlemeye kararlı halkların (“ulusal kurtuluş hareketleri”nin) de büyük ilgisini çekmiş ve onlara ilham ve rehberlik yapmıştı. Nasıl olmasın ki? Eşitlik, bağımsızlık, adalet, özgürlük ve sömürü ve tahakküm karşıtlığı gibi pek çok ilke yüksek sesle doğrudan sorunun öznelerini de barındıran bu uluslararası hareket tarafından uluslararası düzeyde dile getirilmekteydi. Bu ilkelerin de verdiği hisle çoğu üye için gönüller belki Sovyet Rusya’dan yanaydı ama her biri ne Batı ne de Doğu Bloku’nun içinde yer aldıklarını düşünüyorlardı. Batı Bloku karşıtlığı çok belirgindi ve nedenleri de aslında epey anlaşılırdı. Sömürgeciliğin darmaduman ettiği coğrafyaların sömürgecileriyle aynı safta yer almaları bir yana, dünyaya aynı pencereden bakmaları dahi mümkün görünmüyordu. Öyle söylüyorlardı. Doğu Bloku’na eşit mesafede durmanın nedeniyse belki biraz daha “farklı”ydı. Kimisi Sovyet tipi (reel) sosyalizmi benimsemiyordu ve kendi toplumsal, siyasal ve tarihsel koşullarına uyarlanmış sosyalizan rejimler inşa etmek ereğindeydi -ki, aşağıda yer yer temas edileceği gibi zamanla görüldü ki, aslında bu da bir nevi “devletçi” bir karşı çıkıştı. Bu “içsel” farklılaşmanın yanında/dışında “dışsal” gerekçeleri (de) olan kimileriyse Doğu ve Batı arasında bölünmüş dünya algısıyla pratiğine karşı çıkıyor ve tabiri caizse “biz de varız” diyordu. Bloklar arası rekabet ve denge politikasının yerine eşitler arası ve çok-kutuplu (daha doğrusu, daha fazla kutuplu!) dünya öneriyordu -ki, aşağıda yer yer temas edileceği gibi zamanla görüldü ki, aslında bu da bir nevi Reelpolitik bir karşı çıkıştı. Her durumda kesin olansa, 1940’ların ikinci yarısından itibaren dillendirilmekte olan<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> “bağlantısız” bir hareketin 1955’teki ateşli toplantıyla “uluslararası ilişkiler” sahnesine adım atmış olmasıydı<u> -ki, </u>aşağıda yer yer temas edileceği gibi hemen o zaman apaçık ortadaydı ki,  “uluslararası ilişkiler alanına adım atma”nın, daha doğrusu bir “devlet” olarak canhıraş adım atılan yerin “uluslararası ilişkiler” alanı olmasının bizatihi kendisi de çok şey söylüyordu. Başta farklı idiyseler bile, deformasyon kaçınılmazdı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4244 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_.png" alt="" width="640" height="325" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_.png 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM_Members.svg_-320x163.png 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlk “heves” ve “istek”, öyle yabana atılır gibi değil(di) zaten. Kaldı ki Bağlantısızlar, Soğuk Savaş’a ilke olarak soğuk bakıyorlardı. Öyle ya, her ne kadar ana akım ya da değil hakim literatür ciddi bir ideolojik bölünmüşlükten, rekabetten ve yarıştan bahsetse de, Soğuk Savaş Doğu ile Batı Blokları arasında ciddi bir “barış”a işaret ediyordu. “Yalta Dengesi” olarak anabileceğimiz ve Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde somutlaşan yapı, yedeğine uluslararası hukuku alarak, sadece manda/vesayet ülkeleriyle sömürgeleri değil neredeyse tüm orta ve başaltı devletleri de merkezlere karşı edilgen kılmıştı. Zorla, kerhen, başka çare olmadığı için ya da bile-isteye ve de gönüllü parçası olunan uluslararası sistem, modernizmin toplumsal ve dünyevi yaşamın hemen her düzleminde ve boyutunda en baştan beri vaat ettiği “eşitlik” kuralını/ilkesini tanınmaz hale getirmesinin görüngülerinden biriydi sadece. Hem de o kadar tanınmaz haldeydi ki sahip çıkılan bu postula, her gören reelde olanı düpedüz “eşitlik” olarak kodluyordu. Eşitlik ancak eşitsizliğin bu raddede olduğu bir yerde olabilirdi zaten.</p>
<p>İşte “Bağlantısızlar” tam da bu ortamda ve kelimenin düz anlamıyla “eşitlik” talep ediyordu. Sorun da tam da burada başladı. Her ne kadar söylem düzeyinde ve ideolojik olarak talep edilen gerçekten “eşitlik” de olsa, <em>içinde</em> “eşitlik” istenen sistem “doğası gereği” eşitlikçi değildi, olamazdı. Burada Bağlantısızlar “sistem-içi” bir muhalefet denmek istenmiyor tabii ki. Ama, kabul edelim ki, Bağlantısızlar “sistem-dışı” bir muhalefet değildi; hiç olmadı ve hala da bu anlamda değişen pek bir şey yok. Nihayetinde uluslararası ilişkiler düzleminde düşündüler ve eylediler. Bu anlamda pek şikayetçi olduklarına somut delil bulmak da epey zor.</p>
<p>Şöyle ki, Bağlantısızlar, en baştan beri, uluslararası sistemin kendisinden ziyade kuruluş ve idame ettiriliş şekline, aktörlere ve geçerli rol dağılımına karşıydı sanki. Mevcut dünya algısına değil, bu dünya algısında kendine biçilen yere karşıydı. Ya da besbelli ki öyleymiş. Hem de tam tersini onca kuramsal, kavramsal ve hatta ilkesel gerekçelerle açıklarken. Zira uluslararası sistem düzleminde “eşit” kabul görmek için onca mücadele eden her bir aktörü/lideri, öncelikle kendi ulusal düzlemlerinde pek de ilkelerine sahip çıkamadılar. Herkes kendi çöplüğünün horozu olmak istedi. Horoz-dövüşünü hakkıyla/haklarıyla yapabilmek adına! Eğer “dönemin koşulları” ve devletlerin kurulma aşamasında yapması gereken kaçınılmaz “zorunlu hareketler” (daha doğrusu “sorunlu hareketler”!) argümanına ancak bir yere kadar prim vereceksek, ulusal düzlemde benimsenen yaklaşımlar epey sorunluydu ve de sorunlar üretti aslında: Gayet modernist, elitist, iç-tahakküm mekanizmalarını üreten ve tüketen, sırasında ömür-boyu başkanlık ilan edecek kadar