<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Arkeopolitics &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<atom:link href="https://erdemdenk.com.tr/category/arkeopolitics/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 06 Mar 2026 18:19:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>

<image>
	<url>https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/10/cropped-android-chrome-512x512-2-32x32.png</url>
	<title>Arkeopolitics &#8211; Prof Dr Erdem DENK</title>
	<link>https://erdemdenk.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmkânsız Savaşlardan İnsansız Savaşlara</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/03/06/imkansiz-savaslardan-insansiz-savaslara/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2026 17:28:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[savaş]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4758</guid>

					<description><![CDATA[Savaş çoğu zaman ideoloji, güvenlik veya siyaset üzerinden açıklanmakta. Oysa daha temel bir düzeyde savaşın arkasında &#8220;basit&#8221; bir hesap yatıyor: Risk-kazanç dengesi. Bir grup, toplum ya da devlet savaşırken ne...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Savaş çoğu zaman ideoloji, güvenlik veya siyaset üzerinden açıklanmakta. Oysa daha temel bir düzeyde savaşın arkasında &#8220;basit&#8221; bir hesap yatıyor: Risk-kazanç dengesi. Bir grup, toplum ya da devlet savaşırken ne kadar kayıp vereceğini ve buna karşılık ne elde edeceğini tartar. İnsanlık tarihine bu açıdan bakıldığında dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkıyor. <strong data-start="1002" data-end="1111">Yaygın kanının aksine, insanlık tarihi &#8220;ilkel/barbar&#8221; şiddetten medenîyete/barışa doğru ilerleyen bir hikâye değildir.</strong> Savaş, ganimet arttıkça ve insani risk azaldıkça daha olası ve daha yaygın hale gelmiştir. Hatta <strong data-start="655" data-end="722">savaşın medeniyetin bir ürünü olduğu</strong>nu söylemek bile mümkündür. Başka bir ifadeyle, savaşın tarihi büyük ölçüde risk ile ganimet arasındaki dengenin tarihidir.</p>
<p>Bu ilişkinin nasıl ortaya çıktığını görmek için insanlık tarihinin erken dönemlerine bakmak yeterlidir. Üst Paleolitik çağda savaşın ganimeti yoktu ama son derece yüksek <strong>insani risk</strong> içeriyordu. Beden bedene yakın temas halinde yürütülen çatışmalarda savaşan tarafların hayatta kalma ihtimali yüzde ellinin altındaydı. Buna karşılık elde edilebilecek <strong>ganimet ya da maddi kazanç neredeyse yoktu</strong>. Bunun temel nedeni, avcı-toplayıcılarda <strong>birikim ve depolama imkânlarının bulunmamasıydı</strong>. İnsanlar ihtiyaçları kadar avlayıp topluyor, fazlasını biriktirmiyorlardı. Dolayısıyla beden bedene organize çatışma riskini almalarının maddi temeli yoktu.</p>
<p>Dahası dünya nüfusu son derece düşüktü ve insan toplulukları geniş coğrafyalara dağılmış halde yaşıyordu. Belirli alanlarda yoğunlaşma sınırlıydı. Bu nedenle gruplar çoğu zaman birbirlerinin yaşam alanlarıyla karşılaşmıyor, kaynak rekabeti nadiren ortaya çıkıyordu. Daha düşük riskle avlanıp toplayarak doyabilmek mümkün olduğu için başka bir grubun üzerine giderek hayatı tehlikeye atmanın rasyonel bir nedeni de bulunmuyordu. Öyle ki, aynı kaynağa yönelme gibi istisnai durumlarda yer değiştirme ya da sembolik çatışma yöntemlerine başvurmak çok daha rasyonel idi. Örneğin bazı ilksel yerleşik kabilelerde görülen çatışmalarda bir “savaşan”ın elinin çizilmesi, yani <strong data-start="443" data-end="457">kan akması</strong>, savaşın karşı taraf lehine sona ermesi için yeterli olabiliyordu. Ne de olsa her grup için her bir bireyin yaşamsal önemi vardı ve aksi tahayyül dahi edilemiyordu. Zaten çoğu böylesi kabilede &#8220;savaş&#8221; kelimesinin bile bulunmadığı bilinmekte. Kısacası, söz konusu koşullarda savaşma amaçlı alet de icat edilmediği için, savaş pratikte imkansızdı.</p>
<p>Zaman içinde imkan yokluğu ile imkansızlığın karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu denge değişmeye başladı. Tarımın ortaya çıkması, yerleşik hayat, nüfus artışı ve özellikle <strong>birikim yapılabilen maddi servetin oluşması</strong>, ganimet ihtimalini ortaya çıkardı ve hatta kısa sürede büyüttü. Artık ele geçirilebilecek topraklar, depolanmış ürünler, hayvanlar ve daha sonra madenler, şehirler ve ticaret yolları olacaktı. Böylece savaş giderek daha fazla <strong>ekonomik ve siyasi kazanç üretme aracı</strong> haline geldi. Bu nedenle sırf savaşmak için gittikçe artan sayıda ve çeşitte aletler icat edildi ve <strong data-start="1353" data-end="1414">bu artan imkânlara koşut olarak savaş ihtimali de büyüdü.</strong> Ganimet artarken riskin azalması, savaşı olağan bir olgu ve hatta bir siyaset yapma aracı haline getirdi.</p>
<p>Günümüzde ise teknoloji bu risk–kazanç dengesini bir kez daha hem de çok radikal biçimde dönüştürüyor. Özellikle gelişmiş askeri teknolojiye sahip devletler açısından insansız sistemler, hassas güdümlü silahlar ve uzaktan yürütülen operasyonlar sayesinde <strong>insani risk çok büyük ölçüde azalmaktadır</strong>. Drone’lar ve silahlı insansız hava araçları sayesinde bir taraf, savaş alanında fiziksel olarak bulunmadan öldürme kapasitesine sahip hale gelmiştir. Bir başka ifadeyle, minimum kayıp ve zararla maksimum zarar verme ve ganimet elde etme ihtimali arttıkça savaş isteği de artmaktadır.</p>
<p>Bu durum savaşın tarihsel karakterinde önemli bir kırılma yaratmaktadır. Çünkü savaşın en temel caydırıcı unsurlarından biri olan <strong>kendi kayıplarından duyulan korku</strong> giderek zayıflamakta. Bir aktör için insani maliyetin çok düşmesi ve potansiyel kazancın da maddi ve stratejik maliyetleri karşılayabilecek düzeyde olması nedeniyle savaşma iştahının daha da arttığı ve pervasızlaştığı görülmekte zaten.</p>
<p>Bu dönüşüm uluslararası hukuk açısından da önemli sonuçlar doğurmakta. Modern uluslararası hukuk düzeni büyük ölçüde devletlerin güç kullanmasını sınırlamak amacıyla kurulmuştu. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel mantığı, savaşın siyasal ve hukuksal maliyetini yüksek tutarak devletleri güç kullanmaktan caydırmaktı. Ancak teknolojik gelişmeler savaşın insani maliyetini düşürdükçe bu caydırıcı mekanizmanın etkisi de zayıflamakta.</p>
<p>Bugün bu süreçte yeni bir aşamaya doğru ilerliyoruz. Yapay zekâ destekli otonom silah sistemleri, öldürme kararının giderek daha fazla ölçüde insan dışı sistemlere bırakılmasının kapısını aralamakta. Bu nedenle uluslararası hukukta giderek daha sık dile getirilen bir ilke ortaya çıktı: <strong>Ölümcül güç kullanımında anlamlı insan kontrolünün korunması</strong>.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca savaş teknolojileri sürekli değişti. Taş devrinin yüksek riskli ve düşük kazançlı çatışmalarından tarım toplumlarının ganimet savaşlarına, sanayi çağının kitlesel savaşlarından nükleer çağın karşılıklı imha dengesine kadar her yeni teknoloji savaşın doğasını yeniden şekillendirdi. Bugün ise insansız ve giderek otonom hale gelen sistemler, savaşın risk–kazanç dengesini yeniden, daha doğrusu hiç olmadığı kadar radikal bir şekilde tanımlamakta. Başka bir ifadeyle teknoloji savaşın ahlakını değil, risk-ganimet dengesini değiştirmektedir.</p>
<p>Karşı karşıya olduğumuz temel soru şu: <strong>İnsan kaybı riski tümüyle ortadan kalktığında, savaşın hukuki ve ahlaki sınırları nasıl korunacak?</strong> Bu soru yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, insanlığın geleceği açısından da giderek daha merkezi hale gelmekte.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu yazıya atıf için:</strong> Erdem Denk, &#8220;<strong>İmkânsız Savaşlardan İnsansız Savaşlara</strong>&#8220;, www.erdemdenk.com.tr, <strong>6 Mart 2026</strong>,</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya’nın Pan-Krizi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2026/02/08/dunyanin-pan-krizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2026 15:49:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[erdem denk]]></category>
		<category><![CDATA[insanlıktarihi]]></category>
		<category><![CDATA[pankriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=4754</guid>

					<description><![CDATA[Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit...]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece uluslararası ilişkiler uzmanları özelinde siyaset bilimi çalışanların değil, tüm sosyal bilim (ve hatta doğa bilimleri) camiasının gittikçe kabullendiği derin bir kriz içerisindeyiz. Hem de bu, sadece ya da basit bir “teorik/disipliner/bilimsel” kriz de değil. Bizatihi siyaset ve gündelik hayat kriz içerisinde. Artık neredeyse hiçbir şey, bahse konu alanın uzmanları tarafından neden-sonuçları itibariyle anlaşılıp analiz edilemediği gibi, farklı alanlardan uzmanlar da olan bitene dair bilimsel tespit ya da bilimsel kestirimlerde bulunamıyor. Çünkü neredeyse hiçbir şey, eskisi gibi değil…</p>
<p>Bu kısa yazıda, bu durumun sebebinin bir “Pan-Kriz” yaşamamızdan kaynaklandığı ileri sürülecek. Küresel ölçekte birçok farklı düzey ve düzlemde öyle krizler yaşamaktayız ki, bir bütün olarak insanlık kimisini birkaç kez tecrübe etmiş olsa da toplamda böylesi hemen her alanı kapsayan bir krizle ilk kez karşı karşıya neredeyse.</p>
<p>En kolay olandan başlamak ve “günümüzde olmakta olan”a bakmak gerekirse, en genel anlamıyla, kabaca 500 yıl önce mayalanmaya başlayan, 19-20. yüzyıl dönemecinde kurumsallaşan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında nihai şeklini alan Avrupa/Batı-merkezci modern(ist) dünya sistemi değişmekte. Kısaca “modern(ist) uzlaşının çökmesi” olarak adlandırılabilecek şekilde, bir yandan endüstriyel kapitalist üretim tarzı ve buna bağlı üretim ve bölüşüm sistemleri değişirken siyasette de temsil krizi gittikçe büyüyor. Popülizm kavramıyla açıklanamayacak ölçüde radikal güç ve seçmen kaymaları yaşanıyor. En son Libya, Ukrayna, Suriye ve İsrail krizleriyle görüldüğü gibi, hem Soğuk Savaş’a dayalı “alan paylaşım”ı dönüşüyor hem de “yorgun” merkezlerin yerini Çin gibi “yükselen güçler”in alma olasılığının şekillendirdiği “köşe kapmaca” rekabeti gittikçe artıyor. Bir yandan dijital neo-liberal üretimin merkez üssü ve aksı değişirken, pandemide enfekte olan “küresel tedarik zincirleri”ni tüm küresel ticaret sistemini ve yollarını çeşitlendirerek “iyileştirme”ye yönelik çabalar derinleşiyor. Dönüşen jeopolitik güç dengeleriyle gelişen siber teknolojinin de etkisiyle dünya askeri güvenlik mimarisi değiştiği gibi, küresel güç mücadelesini on yıllarca öngörülebilir kılan/tutan ideolojik temelin yerini de gündelik türbülanslara ve hatta saf değişikliklerine epey açık düz pragmatizm alıyor. Tüm dünyayı etkileyen iklim, çevre vb. krizlerin de etkisiyle ulusal ve hatta küresel demografi değişirken, mevcut aidiyet rejimleri de (yeniden) kurucu bir tartışmanın konusu oluyor. Dinlerin tahtına göz diken “aydınlanma” çağının bilimsel bilme biçimini sorgulayan ezoterizmyükseledursun, muarız oldukları kadar simbiyotik(miş) gibi de davranan semavi dinlerle spiritüalist yaklaşımlar da post-truth çağına ayak uydurmaya çalışıyor.</p>
<p>Hayatın hemen her kurucu alanında yaşanan dönüşümlerle karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu yeni değer(sizlik)ler çağında, mevcudu mevcut modern(ist) bilgi havuzu, geçerli bilgi üretme biçimi ya da yerleşik paradigmayla anlama ve çözümleme ihtimali de gittikçe azalıyor.</p>
<p>Üstelik, son 500 yılda tedricen şekillenen modern(ist) uzlaşıyı hemen her bir dikiş noktasından patlatan bu gelişmeler bir yana, 5 bin yıldır hayatımızda olan “devlet” olgusu da köklü bir dönüşüme uğramakta. En basit ifadesiyle yaşamın kurucu tüm alanlarına dair güç ve araç tekeli ile karakterize olan devlet, neo-liberal küresel sistemin eli sopalı yürütücüsüne dönüşmekte. Klasik anlamıyla kural belirleme (yasama), uygulama (yürütme) ve uygulatma (yargı) alanındaki egemenliğini büyük ölçüde kaybetmekte olan devlet, neoliberal küresel nizamın gerektirdiklerini genellikle de kendiliğinden (olmadı destekle, ittirip kaktırmayla) yapacak şekilde “uzuvlaşıyor”. Hemen tüm dünyada gittikçe otoriterleşmesi ve hatta neo-liberal dünyanın bir anlamda “küresel” mottosuna dönüşen “yerli ve milli” söylemleriyle meşrulaştırılması da birazcık bundan. Neoliberalizm fikrinin iktidarda olmasının biraz da dışarıda kaldığı (daha doğrusu “güçlü devlet” tarafından dışarı atıldığı) “algısı”na bağlı olduğunu bilmesi gereken herkes biliyor. Devletin içinin boşaltılmasıyla artan güvenlik açığını dolduracak şekilde irileşen “devlet kültü”nün her fırsatta kutsanması gerekmekte. Tüm sistem, kendi aralarında bir tür “iş görme” (ya da “iş bitirme”) network’ü ve dayanışması oluşturan “güçlü liderler”e emanet. Aksi, her tarafından tekinsizlik aktığı her saniye hatırlatılan koskoca dünyada aç ve açıkta kalmak demek. Neyse ki, üretimden uzaklaştıkça tükettiğiyle mutlu olmak, yetinmek ve/veya avunmak durumunda kalan insancıkların da artan güvensizlik koşullarında devlette ya da devletlûlarda sembolize olan (ve artık sadece sembolize olan) güce sığınmaya daha fazla meyyal olduğunu yine bilmesi gereken herkes biliyor. Her durumda kesin olansa, modern(ist) uzlaşının ürünü olan sosyal bilimlerin karşısında çaresiz ve ekipmansız kaldığı bu durum, eski düzeni yardıma çağırmak (ya da gömmek) dışında işe yaramayan “eskinin her şeye kadir, şimdinin muhalif” egemen paradigmasının insan ve toplum davranışlarını analiz etme kabiliyetini neredeyse tümüyle kaybettiği anlamına da geliyor.</p>
<p>En azından bilimsel analiz yapma imkân ve kabiliyeti açısından işin daha da kötüsü, “içinden geçmekte olduğumuz ilginç zamanlar”da sadece 500 yıllık modernizm ya da 5 bin yıllık devlet sarsılmıyor. En az 50 bin yıllık “insan (<em>homo sapiens sapiens</em>)” da ciddi meydan okumalarla karşı karşıya. Tarihin en temel (mikro) kurucu sorunsallarından olan “üreme”yi “bildiğimiz gibi”nin dışında da mümkün kılan ve dolayısıyla en mikrosundan en makrosuna tüm toplumsal düzeni sarsma potansiyeline sahip teknolojik arayışlar süredursun, yapay zekâ ve robot teknolojisi sayesinde insan dışında bir “özne/kişi/aktör” de hayatımıza katılma sürecinde. İstihdam ilişkilerinden sosyal hayata kadar gündelik yaşamın hemen her alanına olası etkileri bir yana, hukuk sistemini kökünden etkileyecek ve mevcut düzenin olduğu gibi sürdürülmesini imkansızlaştıracak bir değişiklik bu.</p>
<p>Otonom araç ve silahların hak, yetki ve inisiyatif kullanımından olası kaza ve adi cinayetlerdeki cezai sorumluluğuna kadar bir dizi olası hukuksal sorun bir yana, bu gelişmelerin savaşın anlam, etki ve boyutlarını daha da “insansızlaştıracak” ve “insanî olmaktan çıkaracak” olduğu kesin. Bu gelişmelerin mevcut paradigmayla ele alınamaz ve açıklanamaz nitelikte olduğu da. Zira 5 bin yıl kadar önce hayatımıza girdiği günden başlayarak “risk/maliyet azalıp kâr/ganimet arttıkça” çoğalan savaş iştahının artık tümüyle “ahlaksızlaşıp” olağanlaşacağı koşullar olgunlaşmakta. Sermayenin gittikçe yerel, ulusal, bölgesel ve global düzeylerde merkezileş(tiril)mekte olduğu koşullarda ganimetin geometrik olarak artması bir yana, yapay zeka ve otonom silahların etkisiyle asimetri derinleştikçe risk de azalıyor. Çöken modernist uzlaşının ve yerleşik devlet anlayışının gerektirdiği küresel parselasyonu sil baştan kurmak isteyenlerin elleri güçleniyor. Tabii nükleer güç dengesi sürdükçe bir “kurucu savaş” yaşanamayacağı için de süreğen hale gelen“velayet” savaşlarının mevcut düzen(sizliğ)i sona erdiremeyeceği de açık. Nitekim öldürülemeyen kitleler süründürülüyor.</p>
<p>Keza artan uzay faaliyetlerinin de oldum olası dünya kaynaklarıyla devinen dünya düzenini derinden etkileyeceği aşikâr. Zira küçücük bir metalik asteroidin bile trilyonlarca dolarlık endüstriyel hammaddeye sahip olduğunu ve hatta bazı asteroidlerin dünyanın milyonlarca yıllık ihtiyacını karşılayabileceğini speküle eden tahminler söz konusu. Henüz “işletme maliyeti” nedeniyle “yapılabilir” bulunmasa da, Japonya’nın 2019’da Ryugu asteroidinden dünyaya deneme amaçlı getirdiği parça üzerindeki çalışmalarından gelecek verilere kulağını kabartan birçok projenin, uzay madenciliğinin ulaşım ve işletme maliyetini düşürmeye yoğunlaştığı da bilinmekte. Mars gibi gezegenlerde kurulacak kolonileri de içerecek somut adımların yüzyılın ortasına varmadan şekillenmesiyle asteroid madenciliğinin 1492’den itibaren Avrupa lehine oluşan ve modern(ist) dönemi açan asimetrik ekonomik imkâna benzer bir “sıçrama” yaratma potansiyelinin çok yüksek olduğu söylenebilir. Nihayet, iklim değişikliğiyle çözülen on binlerce yıllık kutup buzullarının açığa çıkaracağı deniz ticaret rotalarının, nadir elementlerin ya da bakterilerin radikal sosyo-ekonomik, demografik ve politik etkileri olacağını tahmin etmek zor değil. Başlangıçta bir “dalga geçme” konusu olarak görülse de, Trump’ın Grönland ve Kanada çıkışları da Musk’ın Mars sevdası da öyle “basit/saçma/masum fanteziler” olmayabilir.</p>
<p>Böylesi aktörlerin bir bilgi olarak değil de temsil ettikleri zihniyet itibariyle yaşayarak bildikleri ve olabildiğince yönlendirmeye çalıştıkları bir dönüşüm yaşanmakta. Küresel üretimin yeni hammaddeler(l)e döndüğü “yeni(den) keşifler çağı”nın yeni arz rotaları ve dolayısıyla tedarik zincirleriyle birleşmesi durumunda olacakları en son 500 yıl önce, 15. yüzyılda görmüştük. Yakın zamanda gördüğümüz “pandemicik” sayılmazsa, kitleleri tehdit edecek salgının ne anlama geldiğini de onun hemen öncesinde, 14. yüzyılda. Tüm bunların nedeni olan iklim değişikliğini ise en son 11 bin 650 yıl önce. İnsanların (<em>homo sapiens sapiens</em>) merkezinde olduğu dünya da yaklaşık 50 bin yıldır var. Yaklaşık 3.3 milyon yıldır alet yapılıyor ve bu aletleri hep canlılar yaptı. Canlılar tarafından ve canlılar için yapılan “<em>kendinde</em> aletler”in “<em>kendi için</em>alet” olması ihtimali bile tüm düzeni alt üst edecek nitelikte. Tabii Taş Çağı’ndan bu yana yaşanan her bir teknolojik atılım, eski düzeni tüm değer ve normlarıyla dönüştürürken yenilerini de kurdu. Adapte olamayanlar, yani süreci kendi lehine yönlendiremeyenler ise elendi.</p>
<p>Kısacası, insanlık tarihinin kabaca 500 (Batı-merkezcilik), 5 bin (devlet-merkezcilik) ve 50 bin yıllık (insan-merkezcilik) döngülerinin her birinin üst üste bindirdiği tüm katmanları ve kurumları ilgilendiren bir “pan-kriz” içindeyiz. Farklı alanlardaki döngülerin her birinin krizde olmasını da aşan bir süreçteyiz, çünkü tüm bu döngülerin kriz noktalarının da günümüzde kesişmesi söz konusu. Hele modern(ist) uzlaşının ve dolayışla yerleşik tüm değer yargılarının çözüldüğü ve yapay zekânın etkisiyle “bilme/bilgi”nin tanım, anlam ve işlevi değişmekteyken, böylesi köklü ve karmaşık bir krizdeki dünyayı anlamak gittikçe zorlaşmakta. Endüstriyel kapitalizmin üretim biçimiyle ihtiyaçlarına binaen kurulmuş ve dolayısıyla da onun amaçlarına uygun biçimde şekillenmiş modern(ist) paradigmanın bilim üretme anlayış ve yönteminin içinde kalarak “olmakta olan”ı anlama ve açıklama çabasının bir geleceği yok. Zaten baştan itibaren seçici, yanlı ve eksik olan egemen paradigma, artık sürdürülebilir de değil.</p>