liderci/“otoriter”, kalkınmacı, rehberli demokrasi (<em>guided democracy</em>) taraftarı, insan-toplum dengesini iyi kuramamış (demiri Batı gibi “insan-birey”e değilse de Doğu gibi sözüm ona “toplum”a fazla bükmüş) yapılardı ortaya çıkan. En geniş anlamıyla self-determinasyon hakkı, bu hakka sahip olan halk adına ve halk için kullanılmıştı; tabii sıklıkla halka rağmen! Sonuç ortada: Birçok halka ve topluma özellikle “dışsal” hedefler açısından ilham verse ve “uluslararası sistemin onurlu birer üyesi” olmak için zemin, ivme, motivasyon kaynağı ve tutamak sunsa da, “içsel” hedefler açısından vaat edilen aşamaya hiç geçilemedi. Zira, “dış”ta itiraz edilen ne ve kim varsa, “iç”te benimsendi, taklit edildi ve uyarlandı. Vaka, “dışsal” hedefler açısından eleştirinin dozunu nüanslı ayarlamak gerek. Mevcut uluslararası sisteme hakikaten hakikatli bir karşı çıkıştı, alternatifti Bağlantısızlar. Gelgelelim, daha önce de vurgulandığı gibi, kendisine biçilen role itiraz etmek ve başkaldırmakla (ki, maazallah küçümsemeye gelmez) sistemik/köklü itirazların her durumda aynı olmadığı da bir o kadar açık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-4242 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ.png" alt="" width="538" height="291" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ.png 538w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/0_2grLF8WpYzcrUBPQ-320x173.png 320w" sizes="auto, (max-width: 538px) 100vw, 538px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında, ilk dönemleri için ayakları yere basar tespitler yapmak da zor. Zira benimsenen/kullanılan retorik ve uygulanan politikalar çoğu durumda sistemik/köklü itirazlar ve karşı-önerilerdi de -ya da öyle görünüyordu, daha doğrusu öyle görmemek için pek bir sebep yoktu. Hareket, altın çağını yaşadığı 1960’lar boyunca, dünya politikasını bir ölçüde salladı da. Dekolonizasyon süreci hem üretildi hem de bir rüzgâr olarak yedeğe alındı. Çok farklı coğrafyalar, belirli ilke ve söylemler etrafında toparlandı ve seferber edildi. Hatta bir üçünü blok oluşturuldu. Uluslararası hukuk düzleminde yansımasını bulan birçok “üçüncü dünya-<em>friendly</em>” kural önerildi, hayata geçirildi. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkından başlayan bu süreç, doğal kaynaklar üzerinde sürekli egemenliğe varana kadar birçok ilkeyle taçlandırıldı. Doğrudur, bunların bir kısmı özellikle birinci dünyanın gayretleriyle bir ölçüde sulandırıldı, esnetildi ve tam da bu nedenle -varsa- bunun vebalini üçüncü dünyaya yıkmak yerinde olmaz. Ve fakat, üçüncü dünyaya da açılan, üçüncü dünyayı da kapsar hale gelen cari uluslararası hukuk sistemi, üçüncü dünyadan etkilendiğinden daha çok üçüncü dünyayı da etkiler hale geliverdi; belki zaten bu da “olağan” ya da bir yerden sonra karşı çıkılmayan, handiyse gönüllü yazılanan bir süreçti. Uluslararası sisteme ve hukuka yapılan her katkı, uluslararası sistemin/hukukun Bağlantısızları da kapsar hale gelmesi demekti. Yani, Bağlantısızlar ve/veya üçüncü dünya uluslararası hukuku şekillendirmeye katkıda bulundukça uluslararası hukukta eli böğründe beklemedi, Bağlantısızları içine aldı. En azından uluslararası hukuk artık Bağlantısızların da ürünüydü ve ona yan gözle bakmak, dudak bükmek zülfiyare dokunmak anlamına da geliyordu. 1960’larla ilgili yapılacak her (retrospektif) yorum belki de spekülasyon olacağına göre, 1970’lere geçmek en doğrusu. Zira 1970’ler, pek çok şey için olduğu gibi, Bağlantısızlar için de bir turnusol kâğıdı işlevi gördü aslında.</p>
<p>Bir kere, dekolonizasyon süreci büyük ölçüde tamamlanmıştı. Hareketi seferber eden ve bir arada tutan belki de en önemli hedefe ulaşılmıştı. “Öküz ölmüştü”. Herkes kendi devletindeki ev işlerine yoğunlaşmıştı. Örnek alınansa, karşı çıkılan iki Blok’tan birisinin meşrebe/duruma göre uyarlamış politikaları veya karma bir yapıydı. Her durumda, artık “devlet” olunmuştu ve ona göre de davranılıyordu. Zaten baştan beri içten içe bu yönde olan “içsel” tercihlerle uygulamalar bir yana, 1970’ler aslında çok kritik yeni bir girdiyi devreye sokuyordu: Petrol krizi ve 1973 bunalımı. Öyle ki, bu çok önemli doğal kaynağa sahip olan Bağlantısız devletler birden ya da aşamalı olarak klasman değiştirdiler ya da öyle düşünmeye ve davranmaya başladılar. Zaten “dekolonize olma” gibi çok önemli ortak bir payda hissiyat düzeyinde kaybolmaya başlamışken bir de üyeler (yöneticiler) arası ekonomik (“sınıfsal”?) farklılaşma (algısı) gündeme gelmişti. Her ne kadar somut bir tezahürü ya da belgesi olmasa da, bu kırılmanın Bağlantısız liderlerin çok ön plana çıkmasıyla grup içi kimi çekişmeleri ve sorunları daha belirgin kıldığı ve/veya pekiştirdiği de speküle edilebilir. En azından böyle bir ön-plana çıkma halinin Bağlantısızlık düşüncesiyle ne dereceye kadar örtüşür olduğunun tartışmaya açık olduğu açık. Kısacası, tamamen “duygusal” nedenlerle hareket içinde de duygusal kopuşlar başladı ki, bu, söylemeye bile gerek yok, Bağlantısızlar gibi bir hareket için çok şey demekti. Üstüne üstlük, her biri birer “devlet” oldukça kimi devlet reflekslerini de edinmeye başlamışlar, yerel ve bölgesel sorunlara yaklaşımları “küresel/evrensel” tavır almayı her zaman mümkün kılmaz olmuştu. Hem, bağımsızlaşma sürecinin kült ve her durumda “tolere edilebilir” kavramı olan “ulusal çıkar”, bağımsızlık sonrasında yavaş yavaş farklı (“gerçek”) anlamıyla kimi tartışmalara da zemin hazırlar hale gelmişti. Hem de Kuzey-Güney literatürü bağlamında toplanan sempatilere rağmen.</p>