<p>Pan-krizle mücadele için “pan-bilim” gerekli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* Erdem Denk, &#8220;Dünya’nın Pan-Krizi&#8221; <em>Global Panorama</em>, Çevrimiçi Yayın, 3 Kasım 2025</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karahantepe’deki ‘Büst’: Şaman Başı?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2023/08/22/karahantepedeki-bust-saman-basi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Aug 2023 09:55:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=202</guid>

					<description><![CDATA[Karahantepe’nin sembolü haline gelen “falluslu havuz”un en dikkat çekici unsurlarından biri de “baş” heykeli.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>Karahantepe’deki ‘Büst’: Şaman Başı?</h1>
<p>Karahantepe’nin sembolü haline gelen “falluslu havuz”un en dikkat çekici unsurlarından biri de “baş” heykeli. Hafif oval planlı olacak şekilde kayadan oyularak yapılan ve içi fallus biçimli dikitlerle bezeli olan havuzun orta üst kenarındaki bu “büst”ün neyi betimlediği ciddi merak konusu.</p>
</div>
<div class="content-social-and-date">
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p style="text-align: center;"><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-a7ac2e60206db1d9d285644026f81be0.png" alt="" />Karahantepe “falluslu havuz”. ©Necdet Akgöz / Karahantepe, Şanlıurfa, Türkiye</p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<p>&nbsp;</p>
<p>İnisiyasyon amacıyla kullanıldığı açık olan havuza girenleri adeta tepeden izler gibi konumlandırılmış. Yaygın kanıya göre, çenesinin altında görülen “çıkıntı” olsa olsa “sakal” ya da “âdemelması” olabilir. Dolayısıyla karşımızda bir “erkek başı” var. Zaten havuzu dolduran falluslarla birlikte düşünülürse, erkek-egemen (“ataerkil”) temsillerin söz konusu olduğu bu alan da erkeklere ait bir yer.</p>
<p>Bu “hızlı” yorum, Karahantepe’nin içinde anlam ve varlık bulduğu Erken Neolitik’in sosyo-ekonomik örgütlenme biçimini fazla dikkate almıyor gibi. En azından toplaşma alanının gösterdiği gibi karmaşıklaşmış bir toplumsal yapının mevcut olduğu açık elbette. Ancak kurumsallaşmış bir “erk” yoğunlaşmasının söz konusu olduğunu söylemek çok zor. Daha da önemlisi, özellikle de kadın-erkek cinsiyetleri arasında bir hiyerarşinin oluştuğunu varsaymak için “çok erken”. Kalkolitik ve sonrasında şekillenen bir cinsler-hiyerarşisini “geriye yürütme”nin maddi zemini “henüz” söz konusu değil. Bu nedenle, kadın ve erkek cinsiyet rollerinin adeta en temel toplumsal-sınıfsal kimlikler olduğu Üst Paleolitik koşullarının bir şekilde sürdüğü Karahantepe’de erkeklerin daha ön ve üst(ün) planda olduğunu söylemek anakronik olacaktır. Havuzlu alanın (sadece) erkekler için yapıldığı düşünülse bile ilerleyen kazılarda olasılıkla ya civarda kadınlar için de benzer alanların ortaya çıkacağı ya da kadın temsillerinin yoğunlaştığı başkaca konuların/alanların tespit edileceği rahatlıkla varsayılabilir. Nitekim havuzlu alanın hemen yanında ve ana toplaşma alanına yine (alttan) geçitli bağlı bir alanın bulunma ihtimali her zaman var. Bu durumda erkekler için olduğu kadar kadınlar için de bir alanın olduğunu görülmüş olacak ve ekek-egemen (“ataerkil”) bir düzenle karşılaşmadığımız kesinleşmiş olacak.</p>
<p>Havuzlu alana ve oradaki büste bu arkaplan üzerinden dönersek, aslında ola ki erkekler için yapılmış olan bu alandaki “gözetleyen baş”ın illa bir erkeğe ait olması da gerekmiyor. Daha önce “İlksel Şamanın Kim’liği: Yaşlı-Kadın?” yazımda önerdiğim gibi ilksel şamanların yaşlı-kadın olduğunu varsayarsak, şamanik boyutu (da) açık olan böylesi törensel alanlara vaziyet edenin (şaman) bir kadın olma ihtimali de epey yüksek. Dolayısıyla aslında erkek olduğu görüşünden yola çıkarak çenesinin altındaki “çıkıntı”yı illa “sakal” ya da “âdemelması” olarak yorumlamaktan ziyade örneğin havuzlu alanı toplaşma alanına bağlayan “tak” benzeri kemerli geçide kadar kıvrılarak uzanan gövdesinin bir yılan şeklinde olmasına da yoğunlaşabilir.</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="1065">
<p>&nbsp;</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/f664c078c2c0e914c11bd26d12911750.jpg" alt="" width="2133" height="2748" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Karahantepe’deki baş heykelinin çene altındaki çıkıntı. ©Karahantepe Kazı Arşivi</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/0c79162557a9c96308f4acc881a46c00.jpg" alt="" width="3840" height="2160" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Heykelin yılan gövdesi. ©Karahantepe Kazı Arşivi</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha da önemlisi, ister kadın isterse de (zamanla) erkek olsun tüm şamanların neredeyse en önemli özelliğinin ne’liğinden ve “biyolojik cinsiyeti”nden bağımsız olarak cinsler ve türler arası ve/veya üstü görülmesi ve davranması olduğunu da biliyoruz. Üst Paleolitik mağara sanatından beri görüldüğü üzere, genellikle insan biçimli (antropomorfik) varlıklar ya da kuyruk, kanat veya boynuz gibi uzuvları olan insanlar şeklinde betimlenmişler. Tıpkı işlevleri gibi kendisi de olağan-dışı (ya da olağan-üstü) olan bir “merci” temsil edilmektedir nihayetinde.</p>
<p>Dolayısıyla, çok sonraları görülecek “Şahmeran” karakterini çağrıştıran Karahantepe’deki “büst” de aslında Üst Paleolitik mağara sanatından beri görülen “beşer-üstü/dışı” şamanik temsillerle uyumlu. Hatta doğrudan yaklaşık 14 bin yıl öncesine tarihlenen ve şamanik ayin yapıldığına kuşku olmayan El Jyo (İspanya) Mağarası’nın girişinde bulunan “taştan büst”ü çağrıştırıyor.  Girişi ve dehlizleri seyyar kandil ve meşalelerle adeta törensel olarak aydınlatılmış olan ve en kuytu yerine “altar” benzeri bir “iç alan” inşa edildiği tespit edilen<sup>1</sup> mağaranın girişindeki “taştan büst”ün sağ tarafının bıyıklı bir erkeğe, sol tarafının ise muhtemelen arslan ya da leopar gibi etobur bir kedigile ait olduğu yorumu dikkat çekici.<sup>2</sup> Üst Paleolitik şamanizminin göstergelerinden olan bu antropomorfik “büst”, belli ki mağaraya yani ayine gelenleri girişte karşılıyor ve nereye gittikleri konusunda onlara bir mesaj veriyor. Sahip olduğu bilgi ve becerilerin somut göstergesi olan biçimiyle de saygı ve korku uyandıran şaman, hakimiyet alanında olan-biten her şeyi gözetliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/b3a3e80ccf6afc68c17b042cd79b57b0.png" alt="" width="738" height="913" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Freeman ve Echegaray, <em>age</em>, s. 11.</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/e4873384974c8b24e4e337c7ab3ab907.png" alt="" width="3265" height="2936" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Freeman ve Echegaray, <em>age</em>, s. 12.</h6>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="1065">
<p>Karahantepe’de başlayan yerleşikleşmeye rağmen avcı-toplayıcı üretim ve örgütlenme biçiminin benzer olduğu düşünülürse, kozmik bütünselliği temsil eden şamanik temsillerin anaolojik olarak yorumlanmasında bir beis olmasa gerektir.</p>
<p>Bu çerçevede, havuzlu alandaki büstün hem erkek hem kadın hem de yılan özelinde tüm hayvanları uhdesinde toplayan bir temsil gücüne işaret ettiği düşünülebilir. Daha önce “Balıklıgöl Heykeli” yazımda önerdiğim gibi, Balıklıgöl Heykeli’nden Kilisik Heykeli’ne bölgede çokça bulunan “totem direkleri”nin ortak bifr özelliği bu açıdan dikkat çekicidir. Adeta ortak canı olan ve yaşamak için tek bir vücut halinde davranmak zorunda olan tüm varlıkların uyumlu birlikteliği temsil edilmektedir. Dolayısıyla, inisiyasyon törenlerinde kullanılan havuzlu alandaki başın da yılan kuyruğuyla birlikte düşünüldüğünde tüm canları bünyesinde toplayan şamanı işaret ettiği önerilebilir.</p>
<p>Kısacası, kazılar ilerledikçe mevcut verileri yorumlamanın daha da kolaylaşacağı açık. Tabii aksine veri olmadıkça tüm bulguların dönüşerek de olsa bir şekilde süren avcı-toplayıcı anlam dünyası içinden yorumlanmasının gerektiği de…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><sup>(1) Bkz. L G Freeman ve J G Echegaray, “El Juyo: A 14,000-year-old sanctuary from Northern Spain”, <em>History of Religions</em>, Vol 21, No 1, 1981, s. 5.</sup></p>
<p><sup>(2) Resimle desteklenmiş yorumlar için bkz. Freeman ve Echegaray, <em>age</em>, s. 5 ve 10-19.</sup></p>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Aktüel Arkeoloji, 22.08.2023</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balıklıgöl Heykeli</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2022/02/04/balikligol-heykeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Feb 2022 09:56:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[balıklıgöl]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[neolitik]]></category>
		<category><![CDATA[şaman]]></category>
		<category><![CDATA[urfa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=205</guid>

					<description><![CDATA[Literatürde "Urfa Adamı" olarak da bilinen Balıklıgöl Heykeli'nin  "erkek cinselliğini sembolize ettiği" yaygın bir kanı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>Balıklıgöl Heykeli</h1>
<p>Literatürde &#8220;Urfa Adamı&#8221; olarak da bilinen Balıklıgöl Heykeli&#8217;nin  &#8220;erkek cinselliğini sembolize ettiği&#8221; yaygın bir kanı. Bu yorumun en temel nedeni, çağdaşları Göbeklitepe ve Karahantepe&#8217;de de rastlanan fallus sembolizminin zamanla Mezopotamya&#8217;da şekillenecek &#8220;babatanrı&#8221; anlayışına giden sürecin ilksel işaretleri olduğu şeklindeki varsayım. Ne var ki, döneminin koşulları ışığında yakından bakıldığında, heykelin pekâlâ farklı yorumlara açık olduğu söylenebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p><img decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-c4ed9b505e68c86e86c10c8def7bec9a.jpg" alt="" />Balıklıgöl Heykeli</p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>Literatürde “Urfa Adamı (<em>Urfa Man</em>)” olarak da bilinen “Balıklıgöl Heykeli (<em>Balıklıgöl Statue</em>)”, 1993’te Şanlıurfa il merkezinde yer alan Yeni Mahalle’de yapılan bir yol çalışması sırasında gün yüzüne çıkarılmıştı. Üç ana parçaya kırılmış halde bulunmakla birlikte genel bütünlüğünü büyük ölçüde koruyan heykel, 193 cm boyu, 54 cm genişliği ve 63 cm kalınlığıyla gerçek insan boyutlarında ve formunda yapılmış (bilinen/bulunan) en eski heykel olma özelliğine sahip. Aslında <em>in situ</em> bulunmak bir yana konteksi dahi bilinmeyecek bir şekilde tesadüfen ve yalıtılmış halde gün yüzüne çıkan heykelin nerede, nasıl ve ne amaçla yapılıp kullanıldığını kestirmeye yardım edecek herhangi bir somut veriye ulaşılabilmiş değil. Bu durumda neredeyse tek seçenek, Yeni Mahalle Höyüğü’nün tarihlendiği Çanak Çömleksiz Neolitik B Evresi’ne<sup>1</sup> ait benzer buluntulara kıyasla dönemin genel özellikleri bağlamında yorumlar yapılması. Nitekim çok fazla yayına konu olduğu söylenemeyecek heykele başlangıçta verilen ve resmen terk edilmekle birlikte bir tür galatımeşhur haline gelen “Urfa Adamı/<em>Man</em>” ismi de bu çerçevede değerlendirilmeli. Zira sergilendiği Şanlıurfa Müzesi’nin Arkeolojik Eser Kataloğu’nda da yazıldığı gibi, “heykelin esas olarak erkek cinselliğini sembolize ettiğinden kuşku yoktur” kanaati değişmemiş durumda. Katalogdaki tanıtıma göre heykel, “yanlış olarak Neolitik Dönem kültürleri ile özleştirilen Ana Tanrıça imgesinin çok daha sonraları ortaya çıktığını,<sup>2</sup> özellikle Çanak Çömleksiz Neolitik Dönemde hâkim ‘kutsal varlığın’ erkek olduğunu kanıtlamaktadır.”<sup>3</sup> Dolayısıyla, özellikle Göbeklitepe gibi merkezleri karakterize eden “tapınak” ve fallus sembolizminin zamanla Mezopotamya’da şekillenecek “babatanrı” anlayışına giden sürecin ilksel işaretleri olduğu varsayımının büyük ölçüde benimsendiği söylenebilir.</p>
<p>Bu kısa yazı, literatürdeki bu hâkim görüşü doğrudan heykel ve onu çerçeveleyen dönemin koşulları ışığında değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="767">
<p>&nbsp;</p>
<p>Heykelin “erkek cinselliğini sembolize ettiği”ne hükmedilmesinin en temel dayanağı, bir bütün olarak tasvir edilen (asıl) bireyin -ilk bakışta- iki elinin kasık hizasında ve fallusunu tutar şekilde olmasıdır. Gerçekten de konumları ve konumlandırılışları itibariyle ellerin erekte bir penisi kavradığı izlenimini elde etmek mümkündür. Zira, çok net olmasa da, ellerin birleşme noktasının hemen altında bir kabartma/kabarıklık olduğu görülmektedir. Keza altta, iki elin ortasına gelen yerde fallus izlenimi veren bu kabarıklığın “kökü”nde ve yanlara doğru yer alan iki yarım ay şeklindeki kabartmanın da testisler olduğu değerlendirilebilir.</p>
<p>Benzer bir değerlendirme, birbirlerine kabaca eşit beşer parmaktan oluşan ellerin ikisinin hemen altında görülen “torba”ya benzer kabartmalar için de yapılabilir. Ellerin üst tarafında fallus izine rastlanmasa da, ana gövdenin (baş ve boyunla birlikte) bir bütün olarak fallus temsili olduğu düşünülebilir.</p>
<p>Öte yandan, ellerin kavradığı bölgeye yakından bakıldığında, tümüyle farklı bir yorum yapmak da mümkündür. Örneğin ilk bakışta fallus olduğu düşünülen bölgenin hemen altında görülen “boşluk” dikkat çekicidir. Orijinal olan ve sanki “istenildiğinde [bir şey] ekleniyormuş” izlenimi veren<sup>4</sup> bu “boşluk” pekâlâ bir “oyuk” yani “vulva” da olabilir. Zira fallus izlenimi veren kabarıklığın “kökü”ndeki bu bölge, toplamda bir “vulva” ile “dış/büyük” dudaklarına da benzetilebilir. Eğer öyle ise, iki cinsin organlarının tek vücutta birlikte gösterildiğini söylemek gerekecektir. Bu durumda, çift cinsiyetli (hünsa, <em>hermafrodit</em>) bir bireyin temsili kadar çağlar boyunca çeşitli zaman-mekânlarda görüldüğü gibi yaşamın kaynağı ve kurucusu olan iki cinsiyetin tek bir vücutta gösterilmiş olması gibi bir alternatif de söz konusu olabilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/7ba9bbaec58aa71f22b0c74e54e196b2.png" alt="" width="1080" height="1080" /></p>
<h6>Kilisik Heykeli © Marc Verhoeven, “Person or penis? Interpreting a ‘new’ PPNB anthropomorphic statue from the Taurus foothills”, Neo-Lithics, No 1, 2001, s. 8-9.</h6>
<p>Burada akla hemen Nevali Çöri’nin 85 km kuzeyinde (bugünkü Adıyaman sınırları içinde) 1970’lerde bulunan Kilisik Heykeli gelmektedir. Balıklıgöl Heykeli gibi Çanak-Çömleksiz Neolitik’e tarihlenen 80 cm boyundaki bu heykel, sıklıkla bir fallik sembol olarak değerlendirilmektedir. Ancak üzerine yapılan belki de tek ayrıntılı analiz, kendisi fallus gibi olan heykelin fallusunun da muhtemelen bir kadın şeklinde olduğu yorumunu yapmaktadır. Bileşenleri farklı yorumlara konu olabilecek olsa da, muhtemelen heykelin iki (cinsten) insanın kompozit bir figürü olduğu açıktır.<sup>5</sup> Bu görüşün en temel dayanağı, başını büyük heykeldeki asıl bireyin elleriyle kavradığı fallus biçimli insanın ellerinin de kendi kasık bölgesinde olması ve fakat orada yuvarlak bir “boşluk” bulunmasıdır. Göbeklitepe’de görülen yuvarlak boşlukların kadın(lığ)ı temsil ediyor olabileceği yönündeki genelgeçer yorumlar bir yana, Balıklıgöl Heykeli’nde de aynı konumda ve bağlamda görülen “boşluk” dolayımıyla iki cinsi(yeti)n bir arada gösterilmesi gibi bir dönemsel eğilimden bahsetmek mümkündür. Nitekim tıpkı Kilisik Heykeli’nde olduğu gibi Balıklıgöl Heykeli’nde de ellerin kavradığı fallusun aslında bir kadını temsil ettiği söylenebilir. Zira iki elin tam arasında yer alanın hemen alttaki bölümde vulvası tasvir edilen bir kadının başı olduğu düşünülebilir. Bu durumda, “torba” görünümlü yerler de kadının başının iki yandaki devamı olabilir. Gerçekten de, Nevali Çöri’de bir insan kafasının arka kısmında bulunan yılan başı ya da Göbeklitepe’de bulunan “doğum yapan kadın” tasvirinin başına benzerlik dikkat çekicidir. Tüm bunlar “fallus” kadar “mantar kafa” da çağrıştırmaktadır.</p>
<p>Diğer yandan, yanlardaki iki “torba”nın kadının iki yana açılmış (şişman) kolları, “vulva” biçimli “oyuk”un da yine iki yana açılmış (şişman) bacakları arasındaki boşluk olması ihtimali da akla gelmektedir. Bu durumda, yukarıda ellerin kavradığı fallus izlenimi verdiği söylenen kabarıklığın bu kadının bedeni, “vulvanın dış dudakları” olarak değerlendirilen iki yarım ayın da bacakları olma ihtimali söz konusu olacaktır. Kilisik Heykeli’ndeki fallusun bir bütün olarak bir başka (kadın) bireyi sembolize etmesi gibi, burada da fallusun bir kadını (da) betimlediği düşünülebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/2a6c35b1b4750d73bf99f091bba31820.png" alt="" width="1080" height="1080" /></p>
<h6>Balıklıgöl Heykeli</h6>
<p>Elleri ve kolları iki yana açılmış (ve şişman) olan bu figür, sadece Üst Paleolitik’teki “Venüs figürinleri”ni değil Neolitik boyunca görülen pek çok kadın tasvirini ve hatta “eli belinde” tasvirinin başlangıcı kabul edilen Koçumbeli figürinlerini de çağrıştırmaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/0e81f4909fd9667181e6bf5e643eaac7.jpg" alt="" width="780" height="168" /></p>
<p>Nihayet, Balıklıgöl Heykeli’nde ellerin arasında ve altında olan temsillerin bir bütün olarak insan ya da hayvan başı şeklinde olduğu söylenebilir. Akla zaman-mekânda tasvirlerine sık rastlanan leopar vb. kedigiller gelmektedir. Ellerin hemen altından sarkan “torbalar” kulakları, altlarındaki çukurcuklar gözleri, aralarındaki kabarıklık burnu ve alttaki “boşluk”la çevresi de ağız ile dudakları ya da çene yapısını teşkil ediyor olabilir. Zira Göbeklitepe, Nevali Çörü ve Karahantepe’de benzer baş/yüz tasvirleri bulunmuştur. Öte yandan, hepsi aynı büyüklükte olan parmaklar ilk bakışta bir “pençe” izlenimi verse de, kasık bölgesindeki unsurlar akla başka ihtimalleri de getirmektedir. Örneğin, parmaklar bir “kuş”un kanatları, hemen altlarındaki “boşluk”u çerçeveleyen kabartmalar da arkaya doğru kıvrılmış iki ayrık bacak/ayak izlenimi vermektedir. Keza parmakların “akrep” benzeri bir hayvanın ayakları olması, heykelin kendi sol elinin altından arkaya doğru kıvrılan uzantının da kuyruk olma ihtimali söz konusudur. Ne de olsa akrep, çok farklı zaman-mekânın sanatında sıklıkla cinsellik çağrıştırır şekilde kullanılmıştır. Tüm bunlar, Üst Paleolitik’ten süzülüp gelen benzer teriantropik, antromoporfik ya da zoomorfik temsilleri akla getirmektedir.</p>
<p>Bu yorumların ikna ediciliği bir yana, büyük ölçüde <em>önden</em> ve <em>genel görünümü</em> itibariyle yapılan yorumların aksine heykele farklı yönlerden bakıldığında da (sadece) bir erkeğin sembolize edilmediği açıkça görülmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/4392921a453b441c4a2f58324c173807.jpg" alt="" width="5152" height="3864" /></p>
<h6>Balıklıgöl Heykeli</h6>
<p>Hatta müzenin eser kataloğunda “olasılıkla sadece ön yüzden seyredilmek üzere tasarlanan heykel, yandan bakıldığında yassı bir görüntüye sahiptir, arka yüzde ise hemen hemen hiçbir vücut hattı belirtilmemiştir” şeklinde tanıtılan eserin müzede sadece önden görülecek şekilde sergilenmesinin de büyük bir müzecilik hatası olduğu belirtilmelidir. Bölgede yapılan tüm kazıların ekipleriyle müze görevlilerinin emek-yoğun çabalarına büyük saygı duymakla birlikte, hiçbir eserin ziyaretçiye tek açıdan gösterilmemesi gerektiği açıktır. Hele dünyanın gerçek insan boyutlarında ve formunda yapılmış bilinen en eski heykeli söz konusuysa.</p>