<p>Bunu Sovyetlerin -1975’te resmiyete döküldüğü üzere- uluslararası sistemde görece edilgen duruma düşmesi, tüm itirazlara ve endişelere rağmen harekete neredeyse her şeyini veren uluslararası liderlerin yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmeye başlaması ve nihayet tüm bunlara bir de küreselleşme sürecinin eşlik etmesi izledi. Öyle ki, her ne kadar örneğin 1979 Havana Zirvesi’nde alınan ve harekete can suyu katma ya da iman tazeleme çabası olarak yorumlanabilecek kararlar gelse de, 1980’lerle beraber hareket ciddi bir atalet, bölünmüşlük ve dağınıklık sergilemeye başladı. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sovyetlerin dağılmasıyla başlayan 1990’lar ilk başlarda tam bir kutupsuzluk ya da çok (fazla) kutupluluk durumuna işaret etse de, Bağlantısızlar bu dönemde de ne adını ciddi bir şekilde duyurabildi ne de “eski güzel günler”e dönme yönünde bir irade sergilendi.</p>
<p>Bağlantısızlar’ın adının tekrar duyulur olması ancak 2000’lerde söz konusu olacaktı. 11 Eylül saldırıları, eğer birçok açından bir dönüm noktasıysa, hareket için de öyle sayılabilir. Ya da tam bir “tesadüf” eseri, yeni ivme bu kez farklı iki üyeden geldi: Birisi petrol ihraç eden devletler camiasından Chavez’in liderliğindeki Venezüella; diğeriyse 1979’dan beri uluslararası sistemin “çıbanbaşı” olan, yine büyük ölçüde petrole dayalı ekonomisinin de verdiği güvenle kimseye müdanası olmadığı iddiasında olan İran. Özellikle Ahmedinejad-Chavez ikilisi döneminde, her ne kadar “içsel” ideolojileri epey farklı olsa ve farklı “dinî hassasiyetlere” sahip olsalar da, iki ülke sık sık gerçekleştirilen karşılıklı ziyaretlerle pekişen kimi ortak tutumlarla Bağlantısızlar Hareketi’ne de yeni bir ivme kazandırmak istediler. Ya da Bağlantısızlar’ı yapmak istedikleri açısından/için çok elverişli bir zemin olarak gördüler.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4245 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-768x431.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/namm.jpg 931w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>“Emperyalizm karşıtlığı” ya da daha somut ifadesiyle ABD karşıtlığı, Filistin sorunu nedeniyle (fiiliyatta pek karşılığı olmasa da) İsrail karşıtlığı ve hatta anti-semitizm, küresel neo-liberal politikalara yönelik kimi eleştiriler ve Batıcı/liberal demokrasi karşıtlığı… Bunlar yeni-Bağlantısızların retoriğinde en sık kullanılan kavramlar/olgular olmaya başladı. Hem de sırasında popülizme, ırkçılığa ve gayri-Bağlantısız dil ve uygulamalara kapı aralayarak.</p>
<p>“İnce” bir noktaya temasta yarar var: İki ülke de, tıpkı 1970’lerdeki yıkıcı türbülans döneminde karşımıza çıktığı gibi, Bağlantısızlar adına ses yükselten devletler olarak aslında Bağlantısızlar içinde ekonomik ve politik olarak ön planda olan ya da ön plana çıkmak isteyen “bölgesel” liderdiler. ABD’yle hiç işleri olmamakla birlikte, dış politik temasları ve rabıtaları itibariyle Sovyetlerle de seviyeli bir ilişkileri vardı. Tabiri caizse, kendi başlarına, kendinde ve kendileri için “lider” olmak da istiyorlardı. Birer “başaltı” devlet olarak küresel sisteme kafa tutma niyetindeydiler. Bunun üstüne farklı bağlamlarda biraz daha kafa yorulabilir belki ama Bağlantısızlar’dan doğru bakarsak, asıl hedeflerinin hareketi canlandırmak değil peşlerinde sürüklemek olduğu, onu bir zemin olarak kullanmak istedikleri de pekâlâ speküle edilebilir. Hani 2000’lerin bu bakışa fena bir zemin sunmadığı da açıktı nihayetinde. Bağlantısızlar, pek yaratıcı bir şekilde, Bush’la adı konan “şer ekseni”nin, “serseri devletler”in biri olmaya gönüllü yazılmaya çağırıyordu tüm üyelerini.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Oysa her üyenin yine yerel ve bölgesel ajandaları, hassasiyetleri, politikaları, bağları ve ittifakları vardı ve ortak bir “küresel” politika/tutum/duruş benimsemek yine öyle pek kolay değildi. Hem hemen herkesin kerhen ya da gönüllü eklemlendiği, eklemlenmeye çalıştığı küresel ekonomik sistemin köşe başını tutanlara bodoslama tavır almak -kabul edelim- pek çok siyasi, ekonomik ve toplumsal nedenlerle öyle pek kolay da değildi. Böyle tavır aldığını iddia edenler açısından da! Buna bir de reelde karşılığı olsun ya da olmasın örneğin Chavez- Ahmedinejad ikilisinin sadece birer sözcü değil lider de olmak ister gibi tavır sergilediği algısı eklenince, Bağlantısızlar’ın aradığı ivmeyi tam manasıyla yakalayıp yakalamadığı epey tartışmalı hale gelmişti. Ya da en azından şöyle söylenebilir: Reelde karşılığı hiç oldu mu tartışması bir yana, Bağlantısızlık ilkelerine uygun bir dönem gibi göründüğünü söylemek zor yeni-Bağlantısızlar döneminin.</p>
<p>Tabii ki bu, hele küresel muhalefet yapacakların/yapanların nicelik ve nitelik olarak epey düşüş gösterdiği bir dönemde yükseltilen sesi baştan mahkûm etmek anlamına gelmemeli. Nihayetinde olan-bitene bir şekilde itiraz eden birilerinin olması çok önemli ve de önemsenmeli. Ve fakat, mevcut küresel sisteminin enikonu her sesi bastırdığı ve bildiğimiz Reelpolitik mücadelelerin muhalefet olarak kodlandığı bir dönemde hakikaten “farklı” bir sese/duruşa duyulan ihtiyaç da kendisini bir o kadar göstermekte. Denmek istenen açık: Adalet ve eşitlikle sömürü ve tahakküm karşıtlığı gibi temel ilkeler ve bunların yedi sülalesi belagat/retorik süsleri değildir ki? Sallapati ve/veya popülist politikalara payanda yapılacak şeyler midir bunlar? Tersine, her daim her davranışa, tutuma ve tavra sinmiş bir şekilde sahip çıkılan “değerler” değil midir? O zaman, Reelpolitik’e gönüllü yazılıp “sidik yarıştırmak”, ilan ve inşa edildiği ve sahip çıkıldığı iddia edilen Bağlantısızlık’la ne kadar bağdaşır ki? (Kurucu babalar Bağlantısızlık’la tam manasıyla bağdaşık mıydı ki?). Amaç muhalefet edilen küresel uygulamaları tersinden yeniden üretmekse, sende olan kötüyse bende de olsun, sen yanlış yaparsan ben de yaparım demekse, böyle bir harekete neden gerek vardı ve şimdi yeni ön eklisine ne gerek var ki? Suriye meselesinin gündemde önemli yer tuttuğu son Tahran zirvesinde olduğu gibi, anlamlı/duruşu olan çözüm önerileri aramaktan ziyade “al birini vur ötekine taraflardan” birini (sırasında, diğerinin tutmadığı!) tutup cepheleşmekse varılacak nokta, Bağlantısızlar’a neden gerek duyuldu ki? Güç dengesi, çok-kutupluluk vs. gibi kavramların Reelpolitik’in görüngülerinde ibaret olduğu bu kadar açıkken,  buradan “Bağlantısızlık” devşirmeye çalışmak bizi nereye kadar götürebilir ki? Yanıt tecrübeyle sabit: 1960’ların Bağlantısızları bizi nereye kadar götürdüyse, oraya kadar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4243 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/NAM.jpg 820w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Etimolojik” notlarla bitirelim: Hareket, Farsçada “<em>Adem-i Taahhütsüzler</em>” olarak adlandırılıyormuş. Keşke bu ismin hatırına olsaydı bazı şeyler! İngilizcesi de olur: <em>Non-aligned</em>, yani taraf tutmayan ve/veya hizaya gelmemiş, tarafsız ve/veya hizalanmamış, tarafsız ve/veya hizasız. O zaman, tarafsızlığa bile tarafsız, “hiza”ya hizalı! Her daim. Aslında zorlamaya gerek yok, zira her durumda İngilizceye “yabancı” bir kavram bu. İspanyolcasıysa “<em>movimiento de paises no alineados</em>”. <em>No alineados,</em> İngilizce muadiliyle aynı anlamlarda. Daha bir sahip çıkılan şekilde. Hakkını veremeyenlerin günahı boynuna. Türkçesine gelince, Bağlantısızlar/Bağlantısızlık da hiç kuşkusuz yerli yerinde bir Türkçeleştirme. Lakin Bağlantısızlık daha 1955’ten itibaren hiç yerli yerinde konumlandırılmadı ki… Aslında bu da evrensel bir soru(n): Hareket hiç yerli yerinde konumlandırıldı mı ki? Böyle bir dert oldu da gerçekleştirmek koşullar gereği mümkün mü olmadı ve ancak mümkün mertebe mi gerçekleştirildi gerçekleştirilmek istenenler. Yok muydu mümkünatı? Sahi, yok mu mümkünatı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İlk kez 1953’te BM’de Krishna Menon tarafından zikredildiği kabul edilen kavrama daha sonra Hindistan’ın ilk siyasi lideri Nehru Çin’le ilişkileri bağlamında sahip çıkmıştı. Buna göre, birbirinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı, saldırmama, içişlerine karışmama, eşitlik ve karşılıklı yarar ile barış içinde bir arada yaşama Bağlantısızlık fikrinin 5 temel ilkesiydi.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> 2006 Havana Zirvesi’yle ilgili bir posterde aynen şöyle yazmaktaydı: “A Gallery of Rogues But No Devil”.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BM: Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2012/09/26/bm-titrerim-mucrim-gibi-baktikca-istikbalime/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Sep 2012 11:02:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4084</guid>

					<description><![CDATA[“Geldiğimiz noktada, güçlü, etkin ve güvenilebilir bir BM’ye ihtiyacımız olduğuna şüphe yoktur. Bu amaçla, uzun süredir ihmal edilen BM reformu konusuna artık el atmalı ve bu örgütü amacına uygun hale...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Geldiğimiz noktada, güçlü, etkin ve güvenilebilir bir BM’ye ihtiyacımız olduğuna şüphe yoktur. Bu amaçla, uzun süredir ihmal edilen BM reformu konusuna artık el atmalı ve bu örgütü amacına uygun hale getirmeliyiz.</p>
<p>BM’nin çalışma yöntemleri ve yapısı dünyanın bugünkü gerçekleriyle uyumlu değildir.</p>
<p>Öncelikle, uluslararası barış ve güvenliğin muhafazasından sorumlu BM Güvenlik Konseyi’nin daha işlevsel, temsil gücü yüksek ve etkin bir niteliğe kavuşturulması gerekmektedir.</p>
<p>Konsey, dünyanın gerçek ihtiyaçlarına cevap vermelidir.</p>
<p>Güvenlik Konseyi’nin, 21. yüzyılda hepimizin karşılaşacağı muazzam sınamalar karşısında anlamını yitirmemesinin tek yolu budur.”</p>
<p><em>Dışişleri Bakanı A. Davutoğlu’nun 28 Eylül 2012’de BM Genel Kurulu açılışında yaptığı konuşmadan.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4086 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_9c3fb02a568f4919cdcffcb4e5ab706a-640x427.jpg" alt="" width="640" height="427" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_9c3fb02a568f4919cdcffcb4e5ab706a-640x427.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_9c3fb02a568f4919cdcffcb4e5ab706a-320x213.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_9c3fb02a568f4919cdcffcb4e5ab706a.jpg 729w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’nin son olarak Davutoğlu’nun BM Genel Kurulu açılış konuşmasıyla dillendirdiği BM sisteminin (yani uluslararası sistemin) reforme edilmesi çağrısı epey dikkat çekici. Malum, Türkiye, epeyce bir süredir ve çeşitli yetkili ve de yetkisiz ağızlardan, BM sisteminin 1945’in dünyasını yansıttığını ve günümüz açısından adaletli ve etkin olmadığını söylemekte. Buna göre, BM sistemi revize/reforme edilmeli ve 5 daimi ve de vetolu üyesi olan Güvenlik Konseyi’nin yapısı değiştirilmeli. Zira dünya 5 devletin insafına bırakılamaz. Yoksa BM anlamını yitirecek.</p>