<p>Gerçekten de heykelin “olasılıkla sadece ön yüzden seyredilmek üzere tasarlanan” bir obje olmadığı açıktır. Zira önden bakıldığında koltuk altlarından itibaren gayet düz bir şekilde aşağıya inen “fit” bir (genç) erkek gövdesi, karnı ve beli söz konusudur. Oysa hemen heykelin yanında bulunan ve müzenin eser kataloğunda da yer verilen arkadan çekilmiş fotoğrafına bakıldığında, önden görünümün aksine (genç) kadını çağrıştıran ince bel ve kavisli kalça dikkat çekicidir.<sup>6</sup> Aslında arkadan tam simetrik bir kalça görünümü yoktur. Ancak hemen yukarıda bahsedildiği üzere ellerin arasındaki akrep benzeri bir hayvanın olası kuyruğunun bir yandan arkaya doğru uzanmış olma ihtimali vardır. Keza (ancak özel bir inceleme ile o da belki anlaşılabilecek şekilde) asıl bedenin kendisinin kuyruklu yapılmış olması da tümüyle ihtimal dışı değildir.</p>
<p>Keza önden kalın görünen kollar da arkadan epey ince biçimlendirilmiştir. Arkadan koltuk altları ve kolların başlama yerinin açılma biçimi ile ellerin bel hizasından vücuda bağlanma noktaları öyle bir biçimlendirilmiştir ki, önden görünenden farklı (cinste) bir tasvir elde edilebilmiştir. Yukarıda önden görünüm bağlamında yapılan çift cins(iyet)lilik hali, ön ve arkadan genel görünümler itibariyle de söz konusudur. Önden ilk bakışta erkek olan gövde/vücut, arkadan ilk bakışta kadındır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/0d8dab4f147d6946ddea385855041661.jpg" alt="" width="1200" height="675" /></p>
<h6>Balıklıgöl Heykeli</h6>
<p>Bu çok boyutluluk, kendisini önden bakıldığında boyunda görülen “iki sıra bezeme”de de göstermektedir. Bu bezemelerin “takı” ya da “yaka” olduğu neredeyse hiç tartışılmaksızın genel kabul görmüşe benzemektedir. Bunda derin ve yuvarlak göz oyuklarına obsidyen dilgi parçalarının yerleştirildiğinin düşünülmesi de önemli bir etkendir. Heykelin dönemin prestij ürünleriyle süslü olduğu varsayılmaktadır.</p>
<p>Oysa örneğin kolye gibi bir “takı” ya da “yaka”nın boynun arka tarafını da bir şekilde sarması ya da bir tür devamının olması gerekir. Böyle bir görüntü olmadığı gibi özellikle alttaki V’nin omuzun üst kısmına erişmeden sönümlendiği görülmektedir. Önde ya da arkada “yaka”yı işaret edecek herhangi bir kıyafet izi de görülmemektedir. Dolayısıyla, sadece ön kısımda üst gövdede yer alan ve orayla da sınırlı kalan bir “bezeme” söz konusudur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/67152ec0d3676e52fc6093932eda3d34.jpg" alt="" width="320" height="320" /></p>
<h6>Tell Sheikh Hassan Heykeli</h6>
<p>Boynunda benzer V olan Tell Sheikh Hassan Heykeli’nin belinde görülen ve muhtemelen kuşak olan paralel bezeme, vücudun arka tarafında da sürdüğü için “kıyafet” olarak değerlendirilmiştir.<sup>7</sup> Bu nedenle boyundaki V’nin “yaka” izlenimi verdiğini söylenebilir. Ancak alt gövdede (ellerin devamı gibi görülen) ters bir V olduğu açıktır.</p>
<p>Aslında heykelin ense kısmı (önden boynun görünümüne kıyasla) kalın görülmektedir.<sup>8</sup> Bilindiği kadarıyla heykel üzerinde herhangi bir boya analizi yapılmamıştır. Ancak görüntü itibariyle boyalı olduğunu düşündürecek bir belirti olmadığı gibi, oyma ya da kabartı bir desen de yoktur. Bu nedenle, ensenin boyundan kalın görülmesinin örneğin saç vb. bir unsur nedeniyle olmadığı söylenebilir. Zaten önden anlaşıldığı kadarıyla heykel “kel”dir. Dolayısıyla, diyelim ki bir “kolye”nin enseyi örten saçın altında kalması gibi bir durum da yoktur. (Tabii heykelin sadece önden görülecek şekilde yapıldığı görüşü esas alınacaksa, kolyenin devamının arkadan görünmesine gerek yoktur. O zaman bezemenin omuzların üstüne kadar ulaşamaması ya da bel-kalça meselesi de tesadüf olarak görülecektir -ki, o zaman zaten heykeli de hiç yorumlamamak gerekecektir).</p>
<p>Kısacası, mevcut yorumu destekleyen maddi bulguların eksikliği nedeniyle boyundaki bezemenin “kolye” ya da “yaka” <em>olmadığı</em> söylenebilir. Bezemenin ne olabileceği üzerine kafa yormayı belki de kaçınılmaz kılansa, “Taş Tepeler” boyunca görülen çok benzer tasvirlerdir. Göbeklitepe’deki leopar kabartmasının gövdesinde, Karahantepe’deki bir dikme taşın boyun/boğaz bölgesinde, Sayburç’ta bulunan ve başı zoomorfik temsil edilen “Leopoarlı İnsan”ın tıpkı Balıklıgöl Heykeli’ndeki gibi üst gövdesinde ve Ayanlar Höyük’te bulunan leopar başının “bıyık” kısmında neredeyse aynı motife rastlanmaktadır. Dolayısıyla, V’lerin zaman-mekâna has bir sembolizm (statü işareti?) olma ihtimali yüksektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/8a4786798faab21bb23602653e342c59.jpg" alt="" width="1280" height="720" /></p>
<h6>Sayburç, “Leopoarlı İnsan”</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/f876f1268904406c2e526323580a7df6.jpg" alt="" width="517" height="773" /></p>
<h6>Göbeklitepe, Leopar Kabartması</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/4377886a533e971392169672d7ae1503.jpg" alt="" width="458" height="1260" /></p>
<h6>Ayan Höyük © Bahattin Çelik, “A new Pre-Pottery Neolithic site in Southeastern Turkey: Ayanlar Höyük (Gre Hut)”, <em>Documenta Praehistorica</em>, 44, 2017, s. 367.</h6>
<p>Öte yandan Çanak Çömleksiz Neolitik dönemde rastlanan ve en azından “Taş Tepeler” bağlamında tipolojik olduğu söylenebilecek bu “bezeme”, akla Üst Paleolitik’ten Kalkolitik’e ve hatta Bronz Çağı’na giden kimi sanatsal ve figüratif bulguları da getirmektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/8f879ec51618a5b46a4b29789397e32b.jpg" alt="" width="600" height="276" /></p>
<h6>Blombos Mağarası , © Christopher S. Henshilwood vd., “Emergence of modern human behavior: Middle Stone Age engravings from South Africa”, <em>Science</em>, 295/5558, 2002, s. 1278-1280.</h6>
<p>Güney Afrika’daki Blombos Mağarası’nda bulunan ve kırmızı aşı boyası üzerine yapılan yaklaşık 70 bin yıllık V, M ve üçgen benzeri çiziklerin yorumlanması kolay değildir. Ancak Üst Paleolitik ve Neolitik sanatında kadın(lığ)ın “pubik üçgen” resmi ve V şekli ile temsil edilebildiği görülebilmektedir.<sup>9</sup> Özellikle de özel bir statüye sahip olduğu düşünülen şaman kadınların imlenmesi açısından. Örneğin Fransa’daki <em>Chauvet</em> Mağarası’ndaki “Venüs ve Büyücü” resminde, vahşi hayvanın bacaklarının arasına çizilen pubik üçgen resminin kadına işaret ettiği yaygın kanıdır.<sup>10</sup> Bunun belki en önemli nedeni, 1864’te Fransa’da bulunan ve dönemin ruhuna koşut olarak “Utanmaz Venüs (<em>Vénus impudique-</em> <em>Immodest Venus</em>)” adı verilen 15 bin yıllık Üst Paleolitik kadın heykelciğidir. Venüs adı verilen ilk arkeolojik bulgu olan heykelin pubik üçgeni de yine ortasında bir çizik/yarık olacak şekilde tasvir edilmiştir. Keza, bu kadar net bir veri olduğu tartışmalı olmakla birlikte, İspanya’daki El Mirón Mağarası’nın girişinde bulunan “mezar taşı” da benzer bir veri sunar gibidir. İçinde bulunan yoğun kırmızı aşı boyası nedeniyle <em>Lady in Red </em>olarak isimlendirilen yaklaşık 19 bin yıllık mezar, özel/farklı şekilde gömüldüğü gibi iyi beslendiği de anlaşılan 35-40 yaşlarındaki bir (şaman?) kadına aittir. Mağara girişindeki mezarın hemen başına dikilen kaya parçasının üzerinde V şeklinde bir işaret olduğu ve bunun da pubik üçgeni ve dolayısıyla kadın(lığı)ı temsil ettiği önerilmektedir.<sup>11</sup> Hatta V’nin iç ortasında da yine bir dikey çizik olduğu söylenebilir.</p>
<p>İlginç bir şekilde, çok benzer bir tasvire Erken Neolitik yerleşimlerinden Tell Mureybet’te de rastlanmıştır. Evlerden birinin iç duvarında beyaz sıva üzerine siyah boyayla V işaretleri yapılmıştır.<sup>12</sup> Bu işaretin konteksine dair bir bilgiye rastlanmamakla birlikte, aynı yerleşimde bulunan kadın heykelciklerinin Üst Paleotik’te görülen V ve “Venüs” tarzlarına benzerliği açıktır. Bir heykelcikteki W ve V şekilli çentikler bir yana, bir başkasındaki pubik üçgen de yine ortasında bir çizik/yarık olacak şekilde gösterilmektedir. Neolitikleşme sürecindeki bu verilerin Üst Paleotik’ten gelen bir tür süreklilik taşıdığı açıktır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/c64b5d182cdf047a8b4270241b10545a.jpg" alt="" width="531" height="324" /></p>
<h6>&#8220;Venüs ve Büyücü” resmi, <em>Chauvet</em> Mağarası (30 bin yıl öncesi)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/53caeb9fa87ec7e51860a7d26158dc82.jpg" alt="" width="774" height="523" /></p>
<h6>“Utanmaz Venüs” figürini (15 bin yıl öncesi)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/d03ee00103f48f441435f401ba6e2317.jpg" alt="" width="720" height="460" /></p>
<h6>Sibirya/Mal’ta Venüsü (20 bin yıl önce)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/bb765de144c69c6d8cb7df288cbf06f8.jpg" alt="" width="196" height="301" /></p>
<h6>El Mirón Mağarası “mezar taşı” (19 bin yıl öncesi) © Vera Moitinho de Almeida vd., “(Re)seeing the Engraved Block of El Mirón Cave (Ramales de la Victoria, Cantabria, Spain)”, <em>CAA</em> 2012.</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/a2d0c225157eb37bc46dc50acfd808a8.jpg" alt="" width="1708" height="1125" /></p>
<h6>Tell Mureybet duvar bezemesi © Danielle Stordeur ve Juan José Ibáñez-Estévez, “Stratigraphie et répartition des architectures de Mureybet”, 2009, 72.</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/be4263e7d0a0241edb75e69200dd9ae2.jpg" alt="" width="1356" height="783" /></p>
<h6>Tell Mureybet figürinleri © Jacques Cauvin, “Les fouilles de Mureybet (1971-1974) et leur signification pour les origines de la sédentarisation au Proche-Orient”, <em>Annual of the American Schools of Oriental Research</em>, No 44, 1977, s. 34.</h6>
<p>Neolitik’in en özgün yerleşimlerinden Çatalhöyük’teki bir mühür üzerinde hemen hemen aynı bezemenin tekrarlı olarak görülmesi bu açıdan çok anlamlıdır. Keza Çatalhöyük’te bir kadın mezarında bulunan ve yaban domuzu çene kemiğinden yapılan kolyedeki V işaretleri de dikkat çekmektedir. Bu tür bir yoruma konu olduğuna rastlanmasa da, Neolitik’i MÖ 7 binlerde Avrupa’da başlatan <em>Lepenski Vir</em> (Demir Kapılar) Kültürü’nün sembollerinden olan heykelin de boynunun ve gövdesinin V (ve M) sembolleriyle bezeli olduğu görülmektedir. Yerleşimin sakinlerinin “Bereketli Hilal”de görülen “Neolitik paket”i Anadolu üzerinden buraya taşımış olduğunu gösteren ayrıntılı DNA analizleri bu açıdan anlamlıdır.<sup>13</sup> Benzer bir yorumu pubik üçgene belirgin şekilde rastlanan “Kiklad Sanatı” konusunda da yapmak mümkündür.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/9b09afd4a5ab53c099b16878db158c63.jpg" alt="" width="1798" height="1228" /></p>
<h6>© Çatalhöyük Araştırma Projesi arşivi</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/8bf7a66d1163dc248d81285e9144e806.jpg" alt="" width="3008" height="2000" /></p>
<h6>© Çatalhöyük Araştırma Projesi arşivi</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/9dd8fe4b7b98eec3e0c64455e85e543b.jpg" alt="" width="442" height="573" /></p>
<h6><em>Lepenski Vir </em>Heykeli (MÖ 7. bin yıl)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/fbfc1d01c0920345c6e14ac9b3903717.jpg" alt="" width="223" height="334" /></p>
<h6>Tell Brak Göz İdolü Uruk Dönemi (MÖ 4. bin yıl)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/535674666c1472b366a1e145cb490885.jpg" alt="" width="601" height="603" /></p>
<h6>“Erkek Heykeli” Hanedan Öncesi (Antik) Mısır (MÖ 4. bin yıl)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/a97aa555d98f779ec5a3bdf01b72e30d.jpg" alt="" width="800" height="1067" /></p>
<h6>Kiklad Sanatı (Ege Bronz Çağı)</h6>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/9394546937d3400858ed158fc2b2275d.jpg" alt="" width="609" height="560" /></p>
<h6>Hasanoğlan Heykelciği (MÖ 2100-2000)</h6>
<p>Kuşkusuz zaman-mekân farkları da düşünüldüğünde olası bir etkileşimin varlığını ispatlamak mümkün değildir. Dolayısıyla bahsedilen ölçütler epey zayıf (ve belki “zorlama”) bulunabilir. Ancak Balıklıgöl Heykeli’nin Üst Paleolitik’ten yerleşik düzene geçiş sürecinin tam ortasındaki bir zaman-mekânda yapılmış olması, öncesi ve sonrasına dair verileri birer ölçüt olarak kullanmaya izin vermektedir. Nitekim Mezopotamya, Mısır ve Anadolu’nun her birinde ilksel devletler öncesi dönemlerde yapılan sanat eserlerinde karşımıza çıkan pubik üçgen, Sümer çivi yazısı sisteminin ilk (“piktografik”) dönemlerinde de “kadın” sözcüğünü göstermektedir. Hem de üçgenin yine içinde/ortasında bir çizik olacak şekilde. Dolayısıyla, zamanla evrimleşerek dönüşen yaşam ve üretim biçimine koşut anlam kaymalarına da uğramış olabilecek bir süreklilik var gibidir. Muhtemelen göçer avcı-toplayıcı olan Balıklıgöl Heykeli’ni yapanların, tam ortasında oldukları dönemlerin ruhunu yansıtan bir sembolizmi paylaştığı düşünülebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/722f7717cefd512a5ddb7515b3d73eb1.jpg" alt="" width="592" height="803" /></p>
<h6>Sümer Yazı sisteminin dönüşümü</h6>
<p>Öte yandan, yukarıda örnekleri verilen V, W ve dalgalı M benzeri tasvirlerin bulundukları yer itibariyle köprücük kemiği, göğüs kafesi, kollarla birlikte üst iskelet yapısı vb. unsurlar olma ihtimali de yabana atılmamalıdır. Göbeklitepe’deki leopar kabartmasının gövdesindeki V’ler iskeleti, Balıklıgöl Heykeli’yle Sayburç kabartmasının üst gövdesindeki V’ler ise köprücük kemiğini ya da göğüs kafesini temsil ediyor olabilir. Bilindiği gibi, kemik/iskelet sembolizmi şamanik toplumlarda yaygındır ve genellikle varlıkla yokluğun bilgisine hâkim şamanın olağanüstü kişiliğinin bir göstergesi sayılır.<sup>14</sup> Avcı-toplayıcı geçimin temelindeki göçer değerlerin sürdürüldüğü Çanak-Çömleksiz Neolitik’in “Taş Tepeler” kesitinde rastlanan V bezemelerinin bu amaçla yapılmış olma ihtimali pekâlâ söz konusudur.</p>
<p>Nihayet, daha düşük bir ihtimal olmakla birlikte, Blombos Mağarası’ndaki ilk örnekten başlayarak tüm böylesi işaretlemelerin bir tür yazı, hesap, harita, takvim ya da benzeri bir çeteleme ya da muhasebeleştirme amacı güttüğü düşünülebilir.</p>
<p>Kısacası, Üst Paleolitik göçer avcı-toplayıcılığından Bronz Çağı’nın yerleşik tarım devletlerine kadar giden dönüşüm sürecinin kilidi olan “Neolitik Devrim”in başlangıçlarına tarihlenen Balıklıgöl Heykeli’nin tüm bu dönemlerin sanatsal eğilimlerini yansıtma ihtimali yabana atılmamalıdır. Bu nedenle, Heykelin boynunda görülen ve “kolye” ya da “yaka” olmayan bezemenin “kadın(lık)”, “ölüm” ya da “rakam/yazı” sembolü olma ihtimalleri düşünülmelidir.</p>
<p>Sonuç olarak, “Urfa Adamı (<em>Urfa Man</em>)” yerine gittikçe “Balıklıgöl Heykeli (<em>Balıklıgöl Statue</em>)” olarak anılan heykelin kendi döneminin yaşam ve üretim koşulları bağlamındaki anlamını üzerine çokça düşünmek gerekmektedir. Çok boyutlu/açılı bakış çerçevesinde (sadece) bir erkek olmadığı açık olan heykel, tıpkı Kilisik Heykeli gibi varoluşun ve düzenin kaynağı olan kadınla erkek cins(iyet)lerinin ve hatta tüm canlıların <em>tamamlayıcılığını</em> ve kozmik bütünselliğini sembolize ediyor olabilir. Önden ilk bakışta erkek olan heykel üst gövdedeki V bezemeleri ile kadın, arkadan ilk bakışta kadın görünen beden de boyun ve başın arkadan görünümünün fallusu andırması nedeniyle de erkek cin(iyet)ini <em>de</em> hatırlatmış olabilir. Keza üzerlerindeki hayvan çağrışımları da bu doğal bütünselliği desteklemiş olabilir. Doğurganlığın ötesinde başlıca üretici güçler olan kadınlarla erkeklerin doğayla uyumlu diyalektik birlikteliğinin vücuda gelmiş hali olduğu düşünülebilecek böylesi heykeller, örneğin iki cins(iyet) için de icra edilen erginleme ritüellerinde kullanılacak şekilde yapılmış olabilir. Avcı-toplayıcı yaşamda başlıca üretici güçler olan kadın ve erkek kurucu unsurlarının yaşama birlikte ve iç içe katıldığı ortak zeminler böylece işaretlenmiş olabilir. Tıpkı bir totem direği olduğu düşünülen 80 cm boyundaki Kilisik Heykeli<sup>15</sup> gibi Balıklıgöl Heykeli’nin de alt kısmının monoblok ve tabana yerleştirilerek sabitlenecek şekilde tasarlanmış olması bu açıdan önemlidir. (Karahantepe’de muhtemelen inisiyasyon ritüellerinin yapıldığı özel yapının hemen yanındaki “üç localı” büyük alanın ortasında yer alan heykelin de bu açıdan incelenmesi önemli veriler sunabilir.)</p>
<p>Son olarak, Balıklıgöl Heykeli’nin boyundaki bezeme ve gözlerdeki süslemeler kadar burnunun kırık/kırılmış olması ve ağzının olmaması/görünmemesi de dikkat çekicidir. Sadece Göbeklitepe ve Karahantepe çağdaşlarında değil Olmeklerden “Antik Yunan”a kadar çok farklı zaman-mekânlarda da rastlanan heykellerin burnu kırma uygulamasının “kutsalı başkalarının zararından koruma” ya da “ölenin denetimsiz kalacak doğaüstü güçlerinin vereceği zararı önleme”<sup>16</sup> gibi amaçları olduğu yorumları sıklıkla yapılır. Ancak Mezopotamya’da “başı koparılan” ya da başsız yapılan figürinler bağlamında da önerildiği gibi, kırarak kişiliksizleştirilen<sup>17</sup> figürleri unutturan bir “ortak hafıza”nın da böylece yeniden kurulduğu düşünülebilir. Ne de olsa geçmişi unutma, en iyi hatırlama yöntemidir.<sup>18</sup></p>
<p>Bir başka yazının konusu olmakla birlikte, Göbeklitepe ve Karahantepe gibi mekânların gömülmesi için de yapılan bu türden yorumlar kadar “eskiyi kullanım dışı bırakma” ihtimali de yabana atılmamalıdır. Zira burnu kırılarak vücut bütünlüğü bozulan figürle birlikte eski düzen de hükümsüz kılınmakta, yeni düzene ve hüküm sahibine alan açılmaktadır. Göbeklitepe ve özellikle Karahantepe’deki heykellerin neredeyse tamamının başlarının gövdelerden koparılmış şekilde gömüldüğünün tespit edildiği dikkate alınırsa, üç ana parça halinde bulunan Balıklıgöl Heykeli’nin (en azından) başının kendi zamanında kırılmış olduğu ihtimal dâhilindedir. Bir başka deyişle, özgün konumu bilinemez şekilde yalıtık halde bulunan Balıklıgöl Heykeli’nin de işi bittikten sonra kırılarak ıskartaya çıkarılmış olma ihtimali yüksektir.</p>
<p>Olmayan ağız konusuna gelince, genel kanı, ağzın muhtemelen yüzde maske olması nedeniyle görünmediği yönündedir.<sup>19</sup> İşlevleri konusunda çok farklı yorumlar olan maskelerin heykeli anonim/kolektif<sup>20</sup> bir kişi hale getirdiği, böylece dönemin ritüellerinin gerektirdiği cinsler/sınıflar üstü rolü oynamaya ziyadesiyle uygun bir görünüm elde edildiği düşünülebilir. Ancak Üst Paleoltik sanatında başta “ağız” ve “göz” olmak üzere yüz özellikleri olmayan/gösterilmeyen tasvirlere sıklıkla rastlanmaktadır. Yeme kadar konuşma ve görme gibi çok kurucu toplumsal özellikleri simgeleyen uzuvların yokluğu üzerine daha derinlikli sorgulamaların yapılması gerekmektedir. Söz konusu heykel(cik) ve tasvirlerin büyük olasılıkla özel kişilere dair olduğu düşünülürse, bu tip göndermelerin avcı-toplayıcı düzenlerin temellerine dair ipuçları sunduğu düşünülebilir.</p>