<p>*</p>
<p>Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve çalışma şekli, özellikle de uluslararası ya da uluslararasılaşmış uyuşmazlık ve çatışma dönemlerinde daha çok gündeme gelen çok önemli bir sorun. Malum, Birleşmiş Milletler (BM), İkinci Dünya Savaşı’ndaki müttefik devletlerin -ki ABD’nin savaşa girmesinin hemen ardından yayınlanan bildirgelerine (<em>Declaration by United Nations</em>, 1 Ocak 1942) atfen bir adları da United Nations/Birleşmiş Milletler idi!- savaş sırasında yaptıkları toplantılar silsilesiyle kotarıldı ve Haziran 1945’te de kuruldu. İşte o “savaş da yaparız uluslararası sistemi de kurarız” toplantılarının belki de en önemlisi olan Yalta Konferansı’nda (Şubat 1945) üzerinde uzlaşılan “daimi üyelik ve veto sistemi”ne göre, 5 devlet, BM’nin en kilit organı olan Konsey’in hem daimi üyesi konumunda hem de veto yetkisini haiz. Özellikle uluslararası barış ve güvenlik konularında bağlayıcı karar alma yetkisine sahip kılınan yegâne organ olan Konsey’de sahip olunan bu yetki/ayrıcalık, bazılarının “daha eşit” olduğunun tescil ve ilanı anlamına gelmekte. Zira ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa veya Çin’den bir teki bile olumsuz oyuyla daimi ya da geçici diğer tüm üyelerin oylarını resmen anlamsız hatta geçersiz kılabiliyor ve bu da daimi üyelerden herhangi birisinin kendisi ya da dostları açısından uygun görmediği bir kararının alınamaması anlamına geliyor. Tam tercümesi şu: 1. Daimi üyeler ve müttefikleri zaten uluslararası barış ve güvenliği tehdit etmez (aksini düşünenler bir daha düşünmeli); 2. Daimi üyeler (ve müttefiklerinin) uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğini düşündükleri her olay uluslararası barış ve güvenliği gerçekten tehdit ediyordur (aksini düşünenler bir daha düşünmeli); 3. İlk iki ihtimal dışında bir düşüncesi olanlar da muhtemelen uluslararası barış ve güvenliği tehdit ediyordur ya da etmek üzeredirler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4088 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/خصمي-الحرب-الباردة.jpg" alt="" width="555" height="350" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/خصمي-الحرب-الباردة.jpg 555w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/خصمي-الحرب-الباردة-320x202.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 555px) 100vw, 555px" /></p>
<p>Şimdi, bu sistemin, özellikle Sovyetler Birliği’yle ABD’nin “küresel ortaklar” olarak ipleri tümüyle ele aldığı 1956 sonrası dönemde bu iki ülke ve blokları adına tıkır tıkır işlediği açık. Bu devletler yanında kümelenen ve hizalanan devletler için de istisnai durumlar hariç endişeye mahal yoktu. 1960’larla Bağlantısızlar/3. Dünya devreye girmişti ama tanınmalarının/kabul görmelerinin bir nişanesi olarak BM’ye katılmaları ve BM içinde muhalefet aramalarıyla BM’nin temsil ettiği siyasi ve hukuksal zemin de genişledi. BM, savaş sırasındaki bir cephenin adı olmaktan “gerçekten” “uluslararası/evrensel” olmaya doğru geçti. Uluslararası barış ve güvenliğinin ne olduğu, nasıl sağlanması gerektiği ve maazallah bir sorun durumunda nasıl bir hukuksal ve siyasal sürecin izlenmesi gerektiği konusundaki kurallarıyla birlikte. Kısacası, BM’nin ayrıcalıklı ve “daha eşit” üyelerinin ve hatta onlar içinde “daha da eşit” iki blok-başının inisiyatifine bırakılmış “uluslararası barış ve güvenlik” sistemi, artık bir norm olmuştu.</p>
<p>Devam etmeden iki noktayı vurgulamakta ve açmakta yarar var: BM’nin kuruluş gayesi de ana/yegâne derdi de hep ve her zaman “uluslararası barış ve güvenlik”ti; hiçbir zaman ve özellikle de evrenselleşmesini takiben kendisine ola ki makul nedenlerle de atfedilegelmekte olan tüm “olumlu” özelliklerle beklentilere rağmen, “uluslararası hukukun üstünlüğünü gözetme ve adalet” olmadı. Buna rağmen BM’ye atfedilen (BM’de vehmedilen?) “meşruiyet”, muhtemelen neredeyse tüm dünya devletlerinin üye olduğu tek yapı olmasının getirdiği temsil kabiliyetinden ve bunun uygulamadaki etkilerinden kaynaklanıyordu. Zira 5 daimi üyenin bölgesel/coğrafi/stratejik/ideolojik/çıkarsal vb. dağılımı göreli bir denge durumu sağlıyor, bu da üstünde uzlaşıl(a)mamış “uluslararası barış ve güvenlik” konularının ancak bir istisna teşkil etmesiyle sonuçlanıyordu. Kaldı ki, blok-başları kendi bölgelerine çekidüzen vermekte serbestti. Yani oralarda “uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden” tanımlamasına girebilecek gelişmeler pek yaşanmıyordu! Daha da “uluslararası barış ve güvenliği” tehdit eden varsa, gereği yapılabilirdi -ki pek gereği de olmadı.</p>