<p>Balıklıgöl Heykeli’nin farklı bölgelerinin yukarıda dikkat çekilen özellikleri bağlamında düşünüldüğünde, birçok alternatif yorumun kesişim noktasında şamanik çağrışımların yer aldığı söylenebilir. Bilindiği üzere şaman, herkesin göremeyeceğini görüp bilemeyeceğini bilme, belagati ve hitabetiyle toplumu bir arada tutan aidiyet unsurlarını inşa edip yeniden üretme, şifa dağıtma, sorunları çözen hakem olma ve ritüelleri toplum adına yönetme gibi kurucu işlevleri karşılığında çalışmadan karnını doyurtan ilk kişidir. Düzenin tüm bileşenlerinin özelliklerini uhdesinde toplayan, herkes olduğu kadar hiç kimse de olan ilksel “kurum”dur. İlksel şamanın çok büyük olasılıkla yaşlı kadın olduğu görüşü<sup>21</sup> bir yana, Balıklıgöl Heykeli’nde görülen hermafrodit ve hatta zoomorfik unsurların “tüm bileşenleri tek vücutta toplama” sembolizmi içerdiği açıktır. Mantar kafa, kemik/iskelet vb. ihtimalleri için de benzer bir durum söz konusudur. Tüm bunlar, Üst Paleolitik’ten süzülüp gelen şamanın bilinen sembolleridir. Nihayetinde toplayıcı kadınlarla avcı erkeklerden oluşan Üst Paleolitik toplumların birliğinin ve bütünlüğünün sembolü olan şaman, kimlikler ve sınıflar üstü tarafsız hakem niteliğini bu “hem her şey hem de hiçbir şey olma hali”ne borçludur.</p>
<p>Aslında “Taş Tepeler” boyunca fallus sembolizminin belirgin olduğuna hiç kuşku yoktur. Ancak eril ya da ataerkil bir “kültür”ün olmasının maddi koşullarının oluştuğu ispatlanmadıkça, ilk bakışta erkek(liğ)i çağrıştıran tüm bulguların önyargısız ve tüm olası ihtimalleri dikkate alarak değerlendirilmesi elzemdir. Balıklıgöl Heykeli bu açıdan eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Çünkü tek başına ve yalıtılmış şekilde bulunan heykeli yorumlamaya ket vurabilecek bir bağlam söz konusu değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><sup>[1] Bk. Bahattin Çelik, “Şanlıurfa-Yeni Mahalle Höyüğü in the Light of Novel C14 Analysis / Yeni Karbon-14 Analizleri Işığında Şanlıurfa-Yeni Mahalle Höyüğü”, <em>Armizzi &#8211; Engin Özgen&#8217;e Armağan / Studiesin  Honour of Engin Özgen</em>, Bora Uysal, Atilla Engin ve Barbara Helving (ed.), Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2014, 101-102.</sup></p>
<p><sup>[2] Genellikle “Venüs figürinleri” olarak anılan Üst Paleolitik bulguları hakkında da bu yönde görüşler olduğu hatırlandığında, “Ana Tanrıça imgesinin çok daha sonraları ortaya çıktığı” ifadesini anlamak zordur.</sup></p>
<p><sup>[3] Heykelin önden ve arkadan çekilmiş resimleri ile açıklama notu için bkz. <em>Şanlıurfa Müzesi Arkeolojik Eser Kataloğu</em>, Genişletilmiş 2. Baskı, Necmi Karul, Gülriz Kozbe ve Ahmet Yavuzkır (ed.), Oma Oma Medya ve Yayıncılık, İstanbul, 2021, s. 118-119.</sup></p>
<p><sup>[4] Başka bir yazının konusu olabilecek bu benzetme, Prof. Dr. Necmi Karul’a aittir (22 Kasım 2021 tarihli kişisel yazışma).</sup></p>
<p><sup>[5] Bkz. Verhoeven, 2001: 8-9. Ayrıca bkz. Ian Hodder ve Lynn Meskell, “The Symbolism of Çatalhöyük in its Regional Context”, Ian Hodder (ed.), <em>Religion in the Emergence of Civilization: Çatalhöyük as a Case Study</em>, Cambridge University Press, Cambridge, 2010, s. 37.</sup></p>
<p><sup>[6] Heykelin iki cinsiyeti de temsil ediyor olabileceğine dair kuşkularımı paylaşırken arkadan çekilmiş resimdeki bel-kalça biçimine dikkat çeken kıdemli hekim Prof. Dr. Murat Fırat’a teşekkür ederim.</sup></p>
<p><sup>[7] Bkz. Bernd Müller-Neuhof, “An EPPNB Human Sculpture from Tell Sheikh Hassan”, <em>Neo-Lithics</em>, No 2/06, 2006, s. 32-33.</sup></p>
<p><sup>[8] Heykelin özellikle boyun yapısının (ki kulak da bu açıdan dikkat çekici bulunabilir) üreme sorunlarına da yol açan “Turner/Noonan Sendromu” hastalığını çağrıştırdığını söyleyen genç hekim Barış Yılmaztekin’e teşekkür ederim. Arkeolojik verilerin “ikon diyagnozu (<em>icona-diagnosis</em>)” çalışmalarıyla değerlendirilebileceğini, bu çerçevede kimi “anormal” sembollerin doğuştan gelen fiziksel-zihinsel deformasyonlara, engellere ya da hastalıklara işaret edebileceğini öneren bir çalışma için bkz. Anneliese A. Pontius, “Icono-diagnosis, a Medical-Humanistic Approach, Detecting Crouzon&#8217;s Malformation in Cook Islands&#8217; Prehistoric Art”, <em>Perspectives in Biology and Medicine</em>, No 27/1, 1983, s. 107-120.</sup></p>
<p><sup>[9] Örneğin bkz. Miriam Robbins Dexter, “Felines, Apotropaia, and the Sacred ‘V’: Evolution of Symbols Associated with Divine and Magical Female Figures”, C.E. Ursu, A. Poruciuc, C.M. Lazarovici (ed.), <em>From Symbol to Sign</em>.&#8221; Memory of Klaus Schmidt, Editura Karl A. Romstorfer, Suceava (2015): 295-316.</sup></p>
<p><sup>[10] Lila Moore, “From Cave to Screen: A Study of the Shamanic Origins of Filmmaking”, <em>Journal of Arts and Humanities</em>, No 8/12, 2019, s. 5.</sup></p>
<p><sup>[11] L. G. Straus vd. “The Red Lady of El Mirón”, <em>Lower Magdalenian Life and Death in Oldest Dryas Cantabrian Spain: An Overview, Journal of Archaeological Science</em>, 2015, doi: 10.1016/j.jas.2015.02.034.</sup></p>
<p><sup>[12] Bkz. Jacques Cauvin, “Les fouilles de Mureybet (1971-1974) et leur signification pour les origines de la sédentarisation au Proche-Orient”, <em>Annual of the American Schools of Oriental Research</em>, No 44, 1977, s. 30; ve Halil Tekin, Tarih Öncesinde Mezopotamya, 2. Baskı, Bilgin Kültür Sanat, 2019, Ankara, 162.</sup></p>
<p><sup>[13] Bu konuda bkz. Dušan Borić vd., “High-resolution AMS dating of architecture, boulder artworks and the transition to farming at Lepenski Vir”, <em>Scientific reports</em>, No 8/1, 2018, s. 1-13; ve Dušan Borić ve Vesna Dimitrijević, “When did the ‘Neolithic package’ reach Lepenski Vir? Radiometric and faunal evidence”, <em>Documenta Praehistorica</em>, No 34, 2007, s. 53-71. Ayrıca genel olarak bkz. Mehmet Özdoğan, “Archaeological evidence on the westward expansion of farming communities from eastern Anatolia to the Aegean and the Balkans”, <em>Current Anthropology</em>, No 52/4, 2011, s. 415-430.</sup></p>
<p><sup>[14] Örneğin bkz. Fuzuli Bayat, <em>Türk Kültüründe Kadın Şaman</em>, Ötüken Neşriyat, 2015, s. 81-82.</sup></p>
<p><sup>[15] Bkz. Verhoeven, 2001: 8-9.</sup></p>
<p><sup>[16] Olmeklerin “sakatlam (<em>mutilation</em>) ” uygulamasını temsili resimler eşliğinde analiz eden bir anlatım için bkz. David C. Grove, “Olmec Monuments: Mutilation as a Clue to Meaning”, <em> The Olmec and Their Neighbors: Essays in Memory of Matthew W. Stirling</em> (1981): 49-68.</sup></p>
<p><sup>[17] Günümüze dek süren baş keserek idam etme gibi uygulamalarda da görülen “insan formunun bütünlüğünü bozma” amacını hatırlatan bir inceleme için bkz. Lauren E. Talalay, “Heady Business: Skulls, Heads, and Decapitation in Neolithic Anatolia and Greece”, <em>Journal of Mediterranean Archaeology</em>, No 17/2, 2004, s. 140.</sup></p>
<p><sup>[18] Ian Kuijt, “The Regeneration of Life: Neolithic Structures of Symbolic Remembering and Forgetting”, <em>Current Anthropology</em>, No 49/2, 2008, s. 184-185.</sup></p>
<p><sup>[19] Dönemin heykellerinin genel yüz özellikleri, ağız olmaması ve (taş) maske bulguları/yorumları konusunda bkz. Klaus Schmidt, “Göbekli Tepe–the Stone Age Sanctuaries. New results of ongoing excavations with a special focus on sculptures and high reliefs”, <em>Documenta Praehistorica</em>, No 37, 2010, s. 239-256; ve Oliver Dietrich vd., “Masks and masquerade in the early neolithic: A view from upper mesopotamia”, <em>Time and Mind</em>, No 11/1, 2018, s. 3-21.</sup></p>
<p><sup>[20] Özellikle başsız/yüzsüz heykeller ile “kafatası kültü” için yapılan “anonimleştirme” benzetmesi için bkz. Kuijt, 2008, s. 171-197.</sup></p>
<p><sup>[21] Bkz. Erdem Denk, &#8220;İlksel Şamanın Kim’liği: Yaşlı-Kadın?&#8221;, <em>Aktüel Arkeoloji</em>, 6 Mayıs 2021 (https://aktuelarkeoloji.com.tr/kategori/yazilar/ilksel-samanin-kim-ligi-yasli-kadin) ve Erdem Denk, <em>50 Bin Yıllık Dünya Düzeni: Toplumlar ve Hukukları</em>, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2021, s. 24-25 ve 40-41.</sup></p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<p>*Aktüel Arkeoloji Portalı, 4 Nisan 2022.</p>
<div id="gtx-trans" style="position: absolute; left: 809px; top: 107.781px;">
<div class="gtx-trans-icon"></div>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlksel Şamanın Kim’liği: Yaşlı-Kadın?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/05/06/ilksel-samanin-kimligi-yasli-kadin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 10:25:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=214</guid>

					<description><![CDATA[Literatürde "Urfa Adamı" olarak da bilinen Balıklıgöl Heykeli'nin  "erkek cinselliğini sembolize ettiği" yaygın bir kanı]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>İlksel Şamanın Kim’liği: Yaşlı-Kadın?</h1>
<p><em>Üst Paleolitik göçer avcı-toplayıcılardan çoban kandaşlara kadar uzanan çeşitli toplumların ana kurumu olan şaman(izm), bilinmezliklerle dolu doğa içindeki yaşamın belirli bir düzen içinde sürdürülmesi açısından merkezi bir öneme sahipti. Günümüzdeki anlamıyla “iktidar”ın maddi koşullarının olmadığı zaman-mekânlarda elde edilen bu “kamusal” rol ve işlevin kim(ler) tarafından inşa ve temsil edildiği epey tartışmalı bir konudur.  Bu kısa yazıda, ilksel şamanın büyük olasılıkla </em>yaşlı kadın<em>olması gerektiği ve bunun da göçer avcı-toplayıcı yaşam, üretim ve örgütlenme biçiminden kaynaklanan nedenleri olduğu iddia edilecektir.</em></p>
</div>
<div class="content-social-and-date"></div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/webp/thumbs/1200X826-05ed7ea43a5b56410f74f01160248585.webp" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;">Bu resmini kullanmamıza izin verdiği için Ressam Mehmet Ali Doğan’a teşekkürler.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>Yaklaşık 15 bin yıl öncesine kadar tüm dünyada görülen tek yaşam ve üretim biçimine sahip olan göçer avcı-toplayıcılar, on binlerce yıla yayılan varlıklarını öngörülebilir ve sürdürülebilir bir düzen kurmalarına borçlu olmalıdır. İlksel kamusal alan olarak tanımlanabilecek kamp ateşinin etrafında kurdukları düzenin en önemli özelliği, grubun tüm üyelerinin ışıktan ısı ve besine kadar tüm temel kaynaklara eşit uzaklıkta olmasıdır. Belirli bir (cinsel) işbölümü temelinde avlanıp toplanılan bütün ürünler bu merkeze getirilerek bir anlamda kamusallaştırılmakta, sadece yeniden dağıtım değil grup aidiyeti de burada hayata geçirilmektedir. Başka türlüsü de mümkün olmadığı için dayanışan ve paylaşan grup üyeleri böylece sosyalleşip “biz” olmakta, kamp ateşinin herkesi yüz yüze baktıran yapısı sayesinde uyuşmazlıkların hep birlikte çözüleceği “hukuk dairesi” de tesis edilebilmektedir.</p>
<p>Merkezinde hiç kimsenin olmadığı bu düzenin sembolik bütünselliğini sağlayan, göçer avcı-toplayıcı yaşam, üretim ve örgütlenme biçiminin ilksel kurumu olan şaman(izm) olsa gerektir. Dönüşerek de olsa (yarı-)yerleşiklere taşınan türevlerinin aldığı isimlerden görüldüğü üzere “her şeyi bilen ve gören”<sup>1</sup> kişi olan şaman, ruhlarla ve doğaüstü varlıklarla temasa geçebilme, hastaları iyileştirebilme, hayvanları denetim altına alabilme ve avı himaye etme gibi becerileri sayesinde grubun devamlılığının adeta güvencesidir. Nasıl kullanılacağını <em>sadece kendisinin bildiği</em>esrime araçlarıyla “sihirli uçuş” yeteneği sayesinde ruhunu bedeninin esaretinden kurtararak farklı âlemler arasındaki sınırları aşmış ve yaşadığı “aydınlanma” sonrasında kozmosun bilgisine vakıf olmuştur.<sup>2</sup> Uzmanı olduğu söz söyleme sanatı ve “ateşe egemen olma” kabiliyetiyle kamunun sembolik merkezine yükselmiş, genellikle geceleri ateşin etrafındaki ayinlerle cuşa getirdiği grubun arınarak (<em>katarsis</em>) yaşamını sorunsuzca sürdürebilmesini sağlamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/72a17165331651573ddee59c5a08049d.png" alt="" width="867" height="649" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kısacası, kendine has uzmanlığıyla elde ettiği “bilgi tekeli” sayesinde ölüler dünyasıyla temasa geçmekten hastalıkları iyileştirmeye ve hayvanları ehlileştirmeye kadar tüm musibetlere karşı derman sunan şaman, kaosa geçit vermeyen düzenin sembolik merkezidir.</p>
<p>Peki, kurulan mikrokozmos içinde birliğini ve bütünlüğünü inşa/temsil ettiği gruba güvenli bir liman sunan şaman kimdir?</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="613">
<p>Bu kısa yazıda, ilksel şamanın büyük olasılıkla <em>kadın<sup>3</sup></em>, hem de <em>yaşlı </em>kadın olması gerektiği ve bunun da göçer avcı-toplayıcı yaşam, üretim ve örgütlenme biçiminin adeta kaçınılmaz bir sonucu olduğu iddia edilecektir.</p>
<p><strong><em>a. Yaşlı </em>Şaman</strong></p>
<p>Başlıca geçim ve tehdit kaynağı olan doğa içinde yaşayan göçer avcı-toplayıcılarda temel üretici güçlerin yetişkin erkek ve kadınlar olduğu, çocuk ve yaşlıların bakımının ise -genellikle kadın- yetişkinler eliyle üstlendiği düşünülmektedir. Göçer yaşam koşulları gereği zaten (yaşayacak) bebek sayısı sınırlı tutulduğu için, grubun geleceğinin güvencesi olarak büyütülen çocukların varlığının hayati önemde olduğu açıktır. Aslında benzer bir durum, bilgi ve becerileriyle grubu geçmişten günümüze taşıyan yaşlılar için de geçerlidir. Ancak, bebeklerle ihtiyarların yaşamının bir tür “tarihsel blok” da oluşturan yetişkin erkeklerle kadınlar tarafından her durumda gözetildiği söylenemez. Zira “koşulların öyle gerektirdiği” zaman-mekânlarda adeta safi tüketici olarak görülen yenidoğanlar ile ihtiyarların öl(dürül)mesinin beklendiği bilinmektedir. Yenidoğanlar zaten grubun üyesi olamadan öldürüldüğü için, genellikle kıtlık vb. koşullarda varlığı gruba fazla gelebilecek olan ihtiyarların ciddi bir “sosyal güvencesizlik” sorunu yaşadığı çıkarsanabilir. Her dönemde esas olanın üretim ilişkilerinin dışında kalmayı da ifade eden “toplumsal yaş” olduğu düşünüldüğünde, grupla birlikte hareket etme(me)nin anlam ve sonuçlarını görüp duyacak kadar uzun yaşamışlardır. Ortalama ömrün 20-30 yıl olduğu koşullarda 40, 50 ve hatta 60’lı yaşları görenlerin tek umudu, “bugün sana yarın bana” dayanışmasının da pekiştirdiği “yaşlıların saygınlığı” ve “akrabalık/aile” gibi <em>değer</em>ler olacaktır. Yaşlılarda sadece geçmişteki hizmetleri karşılığında bakılmayı değil, öldükten sonra sonsuzluğa uygun şekilde uğurlanmayı da içerecek şekilde aç ve açıkta bırakılmama beklentisi vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/d1bb22db290e86b6dcda5973d2aec900.png" alt="" width="724" height="964" /></p>
<h6><em>Japon yönetmen Shōhei Imamura’nın 1983 yapımı The Ballad of Narayama (</em><em>楢山節考</em><em>, Narayama bushikō) filmi, zorlu yaşam koşullarındaki bir grubun yaşlılarının “kendi istekleri” ile çıktığı kutsal ölüm yolculuğunu hikâyeleştiriyor.</em></h6>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak geçmişin yetişkini yaşlının, <em>biz</em>in geleceğini temsil ettiği gibi geleceğin de <em>biz</em>i olan çocuklar kadar yüksek olmayan “pazarlık gücü”nü artırmak için grubun şimdiki zamanına bir şekilde katkı sunması, kendine uygun iş ve işlevler bulması gerekecektir. Bu anlamda en önemli avantajsa, “kolektif hafıza” dâhil <em>geçmişte</em>biriktirilen tecrübelere dayanan ampirik bilginin toplaştığı kişiler(den) olmalarıdır. Yaşamın nereden gelip nereye gittiğini ya da gidebileceğini, hava ve çevre koşullarını, nerede/nasıl avlanıp toplanabileceğini ve hangi adımın sonuçlarının ne olabileceğini en iyi bilebilecek kişiler olan yaşlılar, bilinmezlikler deryasında sığınılacak güvenli limanlardır. Yaşlıların sözlerini dinlemeyenler sonuçlarına katlanacak, olumlu ya da olumsuz tüm sonuçlar sözlerinin dinlenip dinlenmemesiyle açıklanacaktır.</p>
<p>Kısacası, bir zamanlar bilfiil üreticilerinden oldukları grubun safi tüketicileri haline gelen yaşlıların yaşamlarını (katma) değer sunan bir rol­ karşılığında sürdürme arayışında oldukları düşünülebilir. Karşılıksız bir bakımdan ziyade adeta topluma sunulan yaşamsal bir katkı karşılığında elde edilecek değer, tüm taraflar için getirdiği optimum çözümle “onurlu” bir çıkış da sunmuş olacaktır. Herkesten çok yaşadıkları için herkesten çok bildikleri gibi dünya malında da gözü olmayan yaşlıların içinden çıkacak şaman, “sınıfsal rekabet” halindeki yetişkin kadınlarla erkekler arasında sağlayacağı denge sayesinde düzeni tesis edebilecek sınıflar-üstü ve tarafsız “otorite” statüsünü da hak etmektedir.</p>
<p><strong>b. Yaşlı-<em>Kadın </em>Şaman</strong></p>
<p>İlksel şamanın <em>yaşlı</em><em>kadın</em>olması gerektiği iddiasının ilk nedeni, avcı-toplayıcılarda erkeklerin yaşlanmadan ölme ihtimalinin daha yüksek olmasıdır. Erkeklerin zorlu av koşulları ya da grup-içi çatışmalar gibi nedenlerle erken öldüğünü gösteren veriler<sup>4</sup>, yaşlı kadınlarla erkeklerin sayısının simetrik olmadığını göstermektedir. Bu nedenle, ampirik bilginin ve kolektif hafızanın toplaştığı yaşlıların daha ziyade kadınlar olduğu çıkarsanabilir.<sup>5</sup> Üstelik, sayıca (varsa) az kalan erkektense fazla olan kadınlar içinde yaşamda kalma mücadelesi daha belirgin olmuş olmalıdır. En azından ilk krizde gözden çıkarılmayacak şekilde benzerleri arasında sivrilme arayışı, belirli bir uzmanlık geliştirme ya da statü sahibi olma arayışına neden olabilecektir. Zira rekabet, tarih boyunca hep olduğu gibi, inovatif düşüncenin belki de en önemli tetikleyicisidir. Daha uzun yaşadığı için elde ettiği bilgi ve becerileri daha da uzun yaşayacak ve yaşatacak şekilde kullanmanın yolları aranmalı, yaşlılar içinden çıkacak şaman olabilmek için gerekli koşulların taşındığını da gösterecek şekilde grubun ihtiyaç duyduğu değerler inşa, icra ya da temsil edilmelidir.</p>
<p>Bu “nesnel zorunluluklar” bir yana, ilksel şamanın <em>kadın</em>olduğunu adeta teyit eden bazı toplumsal/sınıfsal karineler de söz konusudur.</p>
<p>En başta, tüm zaman-mekânlara yayılan en belirgin özelliği şifacılık olan şamanın tedavi araç ve yöntemlerinin doğrudan kadını işaret ettiği görülmektedir. Tüm “kocakarı<sup>6</sup> ilaçları”nın toplanan bitki ve otlardan yapılması ve daha da önemlisi hayvansal kökenli olmaması dikkat çekicidir. Benzer bir durum, şamanın en önemli işlevlerinden olan transa geç(ir)me bağlamında da geçerlidir. Çeşitli otlar, mantar, bal ve hatta mayalı içkiler gibi ilksel esrime araçlarının tümü istisnanız kadın tarafından toplanmaktadır.<sup>7</sup> Neolitik’e geçişte yabani tahılların hasat edilmesiyle başlayan evcilleştirme sürecinin ilksel ürününün ekmek değil bira olduğu, hatta bunun da sıklıkla (genç-erkek) avcıya atfedilen şeflik rolünün belirginleşmesiyle ilgili olduğu görüşü bu açıdan değerlendirilebilir.<sup>8</sup> Genel kabul gören kanıtlara dayanmayan bu yorumun geçerli kabul edilmesi durumunda dahi, yeni araçlarla koşulların etkisiyle erkekler lehine başlayan statü(ko) değişikliğinin de aslında yaşlı kadının Üst Paleolitik’in derinliklerine uzanan geleneksel rolünü doğruladığı söylenebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/ab72cc133e92c6de265d928f0e9bc9ee.png" alt="" width="841" height="546" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu kadim konumu gösteren en önemli nokta, sadece şamanik ayinlerin değil avcı-toplayıcı yaşamın da merkezinde yer alan ateşin ilksel sahibinin/hâkiminin kadın olduğu yönündeki kuvvetli verilerdir. Üst Paleolitik döneme dair veriler hakkında kesin hükümlere varmak adeta imkânsız olsa da, göçer avcı-toplayıcılarda gündelik yaşam ve üretimin örgütlenme biçiminin ateşin kullanım biçimine ışık tuttuğu rahatlıkla söylenebilir. Şöyle ki, göçer avcı-toplayıcıların temel üretici toplumsal sınıfları olan toplayıcı kadınlarla avcı erkekler arasında kurulan cinsel işbölümü temelinde örgütlendiği bilinmektedir. Bu bileşenler arasında simetrik bir dengenin söz konusu olduğu koşullarda, tehditlerle dolu dışta avlanan erkeğin aksine içteki güvenli alanın sorumlusu olan kadının tüm düzenin merkezindeki kamp ateşinin sürekliliğini sağladığı rahatlıkla çıkarsanabilir. Zira verili koşullarda ateşin ihtiyaç oldukça yakılmasından ziyade mümkünse yanar halde tutulması daha mantıklı ve işlevsel olacaktır. Dahası, hem genelgeçer kanının aksine görece seyrek tüketilen av etinin hem de gündelik diyetin asli unsurları olan bitkisel besinlerin yeniden dağıtımının da kadınlar tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.<sup>9</sup> Etnografik gözlemlerle doğrulandığı üzere doğrudan <em>doğadan</em>üretilenin nasıl dağıtılacağına karar veren kadın<sup>10</sup> , örneğin pişirdiklerini bebekleri(ni) besledikten sonra diğerlerine dağıtacaktır.<sup>11</sup> Kadının ateş üzerindeki hâkimiyetini gösteren etnografik örneklerden olan Mbuti (Orta Afrika) toplumunun bir ritüeli bu açıdan özellikle dikkat çekicidir: Erkekler kadınların elindeki ateşi çalmaya ve böylece yemek üzerindeki gücünü ele geçirmeye çalışmakta, ama ellerindeki meşalelerle buna izin vermeyen kadınlar her seferinde galebe çalmaktadır.<sup>12</sup></p>
<p>Eskimolarda da her iglunun ortasında yer alan ve yemek pişirme, ısınma ve aydınlatma amacıyla kullanılan kandilin ailenin kadınına ait olduğu kabul edilmektedir. Dışarıdaki hava koşullarına rağmen içte yaşanabilir bir iklim yaratan ve iglunun karlarını eritmek bir yana daha da sağlamlaştıran<sup>13</sup> kandilin sürekliliğini gözetmek o kadar yaşamsaldır ki, hanenin varlığını sağlayan ve koruyan bu aracın yokluğu ocağı söndürecektir. Nitekim kadın öldüğünde kandili de onunla birlikte gömülmekte, “kandilsiz kadın” deyimi ise en ağır lanetleme ifadesi olarak kabul edilmektedir.<sup>14</sup> Özel gün ve törenlerde kullanılan kandili ışık ve güzel kokular saçacak şekilde tütsülerle süsleyerek haneyi aydınlatma işinin ailenin <em>yaşlı kadın</em>ına verilmesi de dikkat çekicidir.<sup>15 </sup></p>
<p><sup><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/ac784af82da88fb2c7ce9a0cae6dce88.png" alt="" width="654" height="895" /></sup></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şaman(izm) üzerine yapılan antropolojik çalışmaların yoğunlaştığı Sibirya (yarı-)göçerleriyle eski Türklerde erkeğe yasak olan ateşi yakma işini sahiplenen kadınınateşi yanar halde tuttuğu bilinmektedir. Şamana verilen <em>utagan</em>, <em>udagan</em>, <em>ubakan</em>gibi adlar etimolojik olarak od (ateş) kelimesiyle bağlantılı olduğu gibi, <em>ut/ud-gan</em>da “ocağı koruyan ruh” anlamına gelmektedir. Türkçede “soy, sülale, hane” gibi anlamlara da gelen <em>ocak</em>, kadın sayesinde tütmektedir.<sup>16</sup> Öte yandan, sadece başlıca talan aracı olan at sayesinde elde edilen toplumsal gücün değil metalürjiyle birlikte ateşin de erkeğin eline geçtiği kandaş toplumlarda erkekleşecek şamanın kadınsı görünme çabası ziyadesiyle belirgindir.<sup>17</sup> Bu sembolik tutum, ateşin hâkimi olan kadının sadece araçlarını değil kadim şamanik itibarını devralma arayışına yorulabilir. Öyle ki, metal kılıç teknolojisiyle de sivrilen Arslantepe’de arkasına ateş almış şekilde yemek dağıtırken resmedilen “kral”ın<sup>18</sup> sadece proto-saraya değil adeta kadının şamanik rollerine de kurulduğu söylenebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/e991f58ca19918ddba03ea855ddad3ed.png" alt="" width="881" height="588" /></p>
<h6 style="text-align: center;"><em>Kaynak: https://artofwayfaring.com/destinations/arslantepe-archeological-site</em></h6>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şaman(izm) açısından önemi tartışmasız olan ateş ile kadının kadim ilişkisine dair bir başka veri ise, Üst Paleolitik yaşama ışık tutan başlıca maddi bulgular olan mağara ve kaya resimleridir. Arkeolojik imkân ve ilgi kadar Avrupa-merkezci bakışın da etkisiyle yakın zamana kadar İber Yarımadası’yla Fransa’daki örnekleri üzerinden bilinse de, “Üst Paleolitik sanat”ın dünyanın hemen her köşesinde muhtemelen birbirlerinden bağımsız olarak geliştirildiği görülmektedir. Sibirya’dan Anadolu’ya, Güney Afrika’dan Kuzey Amerika’ya ve Endonezya’dan Avustralya’ya kadar bulunan resimlerde başta zigzaglar olmak üzere çeşitli geometrik şekiller, el baskıları, sıklıkla zoomorfik veya antropomorfik figürlerin eşlik ettiği hayvanlar ile “av sahnesi” betimlemeleri yer almaktadır. Farklı zaman-mekânlara yayılan avcı-toplayıcı yaşam biçiminin ortak bir “sembolik kültürü” olduğu açıktır. Aslında bu resimleri yap(tır)anların kim olduğunu bilebilmek mümkün değildir. Ancak sıklıkla mağaraların şamanik ritüellerin de yapıldığı en karanlık yerlerindeki resimlerin “farklı âlemler arasında sağladığı şuur geçişkenliği ile katmanlı ve alternatif gerçeklikler sunduğu” düşünülmektedir.<sup>19</sup> Bu nedenle, ateş ile çeşitli bitkilerin “inovatif şekilde”<sup>20</sup> birleştirilmesiyle elde edilen seyyar tütsü, kandil ve meşalelerle girişleri ve koridorları törensel olarak<sup>21</sup> aydınlatılan kuytuluklardaki resimlerin ana öznesinin şaman olduğu rahatlıkla çıkarsanabilir.</p>
<p>Mağara sanatının merkezindeki şamanın <em>kadın</em>olduğunu gösterense, çeşitli minerallerin yumurta beyazı, kan, idrar, ateş, kül ve suyla işlenmesiyle elde edile22 boyaların tümünün <em>bitkisel </em>kökenli olmasıdır. Siyah, beyaz ve özellikle de kırmızı renklerle yapılan şamanik mağara resimlerini yap(tır)anlar, bitkilerin örneğin faydalı mı zehirli mi olduğunu gösterebilen renklerin uzmanı olan toplayıcı kadınlar olsa gerektir. Keza ölü gömmeden mağara sanatına kadar sıklıkla yaşamı temsil edecek şekilde kullanıldığı kabul edilen kırmızı aşı boyasının da doğaya koşut kanayıp doğuran kadınla özdeşleştiği düşünülmektedir. <sup>23</sup> Neredeyse hiçbir erkek tasvirinin olmadığı mağaralarda insana dair resim ve sembollerin kadınları ya da kadınlığı konu edinmesi de önemlidir. Başka bir yazının konusu olmakla birlikte, sıklıkla kadının doğurganlığını sembolize ettiği düşünülen “Venüs figürünleri”nin önemlice bir kısmının da tüm soyun anonim/ortak anası kabul edilen yaşlı-kadın şamanı tasvir ettiği ileri sürülebilir. Gruptaki herkesten çok yaşadığı gibi muhtemelen hemen herkesin doğumuna tanıklık ve hatta ebelik eden yaşlı (şifacı) kadın, sadece grup aidiyetinin değil yaşamın sürekliliği anlayışının da vücuda gelmiş hali olsa gerektir. Etnografik gözlemlere de konu olan Avustralya yerlilerinin <em>Burrungkuy (Nourlangie)</em>mağara resimlerindeki “doğum sahnesi”nin bu yönde bir veri olarak kabul edilmesi mümkündür.<sup>24</sup> Göbeklitepe’de görülen “doğum sahnesi”ne<sup>25</sup> benzerliğiyle dikkat çeken bu resim, “doğum yapmakta olan bir kadının karnındaki fetüs ile birlikte açık bir şekilde tasvir edildiği&#8221;<sup>26</sup> İnkaya (Balıkesir) Mağarası’ndaki resmi de akla getirmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/7ecd2e957ac3fa7dbfb37c61a114072f.png" alt="" width="945" height="283" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Burrungkuy (Nourlangie) kaya resmi. Kaynak: Avustralya Kakadu Park resmi sitesi (https://parksaustralia.gov.au/kakadu/)</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/22a9070f332c431104936bc30cc81827.png" alt="Göbeklitepe “doğum sahnesi” Kaynak: Ian Hodder ve Lynn Meskell, “The Symbolism of Çatalhöyük in Its Regional Context”, Religion in the Emergence of Civilizations: Çatalhöyük as a Case Study, Cambridge University Press, 2010, s. 40. " width="712" height="878" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Göbeklitepe “doğum sahnesi” Kaynak: Ian Hodder ve Lynn Meskell, “The Symbolism of Çatalhöyük in Its Regional Context”, <em>Religion in the Emergence of Civilizations: Çatalhöyük as a Case Study</em>, Cambridge University Press, 2010,s. 40.</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/2d6d95affae5d36d8ea8fafe0233a3f2.png" alt="İnkaya Mağarası resmi çizimi Kaynak: Derya Yalçıklı, Anadolu’da Neolitik Çağ’da Şaman İnancı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2019, s. 42." width="922" height="561" /></p>
<h6 style="text-align: center;">İnkaya Mağarası resmi çizimi. Kaynak: Derya Yalçıklı, Anadolu’da Neolitik Çağ’da Şaman İnancı, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2019, s. 42.</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kadın, sadece ilk şaman değil, aynı zamanda ilk ecdadı doğurandır<sup>27 </sup>yorumuna da neden olan en güçlü kanıtsa, şamanın “kam/gam” ismiyle anıldığı örneklerdir. Etimolojik olarak kadim soy kurgusunun temel dayanağı olan “kan”la aynı kökten gelen ve hatta <em>kamu</em>kelimesine de kaynaklık eden “kam”<sup>28</sup>, ilksel kamusal alan olan ateşin etrafında kamlık eden şamanın kanayan-doğuran kadın olma ihtimaline işaret etmektedir.<sup>29</sup> Kanayıp doğurduğu gibi emzirip besleyerek can da veren kadın, kozmik bütünsellik içinde varlık/anlam bulan yaşamın devridaiminin güvencesidir. Aslında “âdet döngüsüne bir gönderme” olarak yorumlanan “iki bacağının arasında yirmi sekiz kırmızı nokta bulunan”<sup>30</sup> Üst Paleolitik kadın gömüsünün bir tür tesadüf olması mümkündür. Ancak kozmosun geceleri aydınlatan bileşeni olan Ay’ın hareketlerine koşut şekilde düzenli olarak kanayan<sup>31</sup> kadının döngüsel zamanın akışını takip etmeyi sağlayacak tek somut veriye sahip olduğu da açıktır. Bilinmezliklerle çevrili grubu zaman-mekânda konumlayan kadın, belirsizliği dışarıda bırakan kozmik düzenin de doğal taşıyıcısıdır.</p>
<p>Günümüzde bir tür soy kurgusunu ifade eden “ırk” kelimesinin esas anlamının “fal” olması ya da Türkçeye <em>böğü/büyü </em>olarak geçen Moğolca <em>bügö/bög<sup>32 </sup></em>kelimesinin şaman anlamına gelmesi de bu açıdan ziyadesiyle önemlidir. “Grup adına her şeyin en iyisini bilen” ile “soyun kaynağı olan”ın aynı kişiyi işaret ettiği açıktır. Davuluyla kostümünün yapımında kullandığı “artık ürünler” sayesinde (genç) erkeklerin ürettiği avın yeniden dağıtım merkezi olduğunu gösteren şaman, ateşe attığı karaciğer ya da kemikler üzerinden geleceği okuyarak kendisi için bir şey istemediğini de göstermektedir.<sup>33</sup> Her şey grubun selameti içindir.</p>
<p>Nihayet, şamanın <em>yaşlı kadın</em>olması ile “kan” arasında bir başka bağlantı daha kurulabilir. Şöyle ki, aslında kadının ava çıkmasının “uğursuzluk” kabul edildiğini<sup>34</sup> gösteren etnografik gözlemler söz konusudur. Ancak kadının özellikle regl döneminde avdan uzak tutulmasının kökeninde bazı vahşi hayvanları çekebilecek kan kokusunun “ava giderken avlanma”ya neden olabileceği düşüncesinin yattığını gösteren etnografik gözlemler söz konusudur.<sup>35</sup> Dolayısıyla, ilk bakışta, avı himaye eden şamanın kadın olamayacağı düşünülebilir. Ancak menopoz sonrasında adeta cinsel kimliğinden de sıyrılan ve tam da şamanlığın gerektirdiği sınıflar-üstü bir konuma gelen <em>yaşlı</em>kadının avı himaye etmesinin önünde bir engel kalmayacağı açıktır. Keza şamanın yaralanma ihtimalinin yüksek olduğu avdaki varlığının “sıhhi nedenleri” olabileceğini öneren görüşler de yabana atılmamalıdır.<sup>36</sup> Bir başka yazının konusu olmakla birlikte, başta Çatalhöyük resimleri olmak üzere kimi şamanik av sahnelerinde onca erkeğin içinde sadece bir (hem de “yaşlı”) kadının olduğu da görülmektedir.</p>
<p>Kısacası, Üst Paleolitik avcı erkeğin şamana dair neredeyse hiçbir rol, araç ya da uzmanlığa sahip olmadığı da düşünüldüğünde, ilgili tüm verilerin de işaret ettiği üzere ilksel şamanın yaşlı kadın olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><sup>[1]Efsanevi Sümer kralı Gılgamış’ın ismine kadar gelen bu anlamdaki kelimelerin etimolojik kökeni önemli tartışmalara neden olmaktadır. Ancak günümüz dillerine yerleşen bilimsel adıyla “çaman/şaman/shaman” kelimesi, Tunguz/Evenki dilinde bilmek anlamına gelen “ça”dan ya da bilmek, anlamak ve düşünmek anlamına gelen “sa”dan türemiştir ve “bilen insan” anlamına gelmektedir. Bkz. F Bayat, <em>Türk Kültüründe Kadın Şaman</em>, 5. Basım, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2018, s. 134. Uygurca ve Kazakçada şamana “akil, usta, öğretmen” anlamında verilen <em>baksı</em>ismi Türkçede de kullanılmaktadır. Bkz. S Guo, “An Investigation into the Origin of the Term ‘Shaman’”, Sibirica: Interdisciplinary Journal of Siberian Studies, 14/3, 2015, s. 55. Moğolcada şamana verilen ve Çincede şamanı ifade eden <em>wu/bu</em>kavramına da kaynaklık ettiği düşünülen <em>bügö/bögö</em>sözcüğü de “bilgin/âlim” anlamına gelmektedir. Bkz. B Laufer, “Origin of the Word Shaman”,<em>American Anthropologist</em>, 19/3, 1917, s. 370.</sup></p>
<p><sup>Çeşitli Eskimo grupları şamanlarına “herkesin dinlediği” ve “her şeyin en iyisini bilen” gibi anlamlara gelen isimler vermektedir. Bkz. D Damas, “Central Eskimo Systems of Food Sharing”,<em>Ethnology</em>, 11/3, 1972, s. 233; ve E A Hoebel, “Law-ways of the Primitive Eskimos”, <em>American Instute of Criminal Law &amp; Criminology</em>, 31, 1940, s. 667.</sup></p>
<p><sup>Şamana Macarcada verilen <em>táltos</em>ve Fincede verilen <em>taiatta</em>isimleri de “bilme” anlamına gelmekte ve hatta şifacı, büyücü ve sihirbaz gibi isimler de bu kelimelerden türemektedir. Bkz. J Fazekas, “Hungarian Shamanism, Material and History of Research”,<em>Scripta Instituti Donneriani Aboensis</em>, 1, 1967, s. 99. İlgili tartışmalardaki görüşlerin genel özeti için bkz. P Zieme, “A Note on the Word ‘Shaman’ in Old Turkic”, <em>Shaman</em>, 16/1-2, 2008, s. 137-142. Şamana verilen farklı isimlerin kökenleri konusunda bkz. G Németh, “Şaman Kelimesinin Kökeni Üzerine”, (Çeviren Özlem Nemutlu), <em>Türk Dünyası Araştırmaları, Prof. Dr. Osman Nedim Tuna Hatıra Sayısı</em>, 139, 2002, s. 195-200.</sup></p>
<p><sup>[2]M Eliade, <em>Şamanizm</em>, Çeviren İsmet Birkan, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999, s. 23, 291 ve 32. Ayrıca bkz. Bayat, 2018, s. 118. “Aydınlanmış”, “ermiş” anlamına gelen Buda’nın isminin kökenindeki <em>kunda</em>’nın “ateş kaynağı (<em>fire basin</em>)” anlamına geldiği görüşü için bkz. H Ichiro, “Shamanism in Japan”, <em>Japanese Journal of Religious Studies</em>, 2/4, 1975, s. 260.</sup></p>
<p><sup>[3]Şamanın <em>başlangıçta</em>adeta kural olarak kadın olduğu görüşü için bkz. Ü Hassan, <em>Eski Türk Toplumu Üzerine İncelemeler</em>, 2. Baskı, Alan Yayınları, İstanbul, 2000, s. 50 vd.; ve Bayat, 2018: 52, 79 ve 120 vd.. Ayrıca bkz. A İnan, <em>Tarihte ve Bugün Şamanizm</em>, 3. Baskı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, 1986, Ankara, s. 89-90.</sup></p>
<p><sup>[4]Örneğin bkz. K Hill vd. “High Adult Mortality Among Hiwi Hunter-gatherers: Implications for Human Evolution”, <em>Journal of Human Evolution</em>, 52, 2007, s. 446.</sup></p>
<p><sup>[5]Eski Çin ve Japonya şaman(izm) kültüründe yaşlı kadın mezarlarının daha özellikli olduğu, yaşlı erkek mezarına ise rastlanmadığı vurgusu için bkz. S M Nelson, “Feminist Theory, Leadership, and the Spirits of States in East Asia”, <em>Archaeologies</em>, 7/1, 2011, s. 43.</sup></p>
<p><sup>[6]Buradaki “koca” kelimesi, günümüzdeki türevlerinden olan “hoca” kelimesi gibi “yaşlı, saygın kişi, efendi” anlamına gelmektedir.</sup></p>
<p><sup>[7]Olmek kültüründen Azteklere kadar Kuzey Amerika’da kullanılan “kutsal” mantar çeşitleri için bkz. F J Carod-Artal, “Hallucinogenic Drugs in Pre-Columbian Mesoamerican Cultures”, <em>Neurología (English Edition)</em>, 30/1, 2015, s. 45 vd.. Günümüze doğru yaklaştıkça tütün ve hatta votkanın da kullanıldığı vurgusu için bkz. A B Kehoe, “Eliade and Hultkrantz: The European Primitivism Tradition”, <em>American Indian Quarterly</em>, 20/3-4, 1996, s. 380-381.</sup></p>
<p><sup>[8]Sauer’in “açlıktan ziyade susuzluk” görüşü ve üzerine yapılan sempozyum için bkz. R J Braidwood vd., “Symposium: Did Man Once Live by Beer Alone?”, <em>American Anthropologist</em>, 55/4, 1953, s. 515. Ayrıca bkz. S H Katz ve M M Voigt, “Bread and Beer: The Early Use of Cereals in Human Diet”, <em>Expedition</em>, 28/2, 1986, s. 24 vd..</sup></p>
<p><sup>[9]Çeşitli örnekler için bkz. Hawkes ve Bliege Bird, 2002, s. 61</sup></p>
<p><sup>Hawkes ve R.L. Bliege Bird, “Showing Off, Handicap Signaling, and the Evolution of Men’s Work”, <em>Evolutionary Anthropology</em>, 11, 2002, s. 61; K Hill ve A M Hurtado, “Hunter-gatherers of the New World”, <em>American Scientist</em>, 77/5, 1989, s. 439-440; D Damas, “Central Eskimo Systems of Food Sharing”, <em>Ethnology</em>, 11/3, 1972, s. 227 vd.; A Balikci, “Female Infanticide on the Arctic Coast”, <em>Man</em>, 2/4, 1967, 619-620; ve M Altun, “Çalmanın Antropolojisi: Avcı-Toplayıcılardaki ‘Hoşgörülen Hırsızlık’ Pratiğinin Maddi ve Davranışsal Arka Planı”, <em>Antropoloji</em>, 31, 2016, s. 39.</sup></p>
<p><sup>[10]Örneğin bkz. E B Begler, “Sex, Status, and authority in Egalitarian Society”, <em>American Anthropologist</em>, 80/3, 1978, s. 578.</sup></p>
<p><sup>[11]Örneğin bkz. M Biesele, “Sapience and Scarce Resources: Communication Systems of the !Kung and Other Foragers”, <em>Information (International Social Science Council)</em>, 17/6, 1978, s. 927; ve A Şenel, <em>Kemirgenlerden Sömürgenlere İnsanlık Tarihi</em>, İmge, Ankara, 2015, s. 139.</sup></p>
<p><sup>[12]Bkz. M Finnegan, “Political Bodies: Some Thoughts on Women&#8217;s Power Among Central African Hunter-Gatherers”, <em>Radical Anthropology</em>, 3, 2009, s. 33.</sup></p>
<p><sup>[13]M H Newcomer, “Stone-carving with Flint: Experiments with a Magdalenian Lamp”, <em>Staringia</em>, 6/1, 1981, s. 79.</sup></p>
<p><sup>[14]Bkz. W Hough, “The lüLamp of the Eskimo”, <em>Report of the United States National Museum for the Year Ending June 30, 1896</em>, s. 1028.</sup></p>
<p><sup>[15]Hough, 1896, s. 1034-1035 ve 1040. Eskimolarda lamba “kadının mülkiyetinde ve sorumluluğunda olduğu”na göre “belki mağara sanatçıları da erkek değildir” görüşüne ulaşan bir çalışma için bkz. Newcomer, 1981, s. 79.</sup></p>
<p><sup>[16]Bu bilgiler için bkz. Bayat, 2018, s. 28, 30, 52-53 ve 59, ve F Bayat, Anahatlarıyla Türk Şamanlığı, 4. Baskı, 2015, s. 127-128. Ayrıca bkz. İnan, 1986, s. 65-71. Japon şamanları için kullanılan isimlerden <em>yuta</em>’nın <em>udagan</em>ile bağlantılı olabileceği görüşü için bkz. Ichirō, 1975, s. 239.</sup></p>