<p>Ne zaman ki “Soğuk Barış” bitti, mevcut denklem de türbülansa girdi aslında. Artık BM’nin ana derdi olan “uluslararası barış ve güvenlik”in ne olduğunu tayin ve tespit etmek neredeyse olanaksızdı. Ya da eskinin tersine böyle bir tespiti ancak istisnai durumlarda yapmak mümkün olacaktı. Kaos ve belirsizlik arttıkça, paradoksal olarak, BM’den beklentiler de artmaktaydı. Kimilerine -daha doğrusu görece güçsüz durumdaki devletlere- göre olası tek/en üst “bağımsız” ve de meşru mercii BM olabilirdi. Ehveni şer. Zira iki-kutupluluğun yerini çok-kutupluluk daha doğrusu tam bir “uluslararası” ilişkiler dönemi almıştı. Öte yandan, eski cendereden kurtulan birçok görece güçlü veya başaltı devlet, yeni sistemde yer tutma, mevzi kazanma, oyunun kurallarını değiştirme ve yeni kuralları biçimlendirme isteğini BM’de somutlaşan düzen açısından da dile getirme fırsatı kolluyordu. Zaten BM de özellikle Kofi Annan dönemiyle ciddi bir reform tartışması içine girmişti. Gelen ilgili talepler de “doğal olarak” 5 daimi üye üzerine bina edilmiş Güvenlik Konseyi sistemine dairdi. Sistemin “adaletsiz” olduğu söyleniyor ve “adalet için” daimi üyelik sisteminin gözden geçirilmesi talep ediliyordu. Ama ufak bir ayrıntı vardı: Ciddi(ye alınan) talepler, ya mevcut daimi üyelerin (bir kısmının) yenileriyle değiştirilmesi gerektiği yönündeydi ya da Konsey’e yeni daimi üyelerin alınması yönünde. Öyle ya, kartlar yeniden karılırken Afrika, Arap dünyası, İslam dünyası, Latin Amerika ve Asya alt kıtası gibi bölgeler (yeni jargona uyarlarsak, “medeniyet havzaları”) da dikkate alınmalı, çektiği ceza artık sonlanması gereken ve zaten AB’nin de (ekonomik) motoru olan Almanya gibi devletler de unutulmamalıydı. Onlar da daha güvenlikli, daha barışçıl ve daha adil bir dünyanın kurulmasına verecekleri katkıları daha üst düzeyde sunmak için sabırsızlanıyorlardı. Kesin olansa, BM’den ve/veya ilgili ülkelerden yükselen bu minvaldeki sesli düşünme pratiklerinin, daimi üyelik ve veto sistemine değil, bu düzenin taşıyıcı kolonlarının kim ya da kimler olacağına yönelik olduğuydu. Kısacası, besbelli ki adaletsiz bulunan, sistemin bizatihi kendisi değildi; sorun aktörlerin kim olacağıydı ve oyuncu değişikliğinin vakti gelmişti. Oysa, aksi gibi görünse de aslında konjonktür böylesi “köklü” bir değişikliğe uygun değildi; üstelik, böylesi bir “mevzuat değişikliği” ancak mevcut yapının dolayısıyla mevcut daimi üyelerin onayıyla yapılabilirdi ve bu da zinhar mümkün değildi. Olmadı zaten.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4072 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/BM_insani_mudahale_jpg_2022_23_5_8ebbd9fe-6ccd-49f4-a99b-f747e6d101f7-640x341.jpg" alt="" width="640" height="341" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/BM_insani_mudahale_jpg_2022_23_5_8ebbd9fe-6ccd-49f4-a99b-f747e6d101f7-640x341.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/BM_insani_mudahale_jpg_2022_23_5_8ebbd9fe-6ccd-49f4-a99b-f747e6d101f7-320x170.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/BM_insani_mudahale_jpg_2022_23_5_8ebbd9fe-6ccd-49f4-a99b-f747e6d101f7.jpg 719w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gelgelelim, “Soğuk Barış” boyunca aykırı tepkileri emen BM sistemine etkileri ve sonuçları açısından çok daha ciddi bir itiraz da yükselmeye başlamıştı. Hem de “içeriden”. Aslında kabaca 1975’teki Helsinki Nihai Senedi’yle ABD lehine kırılan güç dengesi, Doğu Bloku’nun dağılmasıyla resmen sonlanmıştı ve 1990’larla yeni arayışlar da başlamıştı. NATO marifetiyle tedavüle sokulan yeni güç dengesi ve öncü uygulamaları, 11 Eylül saldırılarıyla aranan uygun ortam da bulununca, 2000’lerin hemen başında ABD’nin tek yanlı sorgulamalarıyla yeni bir biçim kazandı. Öyle ki, yönetimin önemsenen isimlerinden neo-con Richard Perle, “Thank God for the Death of the UN” diye bir makale bile yazdı. Eski güç dengesini yansıtan BM sistemi artık işlevsiz ve de gereksizdi. Çok şükür ki, ölmüştü. “Ya bizdensiniz ya da onlardan, yanımızda yer almazsanız da siz bilirsiniz, biz yolumuza bakarız” söylemiyle çıkılan yolda BM’ye “meşrulaştırıcı bir araç” olarak bile ihtiyaç yoktu. Ama keşke bu kadar basit olsaydı. Muhtemelen <em>the</em> Realist diye anmakta hiçbir beis olmayan “derin dünya politikacısı” H. Kissenger hemen devreye girdi ve böylesi işlevsel ve evladiyelik bir örgütün hemen tu kaka ilan edilmesinin yerinde olmayacağını buyurdu. Bu türden yapılar, “velev ki tek taraflı girişimler”e çok taraflılık izlenimi vermek için biçilmiş kaftandı ve tam da bu nedenle şu zor günlerde sahip çıkılmayı hak ediyordu. Birçok eleştirel ekol dâhil anaakımın küresel sistemin başında bulunduğunu kabul ettiği ABD açısından BM sistemini fazla kurcalamak hayra işaret olmazdı. NATO tabii ki ön planda olmalıydı ama BM de her ihtimale karşı ve hiç değilse sistemin meşruiyetini sürdürmek için canlı tutulmalıydı. Üstelik NATO’nun dünya jandarmalığına soyunduğu bir dönemde BM’yi tekrar devreye sokmayı öneren karşı görüşler de böylece yatıştırılabilirdi. Hatta ve hatta, “uluslararası barış ve güvenlik” uygulamalarının NATO eliyle yürütülmesi için 5 daimi üyeden Çin ve özellikle de Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkilerini makul olmayan gerekçelerle kullandığı (<em>unreasonable veto</em>) gerekçesinin makul bir şekilde öne sürülebilmesi gereği bile tek başına BM’nin varlığının devamını açıklamaya yetebilirdi. BM, hiçbir iş için değilse bile işe yaramadığının görülmesi ve NATO’ya mecburen başvurulmak durumunda olunduğunu göstermesi için/açısından işlevseldi ve gerekliydi. (Kaldı ki, “uluslararası barış ve güvenlik” dışındaki birçok evrensel meselenin ele alınması için de BM’nin varlığı elzemdi. Zira BM, her durumda <em>soft-power </em>aracı olarak da kullanılabilecek bir zemin sunabilirdi.) 1990’larla başlayan döneme insanî bir nizam vermek ve teröristleri, serserileri, başarısız devletlerle diktatörleri alt ederek demokrasiden bihaber yöneticilerin elinde inleyenleri sulha kavuşturmak için gerekeni yapmak, uygun araçları kaçınılmaz kılıyordu zaten. Bu gibi dertleri olmayanların 1945’lerin siyasal ve hukuksal dengesi nedeniyle BM çerçevesinde elde ettikleri yetkileri uygun şekilde kullanmaları da beklenmemeliydi. Hele yeni dertlerle uğraşmanın zamanı hiç değildi. BM, reforme edilemediğine (ve böyle bir ihtiyaç/zorunluluk da olmadığına) göre, by-pass edilmeliydi.</p>