<p><sup>[17]Erkek(leşen) şamanın bu çabası o kadar barizdir ki, eski Türklerde entari giyip saçını uzatan şaman, elbisesinin göğsüne de kadın memelerini temsil/taklit eden madeni yerleştirmektedir. Bkz. Hassan, 2000, s. 27-28 ve 72-75; ve M Perrin, <em>Şamanizm</em>, 7. Baskı, Çeviren Bülent Arıbaş, İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s. 63-64. Şifacı da olan demirci şamanın (soyu geçiren kişi olarak) doğum bile yapabilmesi ve bunun anlatılma biçimi için bkz. Bayat, 2018, s. 92-93. Şamanın (günümüz) ataerkil Afrika kabilelerinde kadın olabildiği, bununsa erkek-tekelini kırma arayışının bir sonucu olduğu yorumu için bkz. I M Lewis, “South of North: Shamanism in Africa: A Neglected Theme”,<em>Paideuma</em>, 1989, s. 187. Yerleşik toplumlarda kadının kamusal alanda ateş kullanmasının “hoş karşılanmaması”nda hatırlanan bu eski ayrıcalığa yönelik bir tutumun da etkili olduğu düşünülebilir. Tabii örneğin sigara içmenin kamusal alanda “keyif alma” ayrılacağının erkeklere ait kılınmasıyla da ilgisi olsa gerektir.</sup></p>
<p><sup>[18]Kazı ve yorumlarıyla Arslantepe’yi dünya literatürüne kazandıran Marcella Frangipane, söz konusu resim hakkındaki bu görüşünü <em>The Oriental Institute Publications of Chicago</em>serisinde yayınlanmak üzere gönderdiği ve henüz yayınlanmayan makalesinde geliştirdiğini belirtmiştir. En son 15 Mart 2021’de yaptığımız e-posta yazışmalarında paylaştığı bu yorum için kendisine teşekkür ederim. Prof. Frangipane, Arslantepe’de şamanik izler arama fikrine pek katılmadığını ima etmiştir.</sup></p>
<p><sup>[19]Yazarın kullandığı <em>altered states of consciousness</em>tabiri, Türkçeye “değişmiş bilinç durumu” olarak çevrilmiştir. Bkz. J D Lewis-Williams, <em>Mağaradaki Zihin</em>, Çeviren Tolga Esmer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019. Eliade’nin “Sibirya ve Orta Asya’ya özgü bir dinsel olgu” ve “esrime tekniği” şeklindeki “dar yorumu”nun aksine şamanizmin göçer avı-toplayıcılara has “evrensel bir olgu” olduğunu öneren Lewis-Williams, büyük ölçüde Güney Afrika San (<em>Bushman</em>) kaya ve mağara resimleri üzerine yaptığı çalışmalarda ulaştığı sonuçları şamanizm başlığı altında genele teşmil etmektedir. Görüşlerini bilahare Kuzey Amerika (<em>California</em>) mağara resimleriyle Çatalhöyük duvar resimlerine de uyarlayan yazar, özellikle zigzag, örgü vb. geometrik ve tekrarlı şekillerin beynin gelişimiyle ilintisini irdelemekte ve sinir sisteminin bedenden ayrılma hissi veren özelliklerine dikkat çekmektedir. Benzer varsayımlardan hareket eden başka bir inceleme için bkz. M Winkelman, “Shamanism and Cognitive Evolution”, <em>Cambridge Archaeological Journal</em>, 12/1, 2002, s. 71-101. Bu yoruma yönelik çeşitli itirazlar için bkz. R G Bednarik, “Myths About Rock Art”, <em>Journal of Literature and Art Studies</em>, 3/8, 2013, s. 482-500.</sup></p>
<p><sup>[20]J F Hoffecker, “Innovation and Technological Knowledge in the Upper Paleolithic of Northern Eurasia”, <em>Evolutionary Anthropology</em>, 14/5, 2005, s. 195.</sup></p>
<p><sup>[21]Bkz. S A de Beaune, “Palaeolithic Lamps and Their Specialization: A Hypothesis”,<em>Current Anthropology</em>, 28/4, 1987, s. 569-577. Kandillerin olası özellikleri hakkında bkz. S A de Beaune ve R White, “Ice Age Lamps”, <em>Scientific American</em>, 268/3, 1993; Newcomer, 1981, s. 77; ve Hough, 1896, s. 1030.</sup></p>
<p><sup>[22]Bkz. bkz. S Petru, “Red, Black or White? The Dawn of Colour Symbolism”, <em>Documenta Praehistorica</em>, 33, 2006, s. 206.</sup></p>
<p><sup>[23]Renkleri ifade eden kelimelerin tarihi ve renk sembolizmi üzerine yapılan etimolojik çalışmalarda, “kırmızı”nın “kan” ile aynı kelimeyle ifade edildiği örneklerin de söz konusu olduğu görülmektedir. <em>Ochre</em>ile “kadınlık” arasında sembolik bir ilişki olduğunu da öneren bir çalışma için bkz. Petru, 2006, s. 203 vd.. Ayrıca bkz. Knight vd., 2003: 513.</sup></p>
<p><sup>[24]Resimlerin tarihlendirmesiyle ilgili detaylı analizler için bkz. S K May vd., “New Insights into the Rock Art of Anbangbang Gallery, Kakadu National Park”, <em>Journal of Field Archaeology</em>, 45/2, 2020, s. 120-134.</sup></p>
<p><sup>[25]Yaygın kanının aksine resimdeki kadının doğum yaparken ya da ana(ç) olarak değil, bir(kaç) penis vajinasına duhul ederken gösterildiği yorumu için bkz. I Hodder ve L Meskell, “The Symbolism of Çatalhöyük in its Regional Context”, <em>içinde</em>I Hodder (ed.), <em>Religion in the Emergence of Civilization: Çatalhöyük as a Case Study</em>, Cambridge University Press, Cambridge, 2010, s. 35 vd..</sup></p>
<p><sup>[26]Bkz. D Yalçıklı, <em>Anadolu’da Neolitik Çağ’da Şaman İnancı</em>, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2017, İstanbul, s. 41 vd..</sup></p>
<p><sup>[27]Bayat, 2018, s. 22-23.</sup></p>
<p><sup>[28]Etimolojik <em>kan</em>/<em>kam</em>kökü üzerinden kamusallık tespiti ve analizi için bkz. Hassan, 2000, s. 53. Doğrudan bu yorumu paylaşır görünmemekle birlikte, Bayat da <em>kam</em>/<em>kan</em>ile Türkçede akrabalık belirten <em>ka</em>ve hatta <em>gan</em>/<em>ken</em>gibi ön/son ekler arasında bir bağlantı olduğunu yazmaktadır (2015, 133). Çağatayca <em>kamla</em>“iyileştirmek, tedavi etmek” (Németh, 2002, s. 31), Moğolca <em>tsma/čam</em>ise “dans” (Laufer, 1917, s. 371) anlamına gelmektedir. Bu arada, Japon şamanlarının <em>kami</em>ismiyle de anıldığı görülmektedir. Bkz. Ichirō, 1975, s. 275.</sup></p>
<p><sup>[29]Bkz. Hassan, 2000, s. 16.</sup></p>
<p><sup>[30]P Watson, <em>Fikirler Tarihi</em>, 2. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015, s. 64-65.</sup></p>
<p><sup>[31]Örneğin bkz. Lewis, 2008: 298.</sup></p>
<p><sup>[32]Bkz. yukarıda dipnot 1.</sup></p>
<p><sup>[33]E Denk, “Üst Paleolitik/Şamanik Toplumlarda Karaciğerin Sırrı: İlk Artık Ürün?”,<em>Aktüel Arkeoloji</em>, Ocak 2021 (https://aktuelarkeoloji.com.tr/kategori/yazilar/ust-paleolitik-samanik-toplumlarda-karacigerin-sirri-ilk-artik-urun).</sup></p>
<p><sup>[34]S Roberts, <em>Hukuk Antropolojisine Giriş</em>, Çeviren A E Koca, Birleşik Yayınevi, İstanbul, 2010, s. 92-93.</sup></p>
<p><sup>[35]Bkz. J Lewis, “Ekila: Blood, Bodies, and Egalitarian Societies”, <em>Journal of the Royal Anthropological Institute</em>, 14/2, 2008, s. 302-303 ve 307.</sup></p>
<p><sup>[36]E Yuluğ, “Çatalhöyük’te Şamanizm İzleri”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Arkeoloji Anabilim Dalı, Ankara, 2018, s. 124.</sup></p>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Aktüel Arkeoloji, 6 Mayıs 2021.</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göbeklitepe: Tarihin ‘Sıfır’ değil ‘Kırılma’ noktası</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/05/03/gobeklitepe-tarihin-sifir-degil-kirilma-noktasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 May 2021 09:56:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Göbeklitepe]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[göbeklitepe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=204</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlığın gelişimi avcı-toplayıcı toplulukların yaşam biçimiyle ilgili pek çok kanıt Göbeklitepe öncesindeki dönemleri işaret ediyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="baslik">Göbeklitepe: Tarihin ‘Sıfır’ değil ‘Kırılma’ noktası</h1>
<h2 class="spot">İnsanlığın gelişimi avcı-toplayıcı toplulukların yaşam biçimiyle ilgili pek çok kanıt Göbeklitepe öncesindeki dönemleri işaret ediyor.</h2>
<div class="haberKaynagi"><a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/haber-kaynagi/erdem-denk/5753">Erdem Denk</a></div>
<div class="yayin-tarihi">Yayınlanma: 31.07.2022 &#8211; 13:24</div>
<div class="yayin-tarihi"><time datetime="31.07.2022 - 13:33">Güncelleme: 31.07.2022 &#8211; 13:33</time></div>
<div class="clearfix"></div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="img-responsive mb20" src="https://www.cumhuriyet.com.tr/Archive/2022/7/31/1963926/kapak_132354.jpg" alt="Göbeklitepe: Tarihin ‘Sıfır’ değil ‘Kırılma’ noktası" width="760" height="450" /></p>
<div class="google-news">Yaklaşık M.Ö. 10 binden başlayarak iki bin yıla yayılan evrelerde kurulan ve 1995’te başlayan kazılarla hâlâ gün yüzüne çıkarılmakta olan <strong><a title="Göbeklitepe haberleri" href="https://www.cumhuriyet.com.tr/haberleri/gobeklitepe" target="_blank" rel="noopener">Göbeklitepe</a></strong>’nin son yılların en çok ses getiren arkeolojik bulgusu olduğuna kuşku yok. Bunu fazlasıyla hak ettiğine de&#8230; Çünkü yirminci yüzyılda şekillenen neolitik kavrayışını önemli ölçüde dönüştürdüğü gibi kazılar ilerledikçe daha fazlasını sunacağı da anlaşılıyor. Ancak <strong>“tarihin sıfır noktası”</strong> (ve bir sonraki yazının konusu olan “ilk tapınak”) benzeri söylemlerin Göbeklitepe’nin tarihsel önemini anlamamızı kolaylaştırmaktan çok gittikçe geri dönüşü zor olan bir <strong>“galatımeşhur”</strong>a dönüştüğü de açık.</div>
<div class="haberMetni">
<h3>TARİHİN SIFIR NOKTASI?</h3>
<p>Aslında bu benzetmeyle ne kastedildiği net değil. Günümüzde zamanı düzenleyen miladi takvimin esas aldığı <strong>“başlangıç”</strong> noktasının 20. yüzyılda ulaşılan arkeolojik verilerle anlamını büyük ölçüde yitirdiği düşünülürse, tarihin akışı içinde insanlık için yeni bir dönemin asıl burada açılmış olduğu vurgulanmak isteniyor gibi. Ancak kısmen doğru olan bu benzetmenin “tarihin Göbeklitepe’de başladığı” veya “daha önce kayda değer pek bir gelişme olmadığı” yönünde popülist bir anlayışa zemin sunduğu da görülüyor. Öyle ki yıllarını tarih öncesi kazılara adayan arkeologların on binlerce yıl daha öncesine ilişkin pek çok önemli bulgusu, “Göbeklitepe’den bile eski” tanımlamasıyla haber yapılabiliyor. Daha da kötüsü, en az 1.2 milyon yıl öncesine uzanan insanımsılara veya 250 bin yıl öncesine kadar giden insanlara ilişkin her türlü veri de<strong> “Nasıl yani, Göbeklitepe’den önce bunlar var mıydı”</strong> diye karşılanabiliyor. Sözüm ona, önemini vurgulamak adına<strong> “Göbeklitepe’nin henüz ateşin bile evcilleştirilmediği zamanlarda yapıldığını”</strong> söyleyenler bile var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa ateşi en az 700 bin yıldır istediğimiz yerde yakabiliyor olmamız bir yana, <strong><a title="avcı haberleri" href="https://www.cumhuriyet.com.tr/haberleri/avci" target="_blank" rel="noopener">avcı</a></strong>-toplayıcı atalarımızın bir anlamda zirvesine Göbeklitepe’de ulaştıkları on binlerce yıllık bir geçmişi var. Beslenme, barınma, giyinme ve üreme gibi temel gereksinimlerini gidermek için birçok somut ve soyut araç geliştirmişler. Dahası ölülerini gömmekten mağara sanatına, takas ve elden ele ticaretten uyuşmazlık çözmeye kadar sayısız alanda önemli sosyal, bilişsel, kültürel, ekonomik ve dolayısıyla politik uygulamaya imza atmışlar.</p>
<p>Kendisi de bir toplaşma yeri olan Göbeklitepe bağlamında asıl vurgulanması gerekense grup içinde ve özellikle diğer gruplarla yapılan özel toplaşmaların da genelde hiç kimsenin olmayan, tarafsız mekânlarda düzenlenmiş olması.</p>
<p>Burada da karşımıza Üst Paleolitik dönem boyunca dünyanın hemen her yerinde benzer amaçlar için kullanıldığı anlaşılan mağaralar çıkıyor. Yaygın kanının tersine, konut olarak kullanılmayan mağaraların en derinliklerindeki galerilerin en az 30-40 bin yıldır desen ve resimlerle bezendiği, dahası kimi<strong> “mimari”</strong> eklemelerle olasılıkla hak ve yetkisi olanların girebildiği “iç alanlar” ve “altar” benzeri unsurlar oluşturulduğu görülüyor. Girişinde taştan antropomorfik/zoomorfik baş heykelleri bulunan, koridorları da meşale ve kandillerle aydınlatılan mağaraların böylesi özel bölümlerinde belirli konumda ulaşılan hayvan kafatası, ateş, tütsü gibi kalıntılar, doğal yapıların özel insani amaçlara uyarlandığını göstermekte.</p>
<p>Olasılıkla civar grupların barınaklarının yakın çevresinde olan böylesi mağaraların özel toplaşma ve törenlerin yapıldığı orta(k) alan olarak işlev gördüğü düşünülebilir.</p>
<h3>DAİRESEL YAPILAR</h3>
<p>Özellikle <strong><a title="Orta Avrasya haberleri" href="https://www.cumhuriyet.com.tr/haberleri/orta-avrasya" target="_blank" rel="noopener">Orta Avrasya</a></strong>’da 25 bin yıl kadar önce tümüyle mamut kemiklerinden çatılan dairesel yapılar da mimarinin ulaşabildiği boyutları göstermekte. Böylesi “konut olmayan &#8211; anıtsal/kamusal” yapıların yalnız genel hatlarıyla değil, yap(tır)ılma ve kullanma şekil ve amacıyla da Göbeklitepe’ye benzediği önerilebilir.</p>
<p>Tüm bunlar Göbeklitepe’nin on binlerce yıllık yoldan gelen avcı-toplayıcı kültürün bir ürünü olduğunu göstermekte. Öte yandan, avcı-toplayıcıların yerleşikleşme sürecinin en önemli duraklarından olan Göbeklitepe’nin Holosen’in başlangıçlarında yapıldığı, dolayısıyla oluşmakta olan yeni bir yaşam, üretim ve örgütlenme biçiminin habercisi olduğu da açık. Dolayısıyla Klaus Schmidt’in de benimsediği gibi Göbeklitepe’de tümüyle yeni bir olgu veya kurumun inşa edilmediği, geçmişten taşınan bir sürekliliğin yeni bir biçime kavuşturulduğu söylenebilir. Zaten kendi yapısı da bunu gösteriyor: Geçmişte benzer amaçlarla kullanılan mağaralar gibi doğanın sunduğu sabit mekânlarda veya hayvan kemikleri gibi doğadan temin edilen<strong> “yıkılabilir/seyyar”</strong> gereçten yapılmamış. Doğanın oyulup, kesilip biçimlendirilmesiyle, taş gibi kalıcı ve sabit hale getirilen gereçle sıfırdan inşa edilmiş. Böylece kendi zaman-mekânına bir yeniden başlangıç zemini sunan Göbeklitepe benzeri yapılar, başka bir yazının konusu olacağı üzere <strong>“kamusallık”</strong> anlayışında da yeni bir evreyi simgelemekte aslında.</p>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihöncesi Çağlar’dan İlk Devletlere Hukuk</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/03/21/tarihoncesi-caglardan-ilk-devletlere-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2021 09:55:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=208</guid>

					<description><![CDATA[Aslında bir tür klişe gibi algılanan “nerede toplum, orada hukuk…” ifadesinin içinin doldurulduğunu söylemek pek kolay değil.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-single" data-url="https://aktuelarkeoloji.com.tr/kategori/yazilar/tarihoncesi-caglar-dan-ilk-devletlere-hukuk" data-title="Tarihöncesi Çağlar’dan İlk Devletlere Hukuk" data-image="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-105b7c30f14c1286c411a0a452fdef6d.jpg?66d2fb62660f7">
<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>Tarihöncesi Çağlar’dan İlk Devletlere Hukuk</h1>
<p>“Nerede toplum, orada hukuk…”</p>
<p>Bu cümleye yer vermeyen bir hukuk kitabı bulmak zor. Burada kasıt, insanların oldum olası tek başına değil ancak toplum halinde yaşayabilmesi ve bunun da belirli kuralları zorunlu kılması. İlla modern anlamda yazılı hukuk sistemi gerekmiyor bir düzen kurmak ve korumak için. Her toplum kendi kural ve yaptırımlarına sahiptir nihayetinde.</p>
</div>
<div class="content-social-and-date">
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p><img decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-105b7c30f14c1286c411a0a452fdef6d.jpg" alt="" />Çatalhöyük, kerpiç evler ve günlük yaşamdan sahne rekonstrüksiyonu, ©Aktüel Arkeoloji Dergisi “Çatalhöyük”</p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>Aslında bir tür klişe gibi algılanan “nerede toplum, orada hukuk…” ifadesinin içinin doldurulduğunu söylemek pek kolay değil. Zira kabaca 2 bin yıl öncesinin örnekleri olan Antik Yunan ve Roma Hukuku’na, belirli çerçevede verilen yerin ötesine geçilmiyor. Bunlardan binlerce yıl önce kurulan Sümer, Babil ve Hitit devletlerinde iyice kurumsallaşan hukuk pek incelemeye değer görülmüyor. Devletsiz toplumlarsa neredeyse hukuksuz muamelesi görüyor.</p>
<p>Bu alanda görece az veriye ulaşılan Tarihöncesi Çağlar’ın ilk evrelerinin hukuksal değerlendirmelere konu olmaması belki bir ölçüde anlaşılabilir. Ama örneğin çok iyi işleyen bir toplumsal düzene sahip olduğu açıkça görülen Çatalhöyük’ün hukuk sistemi üzerine daha fazla düşünülebilir. Hatta Göbeklitepe ve özellikle Karahantepe’de gün yüzüne çıkan karmaşık yapılardan sonra, Erken Neolitik’in, derinlikli hukuksal tartışmalara konu olması gerekir. Zira her toplum kendi hukukuna sahiptir. Esas mesele, toplumların kendi yaşam, üretim ve örgütlenme biçimine koşut olarak beliren kuralların, nasıl bir hukuk anlayışı ve sistemi oluşturduğudur.</p>
<p>Buzul Çağları koşullarında on binlerce yıl süren göçer avcı-toplayıcı yaşamda, toplumsal hayatın bir şekilde düzenlendiği açık. Zira doğaya karşı verilen mücadelede herkes birbirine muhtaç durumda ve kuralların ihlali de sadece <strong>fail</strong> ya da <strong>mağdur</strong>un değil tüm grubun yaşamını doğrudan tehdit etmekte. Öte yandan, hemen tüm bireyler bir şekilde çalışıp ürettiği ve olası güç kaynakları hiç kimsede birikmediği için, kurallar da muhtemelen ortaklaşa belirlenip gözetilmiş olmalı. Bunun, düzenin hep birlikte sahiplenilmesine yönelik motivasyonu da artırdığı söylenebilir. Zira hemen herkes kuralları doğrudan kendi yaşam biçiminin garantörü olarak görecektir. Bu, bireyin topluma ve kurallarına feda edildiğini gösterebilir. Ancak bu koşullarda hiçbir bireyin ötekileştirilmediği de gerçektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/a6faf7da23084ed14999d23e6bb082f8.jpg" alt="" width="4160" height="3120" /></p>
<p><em>Bir “heykel”in gözetiminde böylesi bir alana sahip olan Karahantepe’nin kendi hukukuna sahip olmadığını kim söyleyebilir ki…</em> ©Necdet Akgöz “Karahantepe”</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="768">
<p>&nbsp;</p>
<p>Buzul Çağı yerini ılıman iklime (Holosen) bırakırken başlayan yerleşik yaşam, belli ki sayısı da artan grup içindeki farklılaşmaları belirginleştirmiş. Kadın-erkek ilişkilerinden birey-toplum ilişkisine kadar hemen her alanı düzenleyen kurallar da dönüşmeye başlamış. Bu süreçte günümüzdeki anlamıyla hiyerarşik yapıların hemen ortaya çıkmadığı biliniyor. Göbeklitepe ve Karahantepe özelinde görülen özgün yapıların karmaşık birer geçiş süreci olduğu düşünülebilir. Yerleşik yaşama geçmekle birlikte avcı-toplayıcılığı büyük ölçüde sürdüren topluluklar, kadim değerlerini geçiş sürecine uyarlamış olabilirler.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/7916edd93bd70969034274942a83f742.jpg" alt="" width="1240" height="877" /></p>
<p><em>Neredeyse bin beş yüz yıl boyunca devletsiz ve de (iç) savaşsız yaşayan Çatalhöyük’ün kendiliğinden hukukunun yaratıp koruduğu düzeni ve barışı anlamak zorundayız. </em>Çatalhöyük genel görünüm rekonstrüksiyonu, ©Aktüel Arkeoloji Dergisi “Çatalhöyük”</p>
<p>Daha sonra gerçekleşen tarım ve hayvancılığa geçişin de doğrudan eşitsizliği doğurduğu söylenemez.  Bunun en güzel örneği de Çatalhöyük sanki. Geçimini kuru tarım ve hayvancılıkla sağlayan ve hane ekonomisine de sahip olan yerleşimde yine de eşitliğin hala büyük ölçüde korunduğu anlaşılıyor. Ancak farklı işlerde uzmanlaşma arttıkça üretimden, statüye göre daha az ya da daha çok pay(e)<sup>1</sup> alma/verme süreci başlamış. Böylece toplumda farklı hak ve yetkilere sahip olan zümreler, katmanlar ve sınıflar halinde ayrışmalar baş göstermiş.  Kalkolitik dönemden itibaren özellikle metallerin eritilmesi sonrasında artan güç araçları, belirli ellerde toplanmış; düzenin kuralları da gücü elinde bulunduran bu dar grup tarafından belirlenir hale gelmiş. Geniş kitlelerse kendilerine söylenen ve hatta dayatılan yaptırımlara tâbi olmuş. Ne var ki, bu süreçte yalnızca bugün <strong>şiddet tekeli</strong> dediğimiz unsurun belirleyici olduğu söylenemez. Zor gücüyle donatılmış <strong>yargı tekeli</strong>nin kurulup işlemesi için vergi toplama/ <strong>müsadere tekeli</strong> ve grubu bir arada tutacak ortak değerlerin belirlenmesi / <strong>ideoloji tekeli</strong> de çok etkili olmuş. Tüm bu parçalı güçleri emrinde toplayarak, bütüncül bir düzen kurabilen ise kral olmuş. Sümer krallarının yazılı olarak sabitleyip meydanlarda duyurdukları hukuku bilmemek mazeret kabul edilmemiş. Tıpkı günümüzde olduğu gibi…</p>