<p>Bu türden yaklaşımlarda adı ima yoluyla da olsa doğrudan geçen Çin ve özellikle de Rusya açısından bakıldığındaysa, en azından kazanılmış bir mevziin kaybedilmemesi esastı. Eski güzel günlere iç geçirerek bakan Rusya için böylesi bir araç/zemin/yetki, dosta düşmana kendisini her daim hatırlatmanın bir nişanesi, tekrar harekete geçene kadar çekildiği hatta bir destek takozu idi. Gerektiğinde -yani epeyce- kötü polis olsa ya da sayılsa da, nihayetinde mahallenin polislerindendi. Hâlâ. Çin, neredeyse “Orta/Merkezi Krallık” adıyla teberrüz ettiği binyıllar öncesinden bu yana kapandığı kabuğundan İkinci Dünya Savaşı sırasında “United Nations” cephesi için/adına Japonlara yönelik direnişin kalesi olarak bir nebze çıkmıştı. Çan Kay Şek’in (ve de karısının) usta diplomasisiyle dünya politikasına dâhil olmuştu. BM Güvenlik Konseyi’ne daimi üye oldu. Veto yetkisine sahipti. Gerçi, bu saadet kısa sürdü ve epeydir süren iç savaşla ülke bölününce Çin denince hangi ülkenin anlaşılması gerektiği konusunda bir tartışma çıktı. United Nations’ın kurucularından Çan Kay Şek liderliğindeki Milliyetçi Çin (Tayvan), uzunca süre sessiz sedasız BM’deki önemli koltuğu doldurdu. Ta ki, eski müttefikleri Tayvan’ın bu koltukta illegal bir şekilde oturduğunu ve asıl sahibin Komünist Çin (Pekin) olduğunu 1971’te fark ve ilan edene kadar. Gerçi koltuğun yeni sahibi de binyıllık anlayışın dışına çıkmaya pek niyetli değildi. Ancak post-Mao dönüşüm çerçevesinde piyasa sosyalizmine/devlet kapitalizmine doğru yelken açınca ve bunun ekonomi-politik sonuçlarını da alınca, işgal ettiği koltukta şöyle bir doğrulup arkasına yaslandı Pekin. Dolayısıyla, daimi üyeliğin tadını çıkarma ihtiyacını -hâlâ çok sınırlı olsa da- ancak 1990’larda ve özellikle de 2000’lerde hissetti. Çoğu Rusya’yla beraber olsa/algılansa da, bu ciddi yetkisini artık ufaktan kullanmak da istiyordu ve daha da önemlisi Afrika başta olmak üzere Avrupa dâhil pek çok bölgeyle iş tutarak dünya sahnesinde boy göstermek niyetindeydi. Yavaş yavaş. Çin, geç bulduğu daha doğrusu kıymetini pek bilemediği bu araca en azından kimi durumlarda başvurmak istiyordu. Madem böyle bir yetki vardı, kullanmak lazımdı. Potansiyel yayılma alanlarında köşe tutmak ya da beni de hesaba katın demek için bu düzeyde daha manidar bir araç olamazdı. En azından örneğin ABD’nin sözde insani gerekçelerle Çin’in ilgilendiği dünyaya kendi insaniyet anlayışını dayatmasına izin verilmemeliydi. Ama aksilik bu ya, şimdi de Güvenlik Konseyi’nin altı oyulmaktaydı ve/veya bu türden vetolar ABD ve müttefiklerinin BM’yi bir kenara atmasına gerekçe oluyordu. Zira makul davranmayanın Çin olduğuna şüphe yoktu. Azgın ve de vahşi kalkınma hamlesi herhangi bir insanî dile başvurmadan doğrudan ekonomiye odaklandığı için, 500 yıllık diplomasinin benzer uygulamaları ambalajlamakta kullandığı incelikli dille belagate hâkim olmadığı gibi bunu dert de etmiyordu belki, ama uluslararası meşruiyetin eldeki tek makamı olarak sunulan BM’de oyunbozanlıkla suçlanmak Çin’i zaman zaman zorluyordu. En azından “duygusal olarak”. Kısacası, BM’nin ne olduğu ve ne olacağı <em>artık</em> Çin’i de illaki ilgilendiren bir konu.</p>
<p>Kısacası, BM Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve daimi üyelere verilen veto yetkisi, değişik zamanlarda, farklı aktörler tarafından ve farklı gerekçelerle sorgulanabildi, sorgulanabiliyor. Her durumda bir şekilde başvurulan ya da işaret edilen gerekçeler de uluslararası barış ve güvenlikten başlayıp adalet ve insaniyete dek uzanan bir dizi kavrama dayanıyor. İçlerinin nasıl doldurulacağı gibi koskoca bir soruyla birlikte…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-4087 aligncenter" src="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_411b16de6c030469d52218e190ab279d-640x360.jpg" alt="" width="640" height="360" srcset="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_411b16de6c030469d52218e190ab279d-640x360.jpg 640w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_411b16de6c030469d52218e190ab279d-768x432.jpg 768w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_411b16de6c030469d52218e190ab279d-320x180.jpg 320w, https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/thumbs_b_c_411b16de6c030469d52218e190ab279d.jpg 864w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>Bu genel çerçeveden bakıldığında, Türkiye’nin son yıllarda artan taleplerini konumlandırmak belki daha da kolay. Zira nasıl ki etki alanını ya sabit tutmak ve kollamak ya da artırmak ve genişletmek isteyen her devlet bir şekilde adalet, barış, güvenlik ve hatta insaniyet namına BM’deki (olası bir) rolünün/yetkisinin çok işlevsel olduğunu/olacağını ileri sürüyorsa, Türkiye de onu yapıyor. Bu dünyaya nizam verenlerden olmalıyım diyor. Benim verdiğim/vereceğim nizam sizinki gibi olmaz, gerçekten adalet, barış, güvenlik ve hatta insaniyet getirir diyor: Batılıların acımasızca sömürdüğü Afrika’nın makûs talihini yenmeye yardım edecek hasletlerimiz var. İyi huylu müteşebbis ruhlar yola revan olalı da epey vakit oldu zaten. Tarihimizden aldığımız sorumluluklara güveniyoruz. Yeni Türkiye’nin yeni dış politikası… Dünya’nın merkezi artık Batı değil ve dünya 5 devletin insafına bırakılamaz.</p>