<p><sup>[1] Bkz. Erdem Denk, <em>50 Bin Yıllık Dünya Düzeni: Toplumlar ve Hukukları</em>, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2021.</sup></p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="content-single" data-url="https://aktuelarkeoloji.com.tr/kategori/yazilar/buyuk-turk-un-anasi-mara-brankovic" data-title="Büyük Türk’ün Anası: Mara Brankoviç" data-image="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/thumbs/1200X826-b42459ee0f77cbde6b4f88bb7790c12d.png?66d2fb6775212">
<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info"></div>
<div class="content-social-and-date"></div>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>*Aktüel Arkeoloji, 21 Mart 2022.</p>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üst Paleolitik/Şamanik Toplumlarda Karaciğerin Sırrı: İlk Artık Ürün?</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2021/01/26/ust-paleolitik-samanik-toplumlarda-karacigerin-sirri-ilk-artik-urun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2021 10:26:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=217</guid>

					<description><![CDATA[Üst Paleolitik avcı-toplayıcılar üzerine yapılan çalışmalarda özellikle avda sivrilen (genç) erkeklerin yüksek kalorili sakatatları bir tür ödül olarak tüketme hakkı kazandığı görülmekte.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="content-top-small">
<div class="content-detail-info">
<h1>Üst Paleolitik/Şamanik Toplumlarda Karaciğerin Sırrı: İlk Artık Ürün?</h1>
<p>Üst Paleolitik avcı-toplayıcılar üzerine yapılan çalışmalarda özellikle avda sivrilen (genç) erkeklerin yüksek kalorili sakatatları bir tür ödül olarak tüketme hakkı kazandığı görülmekte. Bu bağlamda sıklıkla anılan karaciğerin Neolitik ve hatta ilk yerleşik devletlere dek başvurulan şamanik fallarda da kullanılması ziyadesiyle dikkat çekici. Bu veriler, karaciğer üzerine bir “paylaşım mücadelesi” olmuş olması ihtimalini akla getiriyor.</p>
</div>
<div class="content-social-and-date">
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<div class="content-detail-img">
<p><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/webp/thumbs/1200X826-ac05a65831bc0946409d395dc588a3ac.webp" alt="" /></p>
</div>
<div class="content-detail-content">
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2">Genellikle “avcı erkekler” ve “toplayıcı kadınlar” şeklinde ifade edilmekle birlikte büyük ölçüde yaş ve cinsiyet temelli “toplumsal sınıflar”dan oluşan göçer avcı-toplayıcılar, özellikle de günümüzden bakıldığında hayli eşitlikçidir. Başlıca üretici güçler arasında yapılan “cinsel işbölümü” son tahlilde birbirini tamamlayan besin kaynaklarına erişimi sağladığı gibi/için, tüketim de görece simetriktir. Kuşkusuz bunda tarımla gündeme gelen “artık ürün”ün henüz olmaması önemli bir etkendir. Geçici ve istisnai durumlar hariç herhangi bir birey ya da birey grubunun <em>niceliksel </em>olarak diğerlerinden daha fazlasına sahip olmasının maddi temeli yoktur. Ancak özellikle Üst Paleolitik’ten günümüze kadar görülen göçer avcı-toplayıcıların besin kaynaklarıyla av etini tüketme biçimi üzerine yapılan çalışmalarda bir ayrıntı göze çarpmaktadır. Başta karaciğer olmak üzere günümüzde sakatat olarak anılan yürek, beyin, böbrek ve dil gibi organlarla yağlı parçaların av sırasında zekâ, güç, cesaret, yetenek vb. özellikleriyle sivrilen kişi(ler) tarafından hemen oracıkta tüketildiği genel kabul görmektedir. Bu tür “niteliksel tahsis” uygulamalarına karaciğer ile yağlı etlerin avcı erkekler tarafından anında tüketildiği Eskimolarda da rastlanmaktadır.<sup>1</sup></p>
<p class="p2">Avcı (genç) erkeklerin av eti üzerinde bir tür ön tasarruf hakkına sahip olduğunu gösteren bu uygulamalar, tüm sosyo-kültürel değerler için söz konusu olduğu gibi kimi maddi olgu ve ihtiyaçlarla neden-sonuç ilişkisi içinde şekillenmiş olmalıdır. Özellikle şeker deposu olan karaciğerin barınağa dönülebilmesini sağlayacak enerjiyi verdiğine dikkat çeken çalışmalar bu kapsamda değerlendirilebilir.<sup>2 </sup>Zorlu doğa koşullarında avlanma sırasında kaybedilen kalorinin/ısının hemen takviye edilmesi gerekecektir. Üstelik taşımayı kolaylaştıracak parçalama sonrasında karkas et dışındaki unsurların “atıştırılması” ile sadece avın tükettiği beden şarj edilmeyecek, “nakliye maliyeti” de azaltılacaktır.<sup>3</sup></p>
<p class="p2">Öte yandan, tüm değerlerin ancak karşılıklı çıkarların bir şekilde dengelenmesiyle kurumsallaşabildiği ve böylece zamanla maddi temellerinden bağımsız bir varlık ve anlam kazandığı açıktır. Dolayısıyla, özellikle de son tahlilde kolektif eylemin esas olduğu yaşam ve üretim koşullarında bireysel uygulamaların ancak genel faydaya <em>da </em>hizmet etmeleri durumunda ortak değer haline gelebileceği rahatlıkla varsayılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/c9d7a5389e707676b0046a847e930662.jpg" alt="" width="1280" height="853" /></p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="573">
<h6 class="p1" style="text-align: center;">İspanya’nın Cantabria bölgesindeki Altamira Mağarası’nın tavanında bulunan bizon resimleri. Üst Paleolitik.</h6>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="573">
<p class="p2">Bu anlamda akla gelen ilk nokta, avcılara tahsis edilen yüksek kalorili/yağlı parçaların “niteliksel ayrıcalık” özelliği kazanarak bir tür “ödül” haline gelmiş olma ihtimalidir. Böylesi bireysel ödüller sayesinde av etinin grubun diğer üyelerine götürülmesi için sadece gerekli “maddi” enerji değil “manevi” motivasyon da sağlanacaktır. Üstelik, Türkçe sakatat ve İngilizce <em>offal </em>kelimelerinin “döküntü” anlamına gelmesinden de görüldüğü üzere, taşıma sırasında düşebilecek böylesi parçalar görece çabuk çürüyebilecek niteliktedir. Buysa, ava katılanlar özelinde ortak emeğin ürünü olan besinlerin hiçbir parçasını ziyan etmeme kaygısının önemli bir etken olduğunu düşündürmektedir. Üstelik söz konusu olan sadece böylesi “katma değeri yüksek” besinlerin bozulmadan kamp merkezine getirilmesinin adeta imkânsız olması ve anında tüketilmemeleri durumunda avdan alınacak maksimum faydanın azalması değildir. Öldürülüşünü takiben hemen hayvandan ayrılmayan iç organları, avın geri kalan (asıl) kısmını da bozacak niteliktedir.<sup>4 </sup>Buysa bin bir emekle yapılan avın murdar (leş) olmasına neden olacaktır. Böylesi bir kaybın gıda/kalori ve hatta emek/mesai kaybıyla sınırlı kalmayacak çok ciddi toplumsal sorunlara yol açacağı açıktır.</p>
<h6 class="p2"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/949f17f63a0b3be8dd31dbd36b0f5d81.jpg" alt="" width="1280" height="851" /></h6>
<h6 class="p2" style="text-align: center;">Fransa’nın güneybatısında bulunan Lascaux Mağarası’ndaki en çok tartışılan ve en önemli sahnelerden biri olan bu resimde karnı deşilmiş bir bizon, bizon tarafından yere devrilen kuş kafalı bir insan, bir mızrak ve bir direk üzerinde duran bir kuş yer alır. J. D. Dallet</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2">Öte yandan, grubun diğer üyelerinin beslenme biçimleri dikkate alındığında, zaten yolda bozulma ihtimali olan böylesi parçaların kamp merkezine götürülmesinin (pek) talep görmediği de söylenebilir. Yolda “dökülebilir” olan parçaları “döküntü” haline getirecek anlam kayması zaman içinde yaşanmış olmalıdır.</p>
<p class="p2">Aslında bu noktada vurgulanması gereken ilk veri, Üst Paleolitik’te protein ihtiyacının daha önce sanıldığı kadar hayvansal (av) kökenli olmadığının anlaşılmış olmasıdır.<sup>5</sup>Kolektif emeğin ürünü olarak paylaşılması ve birlikte tüketilmesi grup aidiyetini pekiştirmekle birlikte, gündelik protein ihtiyacının büyük ölçüde kadınların topladığı bitki ve yemişlerden karşılandığı kabul edilebilir.<sup>6</sup>Öyle ki, kadınların erkeklere ödül olan bazı parçalardansa doğrudan kendi emeğinin ürünü olan benzerlerini tüketmeyi “sınıfsal olarak” tercih etmiş olabileceği dahi düşünülebilir.</p>
<p class="p2">Kadınların kamp merkezinde yapılan yeniden dağıtım sürecinde/sayesinde beslenme stratejilerini belirlediği genel kabul görmektedir. Kuşkusuz bunun en önemli neden-sonucu, adeta mucizevi bir parçası olduğu doğaya koşut kanayan ve doğuran kadının bu yaratıcı özelliğiyle grubun varlığının ve sürekliliğinin teminatı olmasıdır. Gebeliğin gerçekleşmesinden çocuğun grubun üretken bir parçası olmasına kadar geçen tüm yeniden üretim süreçlerini denetlemektedir.<sup>7</sup>Yaşamının yaklaşık yüzde 17’sini gebe, yüzde 41’ini ise çocuk büyüterek geçiren<sup>8</sup>, ortalama dört yıl arayla doğurduğu her bir çocuğunu yaklaşık 7800 kilometre taşıyan<sup>9</sup>kadın, grubun geleceği olduğu kadar (fazlası) bir yük de olan çocukları doğurma(ma), besleme(me) ve büyütme(me) hakkını eline tutmaktadır. Belirlediği üreme stratejilerine koşut uyguladığı cinsel <em>yasa(k)lar </em>eşliğinde lohusalık ve emzirme süresini uzun tutmakta, gebe kalmayı engelleyen ve/veya bebek düşürmeyi sağlayan çeşitli bitkisel yöntemler kullanabilmektedir.<sup>10</sup> Ancak sırtındaki kendi ayakları üstünde durduktan sonra yeniden üreten kadın, öte yandan erkeklerin (muhtemelen “uğursuzluk getireceği” gerekçesiyle) yaklaştırılmadığı gözlerden uzak yerlerde doğurduğu çocuğu ilk görme ve böylece çeşitli nedenlerle istemediğinin de ölü doğduğunu ve çalılıklara gömüldüğünü söyleyebilme hakkına sahiptir.<sup>11</sup></p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/4ee1adcad503c3e606d659f4689d9c24.jpg" alt="" width="366" height="489" /></p>
<h6 class="p1" style="text-align: center;">Fransa’nın güneybatısındaki Dordogne bölgesinde, Mauquay’da konumlanan bir kaya sığınağında, kireçtaşı üzerine kabartma olarak işlenmiş ve üzeri kırmızı aşı boyası ile boyanmış Laussel Venüsü</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2">Grubun yeniden üretilme süreç ve sürelerini tüm grup adına yöneten kadın(lar), bu açıdan etkisi olacak besin kaynaklarını tüketme(me) zamanına da karar vermiş olmalıdır. Nitekim Üst Paleolitik’te 15-35 yaş arasına tekabül eden “doğurganlık dönemleri”<sup>12</sup> sırasında et/protein tüketimini azaltmanın önemli bir “doğum kontrol yöntemi” olduğu yorumları bu açıdan dikkat çekicidir. Buna göre, örneğin yetersiz beslenme gebelik ihtimalini azaltabilmekte, düşük, hastalıklı/zayıf (“öldürülebilir”) ya da ölü doğum ihtimalini ise artırabilmektedir.<sup>13</sup>Öte yandan, karaciğerin (günümüz bilgisiyle bolca A vitamini içermesi nedeniyle) gebelikte hem anne hem de bebek sağlığına önemli olumsuz etkileri olabildiği de bilinmektedir. Gebelikte zayıflayan bağışıklık sistemi, kadını birçok hastalığın yuvalandığı karaciğere karşı duyarlı hale getirmiş olabilir. Dolayısıyla, kendilerine yasaklanmış olabileceği söylenen<sup>14</sup>karaciğeri ne zaman tüket(mey)eceklerini asıl kadınların belirlediği çıkarsanabilir. Kısacası, gruba fayda sunan bireyler ödüllendirilirken tüm üretici güçlerin istek ve ihtiyaçlarına uygun simetrik bir tüketim de sağlanmaktadır. Böylece kaynaklar optimum kullanılmış olmakta, buysa yeniden dağıtımdaki niteliksel ayrıcalıkların da aslında -eğer gerçekten bir “ayrıcalık” iseler- toplumsal meşruiyete sahip olduğunu göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/e8b0096909d08b25805e144837ad8889.jpg" alt="" width="1357" height="499" /></p>
<h6 class="p1" style="text-align: center;">Karaciğer ve Babilli falcıların isimlendirdikleri bölümler</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2">Dahası, tüm grup adına yapılan avda üstün başarı gösteren bireylere ödül verilmesi, avda gerektiğinde gözü kara davranmayı da teşvik edecektir. Avın daha iyi yapılmasını sağlayanları avın daha iyi yapılmasını sağlayacak şekilde beslemek, avın sürdürülebilir olmasını sağlayacaktır. Üstelik bu genel çıkar dönüp tekrar tüm bireysel/sınıfsal çıkarlara da hizmet eder niteliktedir. Zira avlanma becerisini artıran parçaları ava ilave katkı sunanlara tahsis etmek, takip eden avlarda sivrilme imkânına kavuşmak anlamına da gelecektir. Üretimin nihayetinde kolektif olarak yapıldığı ve artık ürünün olmadığı yatay-eşitlikçi ilişkiler döneminde bireysel motivasyonu tüm grup için(de) artırmanın başka bir yolu da yoktur zaten.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/0895dd25ef3058690e0e5637da204b88.jpg" alt="" width="605" height="539" /></p>
<h6 class="p2" style="text-align: center;">Ciğer falı, Hitit.</h6>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="573">
<p class="p2">Sonuç olarak, niceliksel ayrıcalığın söz konusu olamadığı koşullarda (genç) erkeklerin tüm grup için yapacağı avı teşvik edip sürekli kılmada kimi niteliksel ayrıcalıklar inşa edilmesinin önemli olduğu, karaciğer gibi parçaların bu anlamda ön plana çıktığı görülmektedir.</p>
<p class="p2">Avcı-toplayıcıların beslenme davranışları bağlamında gündeme gelen karaciğeri daha dikkat çekici kılansa, göçerlerin tümüyle başka bir alandaki uygulaması için de özel öneme sahip olmasıdır: Fal.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h6 class="p2"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/e329d42fe2ae0c70fee5bc3b182d91c1.jpg" alt="" width="782" height="583" /></h6>
<h6 class="p1" style="text-align: center;">Boğazköy kazılarından bir başka karaciğer modeli</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2">Her toplum gibi güvenli ve öngörülebilir bir düzen kurmak isteyen avcı-toplayıcılar, şimdilerini güvenceye almak için sadece geçmişteki değil gelecekteki bilinmezlikleri de bilinir kılacak çeşitli yordamlar geliştirmiştir. Birçok toplumsal işlevinin yanı sıra bu tür çabaların da merkezinde yer alan Şaman, her şeyi bilen ve gören kişi niteliğiyle vakıf olduğu kozmosun bilgisi sayesinde geleceğe de ışık tutar. Bu çerçevede hayvanların başta karaciğer olmak üzere iç organları üzerinde(n) geleceği okur ya da ateşe attığı kemiklerde oluşan çatlama ve yarıklara göre kehanette bulunur.<sup>15</sup>En iyi ne zaman, nerede ve nasıl avlanılacağını, olası tehlikeleri ya da konaklanacak en iyi yeri tespit eder. Böylece aç ve açıkta kalmamasını sağladığı grubun kendisini evrende konumlandırmasını ve güven içinde sürdürmesini de sağlar. Yerüstünden aldığı kozmolojik bilgileri<sup>16</sup> sayesinde çıkardığı “yıldız-haritası”na göre baktığı fallarıyla geçmişten geleceğe bilgilendirdiği <em>biz</em>i zaman-mekânda konumlandırır. Nedenlerini yeraltındaki kötü ruhlardan öğrendiği hastalıkları<sup>17</sup>ve örneğin av yaralanmalarını<sup>18</sup>bitki ve otlardan yaptığı karışımlarla sağaltır. Kısacası Şaman, çeşitli dillerde şaman, kam, kâhin ve hatta büyücü anlamlarına gelen kelimelerinin etimolojik kökenlerinin gösterdiği gibi, hakikati bilip söylemesini sağlayan falın da parçası olduğu holistik yet(k)ileriyle grubu tehdit eden her türlü bilinmezliği bertaraf eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p2"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/2824ce8bb05afd469525d95e05617d3c.jpg" alt="" width="575" height="556" /></p>
<h6 class="p1" style="text-align: center;">Yer ve göğü temsil eden şaman davulu. (Volkan Çoban)</h6>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p1">Üst Paleolitik’ten erken devletlere kadar şifacılığın icrasında da kullanılan karaciğerin örneğin hayvan kemikleriyle birlikte kadim bilme yöntemi olan falın en eski araçlarından olmasının bir anlamı, maddi nedeni olmalıdır. Özellikle de sadece (genç) avcı erkeğin hakkı olan karaciğerin değil avın besin maddesi olarak tüketil(e)meyen kemik, deri, kafatası, tüy ve kanat gibi “artık”larının da Şaman tarafından bir şekilde kullanıldığı hatırlandığında. Gerçekten de, Üst Paleolitik ve Neolitik toplumlar üzerine yapılan tüm çalışmalar, şamanik ayinlerde bu tür unsurların kullanıldığını, şamanın sadece alametifarikaları olan kostüm, maske, başlık ve kemerlerinin değil herkesi cuşa getiren davuluyla tokmağının da bu tür “artık”larla yapıldığını göstermektedir. Kuşkusuz bilinmezlikler âlemine uçmak ve bilinen-bilinmeyen tüm âlemleri birbirine bağlamak için kullanılacak araç ve yöntemler açısından bu tür unsurların her biri adeta biçilmiş kaftandır. Keza şamanın himayesinde yapılan böylesi parçaların avda kamuflaj olarak kullandığı da bilinmektedir.<sup>19</sup>Ancak başta beslenme olmak üzere kamp merkezinde hiçbir maddi işlevi olamayacak ve hatta zararlı olabilecek bu tür “artık”ların kullanıma kazandırılma biçimleri dikkat çekicidir. Son derece dünyevi faaliyetlerde kullanılacak hammaddeler haline getirilen artıklar, adeta el koyulan “artı(k) ürün” haline gelmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h6 class="p1"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/1559fe2fa923f87d8f32d31695bff6f2.jpg" alt="" width="1176" height="718" /></h6>
<h6 class="p1" style="text-align: center;">Chauvet Mağarası’nda bir sarkıt üzerine işlenmiş bu resimde Venüs ve Büyücü betimi yer almaktadır.</h6>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<div class="devamini-oku-icerik devamini-oku-acik" data-id="573">
<p class="p1">Başka bir yazının konusu olmakla birlikte ilksel Şamanın yaşlı (kadın) bireyler (içinden sivrilenler) olduğu düşünülürse, belirleyici olanın kaynakların yeniden dağıtımı sorunsalı olduğu önerilebilir. Üretici güçler arasında (“üstünde”) arabulucu/hakem de olan Şaman, adeta av hayvanın kamp <em>merkez</em>ine bir bütün olarak ve/veya eksiksiz getirilmesini istemektedir. Böylece tüm grup adına kamusallaştırılacak av, akabinde yine tüm grup adına kamp merkezinde parçalanarak Şaman tarafından yeniden dağıtılacaktır. Kafatasına kimi ritüellerin yapıldığı mağaralarda sık rastlanması bir yana, özellikle bazı Paleolitik mezarlarda rastlanan yoğun hayvan kemikleri<sup>20</sup>de merkezdeki yeniden dağıtımda üret(il)enlerin <em>artıkları</em>na el koyan Şamanı işaret eder niteliktedir.<sup>21</sup>Karaciğer, sakatat ve kemik gibi av yerinde parçalama ve “atıştırma”yı takiben kamp merkezine taşınması illa da gerekmeyen parçalar, böylece “ürünün artığı” değil “artık ürün” niteliği kazanmaktadır.</p>
<p class="p1">Ayrıca, düşük/sakat doğum gibi etkileri olan karaciğerin ödül ve fal gibi mekanizmalar yoluyla kadınlar için besin olmaktan çıkarıldığı ve/veya <em>şifacı </em>yaşlı kadın şamana denetimli kullanımı için teslim edilmiş olabileceği de pekâlâ düşünülebilir. Grupla birey ve birey kategorilerinin çıkarlarını dengeleme konumu da olan şaman, kadınların uhdesindeki doğum/nüfus politikalarını tüm grup adına gözetiyor olabilir.</p>
<p class="p1">Karaciğer özelinde asıl dikkat çekici olansa, erkek ve kadınların kimi değerlere de tekabül ettirilen tüketme(me) biçimlerinin tümüyle dışında, ötesinde ve hatta üstünde işlev ve anlamlara bürünmesidir. Şaman, kendi toplumsal konumunun neden-sonucu olarak, tekil ve dolayısıyla parçalayıcı olabilen karaciğere tüm grubun ortak çıkarına hizmet edecek “sınıflar üstü/ötesi” bütünleştirici bir mana kazandırmaktadır.</p>