<p>Uluslararası ortam açısından bakarsak, evet, “maalesef”, epey illüzyonlu bir tutum olan “idealizm”e (günahı boynuna) canhıraş başvuranlar hep iktidara yürüyenler, iktidardan iktidar talep edenler oldu. Mevcut statükonun bir parçası olmanın başka yolu da görünmüyordu onlara göre. Egemenler/Ayrıcalıklılar kolaya pabuç bırakmayacağı için, ezilenlerin yarenliği gerekliydi. Köprüyü geçene kadar. Köprünün kendilerine de kullandırılacağını sananlar da bir ucundan tuttu. Söylem ve de belagat başka türlüsünü pek akla daha getirmeyecek türden albeniye sahipti. Belki inanmak istiyordu bazıları da. Ama her köprüyü geçen, merdiveni çekiverdi ve de artık parçası olduğu statükonun yılmaz bekçisi oldu. Başkan Wilson’dan başlayarak ABD’nin yaptığını hatırlamak yeter de artar bile. Aslında bazı Bağlantısızlar için de aynısını söylemek gerek, ama neyse…</p>
<p>İç gündem/yapı açısından bakılırsa da, büyük ölçüde yöntemsel ve “ideolojik” itirazlar bir kenara bırakılırsa, Türkiye geleneksel seçkinlerinin aslında yeni politikaların taşıyıcılarından çok farklı bir yerde durmadığı da açık. Zira Ortadoğu konusunda kaşlar biraz kalksa da, örneğin “Türk yurdu” Balkanlar konusunda öncü rolü oynamaya çoktan/hep/her daim hazırlar. Afrika zaten bu günleri bekliyordu ama biraz temkinli gitmekte yarar var. Her Dışişleri mensubu meslekten, her vatandaş da fahri büyükelçi nasıl olsa. (Giriş paragrafının sonundaki “Yoksa BM anlamını yitirecek” cümlesini tekrar ederek açmak gerek bu bağlamda: Zira, ister istemez, Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olması sürecinde Türkiye’nin çekincelerini hatırlatıyor bu cümle. Malum, “karikatür krizindeki tutumu nedeniyle İslam dünyasında alerjiye neden olan Rasmussen”e de NATO’nun imajını bozacağı için karşı çıkılıyordu. Bir yandan sistemin mağdurlarının sözcülüğüne soyunan politika, eh -ki o da sorunlu ya- madun da olmadığına göre, düpedüz sistemin ağalarına sesleniyor ve Rıza’yı benim üzerinden yeniden üretebilirsiniz, bu kıyağımı da unutmayın, diyor. O zaman bir not ve bir çağrı: Bu minvalde sesli/yazılı düşünme pratikleri yapılabilir belki, yapılmalı da.)</p>
<p>Millici ve Osmanlıcı refleksler rasyonel her kişi tarafından kolayca uzlaştırılabilir görülüyor. Öyle de olabilir; keşke bir de -son dönemlerin ünlü tabirini kullanarak- “ideolojik” davranılmasa deniyor. Yalnız, “ideolojik” denilen şey, “iç”teki egemenlik mücadelesinin bir yansıması değil mi? Öyleyse, ki öyle, “dış”ta uzlaşmak o kadar kolay mı? İlla ki gösterir kendisini…</p>
<p>“Yiyin birbirinizi” de denebilir. Zaten konumuz da o değil. Lakin içe dönüklerle dünyaya dönükler diye kodlanıverecek bu türden gerilimlerde asıl sorulması gereken soru havada öylece kalıyor: Dünyaya dönük olmak bu mu? Biz dünya meselelerine (ve BM’ye) eski egemenler gibi yaklaşmayacağız deniyor ya, fark ne? Reelpolitik’in vücuda gelmiş hali olan BM’de ve benzer uluslararası örgütlerdeki köşe kapmaca oyunları neden adalet ve insaniyet diliyle açıklanıyor, meşrulaştırılmak isteniyor? Zaten hep böyleydiyse, ki böyleydi ve hep ağızlarda sakız oldu insaniyet ve vicdan, en azından daha özgün olunamaz mı? “Oyunu kurallarına göre oynama”, kerhen benimsenen bir yöntem mi yoksa? İştah açıklığına bakılırsa, bunu söylemek çok ama çok zor. Zira, Dışişleri Bakanlığı sayfasında yer alan bir spotta yazıyor: “Hattı diplomasi yoktur, sathı diplomasi vardır, o satıh bütün dünyadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Birikim, 2012, s.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The Agency Problem for De-Colonial International Law Studies</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2011/09/09/the-agency-problem-for-de-colonial-international-law-studies/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Sep 2011 08:14:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3727</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3723"  _slug="the-agency-problem-for-de-colonial-international-law-studies" data-title="the-agency-problem-for-de-colonial-international-law-studies" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3723 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/Ekran-goruntusu-2024-09-09-111250.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/agency.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Milletler Cemiyeti Misakı</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2008/09/09/milletler-cemiyeti-misaki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Sep 2008 07:57:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=3706</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_3703"  _slug="milletler-cemiyeti-misaki" data-title="milletler-cemiyeti-misaki" wpoptions="true" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_3703 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/Ekran-goruntusu-2024-09-09-105622.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/MC-Misaki.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