<p class="p1">Sonuç olarak, avcı-erkeklerin ilksel ayrıcalığı olan karaciğeri olasılıkla “avın en <em>özel </em>ve <em>değerli </em>yeri” ve hatta “artık ürün” haline getirecek bir <em>değer </em>çekişmesinin yaşanmış olduğu varsayılabilir. Hatta, göçer avcı-toplayıcılarda yaş ve cinsiyetin en önemli toplumsal ve “sınıfsal” hatlar olduğu düşünülürse, karaciğerin yaşlı kadın(lar içinden sivrilen) Şaman ile avcı genç erkek(ler içinden sivrilen) arasında yaşanan “paylaşım mücadelesi”nin ilksel konularından olduğu önerilebilir.</p>
<table border="1">
<caption><strong><strong></p>
<p>İLKSEL DEVLETLERDE KARACİĞER</strong></strong> </caption>
<tbody>
<tr>
<td>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/2b84c66bf937ed21e9924bc9c51a652c.jpg" alt="" width="336" height="289" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/714eee3771e49e9429ed4b1765525801.jpg" alt="" width="336" height="304" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/23661892db28370f61162afc40c170d7.jpg" alt="" width="336" height="282" /></td>
<td>
<p class="Default">Aslında yerleşik yaşam kurumsallaştıkça Şaman’ın içinden çıkarak gelişen farklı uzmanlar da bu ve diğer işleri devralacak ve zamanla tümüyle ayrı, bağımsız ve hatta rakip haline gelecek kâhin, hekim, din adamı ve âlim gibi çeşitli aktörler doğacaktır. Ancak Şamanik sürekliliği gösterir şekilde, yerleşik paganik toplumlarda da özellikle kurban edilen hayvanların karaciğer gibi iç organlarından geleceği okuma pratiğine başvurulduğu görülmektedir. Örneğin Babil ve Hititlerde sarayların başköşesinde yer alan uzmanlardan olan kâhinler (bārū), “olağandışı olayları izlemek için kullanılan karaciğerin kilden kopyaları”nı yaptıracak<sup>22</sup>, askeri, ekonomik, yönetsel ya da siyasal konularda doğru kararlar alınmasına yardım edecektir. Sümer kent-devletlerinin ordularına daimi bir kâhin eşlik edecektir.<sup>23</sup> Ne de olsa “babanın oğula bıraktığı bir giz” olan kehanet, “geleceği gösterdiği kabul edilen işaretlerin yorumlanması yoluyla tanrılarla [alternatif] bir iletişim kurma aracıdır”.<sup>24</sup> Antik Yunan ve Roma’da da kozmik bilinmezlikleri bilme açısından önemi yadsınamaz olan karaciğer falı, öte yandan, zamanla iç organlarını inceleme esaslı hastalık tespit etme ve sağaltma yöntemlerine de dönüşerek “dünyevi” bir uzmanlık olan hekimliğe de maddi bir temel sunacaktır. Kilden yapılmış koyun karaciğeri maketleriyle öğretilen fal ve sağaltma tekniklerinin geliştirildiği Mezopotamya’da kan dolaşımının merkezinin karaciğer olduğunun düşünülmesi de özellikle dikkat çekicidir. Öyle ki, tıbbi sterilizasyonda kullanılan sıvılardan olan bira<sup>25</sup>, “karaciğeri mutlu kılan, yüreği sevinçle dolduran” sıvı olarak tanımlanmaktadır.<sup>26 </sup>Eski Çin’de “Tanrıların tableti” karaciğerin maketi üzerinde öğretilen hekimliğin babadan oğula “gizli bir ilim” ve “meslek” olarak aktarılmaya başladığı bilinmektedir.<sup>27</sup></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<table border="1">
<caption><strong><strong>KÜREK KEMİĞİ VE KAPLUMBAĞA KABUĞU FALI</strong></strong> </caption>
<tbody>
<tr>
<td class="td1" valign="top">
<p class="p1">Özellikle Antik Çin’in en bilinen şamanik fal araçlarının ateşe atılan Kürek Kemiği ile Kaplumbağa Kabuğu olması dikkat çekicidir. Zira bu tür “gıda değeri olmayan artıklar”ın ateşte pişirilerek (topluca) tüketilen hayvanların etlerinin sunulmasında kullanıldığını gösteren örnekler vardır. Dolayısıyla, ateşin hâkimi olan şamanın muhtemelen himayesinde parçalanan ürünlerin yeniden dağıtımda da merkezi konumda olduğu çıkarsanabilir. Tüm grup için yaşamsal olan hakikati bil(dir)mede kullanılan bu malzemelerin üstüne daha sonra Çin’deki ilksel yazıların da kazınması, bilgi ile yeniden dağıtım ve iktidar ilişkileri arasındaki kadim ve süreğen ilişkinin bir başka göstergesi olsa gerektir.</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td>                                <img loading="lazy" decoding="async" src="https://aktuelarkeoloji.com.tr/uploads/images/29f102ef49ef092522f9decf8760c57a.jpg" alt="" width="349" height="479" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p><sup>1- Bkz. D Damas, “Central Eskimo systems of food sharing”, <em>E</em><em>t</em><em>hno</em><em>l</em><em>ogy</em>, 11.3 (1972), s. 236.</sup></p>
<p><sup>2- Örneğin bkz. A Şenel, <em>Ke</em><em>m</em><em>i</em><em>rgen</em><em>lerd</em><em>e</em><em>n</em><em>s</em><em>ömürgen</em><em>lere</em><em>ins</em><em>an</em><em>lık</em><em> tar</em><em>ih</em><em>i</em>, İmge, Ankara, 2015, s. 138-139.</sup></p>
<p><sup>3- J D Speth, “Seasonality, resource stress, and food sharing in so-called ‘egalitarian’ foraging societies”, <em>Journa</em><em>l </em><em>o</em><em>f</em><em> an</em><em>t</em><em>hropo</em><em>l</em><em>og</em><em>i</em><em>ca</em><em>l</em><em> archaeo</em><em>l</em><em>ogy</em>, 9.2 (1990), s. 150 ve 165 vd.. Kuzey Tanzanya’daki Hadza göçerlerinin av alanında parçalama, kısmi tüketme ve etlerle kemikleri kamp alanına taşıma eğilimleriyle besin değerleri arasındaki ilişkiyi de irdeleyen bir çalışma için bkz. J F O&#8217;Connell vd., “Hadza hunting, butchering, and bone transport and their archaeological implications”, <em>Journa</em><em>l</em><em> o</em><em>f</em><em> anthropo</em><em>l</em><em>og</em><em>i</em><em>ca</em><em>l</em><em> research</em>, 44.2 (1988), s. 113-161. Nunamiut ve !Kung göçerlerinde av eti sınıflandırma ve tüketme örnekleri için bkz. P Wiessner, “Beyond willow smoke and dogs&#8217; tails: A comment on Binford&#8217;s analysis of hunter-gatherer settlement systems”, <em>Am</em><em>er</em><em>i</em><em>ca</em><em>n</em><em> an</em><em>ti</em><em>qu</em><em>it</em><em>y</em>, 47.1 (1982), s.174.</sup></p>
<p><sup>4- Günümüzde de çobanlar dağda (hastalık veya başka sebeple) kesmek durumunda kaldıkları hayvanın sakatat </sup><sup>kısımlarını yiyebilmekte ancak etin kalan kısımlarına dokunmadan hayvanı sahibine teslim etmektedir. Burada amaç iç organların çürümeden tüketilmesi kadar hayvan sahibine gidecek asıl etin de bozulmamasını sağlamadır. Tabii duruma göre teşekkür etmek için örneğin butlardan birini veren mal sahibinin cömertliğine de diyecek yoktur. Bu uygulamayı çocukluğundan hatırladığı ve hatırlattığı için Savaş Dede’ye teşekkürler.</sup></p>
<p><sup>5- Doğada yok olan organik bitkilerin ancak şans eseri bulunabilmesi nedeniyle arkeolojik kazılarda av hayvanlarının kemik vb. izlerine daha sık rastlandığı görüşü yaygınlaşmış, Paleolitik&#8217;te beslenmenin av ağırlıklı olduğu görüşü de büyük ölçüde terk edilmiştir. Et ve bitki kökenli besinlerin görece eşit yere/öneme sahip olduğu düşünülse de, özellikle avın değişkenliği nedeniyle günlük protein ihtiyacının çok büyük ölçüde yemiş ve bitkilerden karşılandığını öneren çalışmalar da söz konusudur. Öyle ki, “avcı-toplayıcı” yerine “toplayıcı-avcı” kavramı kullanılmalıdır. Genel olarak bkz. R B Lee, &#8220;What hunters do for a living, or, how to make out on scarce resources&#8221; içinde <em>Man the hunter</em>, R B Lee ve I DeVore (ed.), Routledge, 2017, s. 33; Speth, 158-160; S B Eaton ve M Konner, “Paleolithic nutrition: a consideration of its nature and current implications&#8221;, <em>New England Journal of Medicine</em>, 312.5 (1985), s. 284 ve 285; ve W L Ury, “Dispute resolution notes from the Kalahari”, <em>Negotiation Journal</em>, 6.3 (1990), s. 236.</sup></p>
<p><sup>6- Genel olarak bkz. C K Maisels, <em>Uygarlığın doğuşu</em>, Çev. Alaeddin Şenel, İmge, Ankara, 1999, s. 40-41; P Watson, <em>Fikirler Tarihi</em>, Çev. Kemal Atakay vd., 2. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2015, s. 93; P C Rice, &#8220;Prehistoric venuses: symbols of motherhood or womanhood?&#8221;, <em>Journal of anthropological research</em>, 37.4 (1981), s. 406; B Hayden, &#8220;Population control among hunter/gatherers”, <em>World archaeology</em>, 4.2 (1972), s. 208 vd.; P Arenas ve R M Azorero, “Plants used as means of abortion, contraception, sterilization and ecundation by Paraguayan indigenous people”, <em>Economic botany</em>, 31.3 (1977), s. 305; ve Speth, 1990: 156-157 ve 161-162.</sup></p>
<p><sup>7- M Finnegan, “Political bodies: Some thoughts on women&#8217;s power among central african hunter-gatherers”, <em>Radical anthropology</em>, 3 (2009), s. 32-33.</sup></p>
<p><sup>8- Rice, 1981: 413 (dn. 9).</sup></p>
<p><sup>9- Arkeolojik bulgulara ve gözlemlere dayalı bir hesaplama için bkz. Lee, 1980. Günümüz örnekleri üzerinde yapılan bir çalışma, çocukların yüzde 52’si kendi anneleri tarafından, yüzde 48’inin ise ablaları ya da henüz çocuğu olmayan teyzeleri tarafından yani (erkeklerin taşıdığı 0.5 oranı sayılmazsa) her durumda kadınlar tarafından taşındığını göstermektedir. Bkz. W W Denham, “Population structure, infant transport, and infanticide among Pleistocene and modern hunter-gatherers”, <em>Journal of anthropological research</em>, 30.3 (1974): s. 194. </sup></p>
<p><sup>10- Çeşitli yöntemler için bkz. Hayden, 1972: 208 vd.. “Paraguay yerlileri”nin kürtaj, gebe kalma vb. amaçlarla ve genellikle şamanın gözetiminde kullandığı bitkisel yöntemlerin erkekler tarafından kullanıldığına dair hiçbir veri elde edilememiştir. Bkz. Arenas ve Azorero, 1977: 305.</sup></p>
<p><sup>11- Bkz. Maisels, 1999: 40-41; Watson, 2015: 93. Kimi gruplarda yenidoğanın (ve yaşlıların) öldürülmesine “nüfus politikası” olarak başvurulabildiği bilinmektedir.</sup></p>
<p><sup>12- Rice, 1981: 406.</sup></p>
<p><sup>13- Speth, 1990: 156-157 ve 161-162. Gebeliğin başlangıcında görülen bulantı vb. rahatsızlıkların kökeninde fetüste kalıcı hasarlara neden olan teratojen maddelere karşı geliştirilen bir önlem olduğu görüşü için bkz. M Profet, “Pregnancy sickness as adaptation: A deterrent to maternal ingestion of teratogens”, içinde J H Barkow vd. (ed.), <em>Th</em><em>e</em><em> adap</em><em>t</em><em>e</em><em>d</em><em> m</em><em>in</em><em>d</em><em>:</em><em> E</em><em>v</em><em>o</em><em>lu</em><em>t</em><em>i</em><em>onar</em><em>y</em><em> ps</em><em>y</em><em>cho</em><em>l</em><em>og</em><em>y</em><em> an</em><em>d</em><em> th</em><em>e</em><em> genera</em><em>ti</em><em>o</em><em>n</em><em> o</em><em>f</em><em> cu</em><em>lt</em><em>ure</em>, Oxford University Press, 1992, s. 327.</sup></p>
<p><sup>14 Speth, 1990: 162.</sup></p>
<p><sup>15- Eski Çin’de kemik falının “üsul ve esasları” için bkz. R K Flad vd. “Divination and power: a multiregional view of the development of oracle bone divination in early China”, <em>Curren</em><em>t</em><em> an</em><em>t</em><em>hropo</em><em>l</em><em>ogy</em>, 49.3 (2008), s. 406 vd.; C Kelly, <em>At</em><em>t</em><em>ila</em><em>&#8211;</em><em> Hun</em><em>lar</em><em>ve</em><em>R</em><em>om</em><em>a</em><em>İ</em><em>mpara</em><em>t</em><em>or</em><em>lu</em><em>ğunu</em><em>n</em><em> Çö</em><em>k</em><em>üşü</em>, Çev. Turhan Kaçar, Alfa Yayınları, İstanbul, 2016, s. 116. Eski Türklerde kürek ve aşık kemiği falı için bkz. R Yaşa, “Türklerde Animist Düşüncenin Yansımaları: Kürek Kemiği ve Aşık Kemiği Falı”, <em>Sos</em><em>yal</em><em>ve</em><em>k</em><em>ü</em><em>lt</em><em>üre</em><em>l</em><em> araş</em><em>tı</em><em>rma</em><em>l</em><em>a</em><em>r</em><em> derg</em><em>i</em><em>si</em>, 2.3 (2016). Kuzey Amerika şamanizminde ise hayvanların deri, pençe ve yürekleri kullanılmaktadır. Bkz. N J Saunders, “Predators of culture: Jaguar symbolism and Mesoamerican elites”, <em>W</em><em>or</em><em>ld</em><em> archaeo</em><em>l</em><em>ogy</em>, 26.1 (1994), s. 109.</sup></p>
<p><sup>16- M Hoppál, “Studies on uralic shamans”, içinde <em>Review</em><em>in</em><em>Religi</em><em>ou</em><em>s</em><em> S</em><em>t</em><em>ud</em><em>ie</em><em>s</em>, Károli Gáspár University of the Reformed Church, Budapeşte, 2015, s. 52-53. Ayrıca bkz. S Özbudun, <em>Ayin</em><em>de</em><em>n</em><em> Törene</em>, Anahtar Kitaplar, İstanbul, 1997, s. 51.</sup></p>
<p><sup>17- E Aydın, <em>Dünya ve Türk tıp tarihi</em>, Güneş Tıp Kitabevleri, Ankara, 2006, s. 38-39.</sup></p>
<p>18- Savaşların tıbbın gelişimine etkisini incelerken şamanın avda yaralananı iyileştirmesine ilksel örnek olarak değinen bir çalışma için bkz. K Silverplats, “Warfare medicine: Historical perspectives”, içinde <em>Orthopedics in disasters</em>. Springer, Berlin, Heidelberg, 2016, s. 21.</p>
<p>19- N Mykhailova, “Shaman-hunter-deer”, <em>Adoranten </em>(2016), s. 88-89.</p>
<p>20- Ayrıca bkz. Mykhailova, 2016: 91.</p>
<p>21<span class="Apple-converted-space">&#8211;</span> Nübyalılar, kendi klanlarından olan başşamana avladıkları her leoparın derisini ve sağ ön budunu vermek zorundadır. Bkz. S F Nadel, “A shaman cult in the Nuba Mountains”, <em>Suda</em><em>n</em><em> no</em><em>t</em><em>e</em><em>s</em><em> an</em><em>d </em><em>records</em>, 24 (1941), s. 107. Nuerlerdeyse şef “Leopar postu” giymektedir. Bkz. S E Merry, “Anthropology and the study of alternative dispute resolution”, <em>Journa</em><em>l</em><em> o</em><em>f</em> <em>l</em><em>ega</em><em>l</em><em> educa</em><em>ti</em><em>on</em>, 34.2 (1984), s. 279.</p>
<p class="p1">22- İ Koç (ed.), <em>Hititler</em>, ODTÜ Yayıncılık, Ankara, 2006, s. 100. MÖ XIX. yüzyıla (Mari) ait bir karaciğer modelinin görseli için bkz. P Bordreuil vd. (ed.), <em>Tarihin başlangıçları: eski yakındoğu kültür ve uygarlıkları</em>, Alfa Basım Yayın, İstanbul, 2014, s. 373.</p>
<p class="p1"><span class="s1">23- </span>J Oates, <em>Babil</em>, Çev. Fatma Çizmeli, 2. Baskı, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2015, s. 188.</p>
<p class="p2">24- Bordreuil vd., 2015, s 376-377 ve 371.</p>
<p class="p1"><span class="s1">25- </span>S N Kramer, <em>Sümerler</em>, Çev. Özcan Buze, Kabalcı, İstanbul, 2002, s. 150.</p>
<p class="p2">26- Oates, 2015: 204-205.</p>
<p class="p1"><span class="s1">27- </span>Bkz. Aydın, 2006: 38-39; ve A Demirhan Erdemir, <em>Tıp tarihi</em>, Nobel Tıp Kitabevi, İstanbul, 2014, s. 16 ve 48.</p>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Aktüel Arkeoloji, 26 Ocak 2021.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dikkat, Temel Gelir Çıkabilir!</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2020/04/20/dikkat-temel-gelir-cikabilir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2020 09:55:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ad-astra.bold-themes.com/quadrus/?p=207</guid>

					<description><![CDATA[Yaşamın tartışmasız tek gerçeğinin ölüm(ü) olduğunu çok iyi bilen insan, hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığı ve dolayısıyla mutlak bir varoluşsal güvensizlik kaynağı olarak gördüğü ölümü ancak yok sayarsa varlığını sürdürebileceğini de çok iyi biliyor.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="container-fluid container-page-item-title aos-init aos-animate" data-style="" data-aos="fade-up">
<div class="row">
<div class="col-md-12 col-overlay">
<div class="container">
<div class="row">
<div class="col-md-12">
<div class="page-item-title-single">
<div class="saxon-post-single saxon-post aos-init aos-animate" data-aos="fade-up">
<div class="saxon-post-details">
<h1 class="post-title">Dikkat, Temel Gelir Çıkabilir!</h1>
<div class="post-date"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="post-container container span-col-md-8">
<div class="row">
<div class="col-md-8">
<div class="blog-post blog-post-single clearfix">
<article id="post-1941" class="post-1941 post type-post status-publish format-standard has-post-thumbnail hentry category-dunya-world category-gorus-opinion tag-tarih-siyaset-sosyoloji-history-politics-sociology tag-turkce" role="main">
<div class="post-content-wrapper">
<div class="post-content clearfix">
<div class="entry-content">
<p class="has-drop-cap">Herkesin kör olduğu ya da ölümün terk ettiği ülkelerin düştüğü haller üzerinden kurulu düzen(imiz)in temellerini bize gösteren Saramago, ölmese basacağı 98. yaşında artık sonu görünen tanıklığını muhtemelen şu sözlerle anlatırdı: ‘Hepimiz sadece canlarımızı değil adeta devlet(imiz)i <em>de</em> kurtarmak için seferber olduğumuza göre, kim kimi kurdu ve kim kim için yaşıyor ve yaşatılıyor acaba?’</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Varoluşsal İhtiyaçlar</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Yaşamın tartışmasız tek gerçeğinin ölüm(ü) olduğunu çok iyi bilen insan, hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığı ve dolayısıyla mutlak bir varoluşsal güvensizlik kaynağı olarak gördüğü ölümü ancak yok sayarsa varlığını sürdürebileceğini de çok iyi biliyor. Keza yaşamak için beslenme, barınma ve üreme/cinsellik gibi temel biyolojik ihtiyaçlarını gidermesi gerektiğini ve -dahası- bu ihtiyaçlarını ancak başkalarıyla birlikte hareket ederse karşılayabileceğini de. O zaman yok olmamak için birlikte hareket edeceği ‘başkaları’nın kim(ler) olacağını belirlemeli, yaşamı(nı) bir düzene kavuşturmalı ve güvenceye almalıdır. Dahası, ölümlü yaşamın(ın) geçmişten geleceğe nasıl aktığını bir şekilde anlamlandırmalı ve böylece bilinmezliklerle dolu doğa/evren içinde konumlandırdığı şimdiki zamanını güven altına almalıdır.</p>
<p>Tüm bu varoluşsal ihtiyaç ve kaygılarla durmaksızın icat yapan insan, bilinmezi bilinir kıldıkça daha güvenli bir yaşama sahip olacağını ummuş. Bu çerçevede bir yandan ‘yontma taş’tan otonom silahlara kadar fiziksel güvenliğini sağlayacağını umduğu araçlar geliştirirken, avcı-toplayıcılıktan endüstriyel tarıma kadar çeşitli yordamlar kullanarak da besin üretmiş. Soy ve aileden ulusa kadar kendisini aç ve açıkta bırakmayacak aidiyetler geliştirmiş, başta ölüm olmak üzere çaresi bulunamayan bilinmezliklere karşıysa şamandan dine ve bilime kadar türlü yanıtlara sığınmış. Biyolojik, bilişsel ve toplumsal ihtiyaçlarını giderecek böylesi ‘güvenlik ve üretim araçları’nın varlığıyla güven buldukça, bu kez yoklukları ihtimalinin saldığı korkularla yüzleşmiş. En çok güven sunan en çok korkulan, en çok korkulan da kolaylıkla en çok güven sunan olabilmiş.</p>
<figure class="wp-block-pullquote">
<blockquote><p>Özellikle de ekmeye başladığı tarlada nasır tutan elleri silah kavrayamaz oldukça kaybedeceği daha fazla şeyi olduğunu (şanslıysa) yaşayarak gören insan, ekinde çalışmayanlarla bir değiş-tokuşa girebileceğine ikna olmuş.</p></blockquote>
</figure>
<p>Özellikle de ekmeye başladığı tarlada nasır tutan elleri silah kavrayamaz oldukça kaybedeceği daha fazla şeyi olduğunu (şanslıysa) yaşayarak gören insan, ekinde çalışmayanlarla bir değiş-tokuşa girebileceğine ikna olmuş. Fakat eşkıyaya karşı siper olan değnekçilerin/koruyucuların gölgesinde yapılan üretim ve değiş-tokuşun gerektirdiği diğer zanaatlar da düşünüldüğünde, ortaya çıkan çok uzmanlı, çok katmanlı ve çok sınıflı yaşamın düzen kadar düzensizlik de demek olduğunu görmüş. Zira her biri kendi araçlarına sahip olan her bir kategori, yeniden dağıtımın kendilerinden başlayarak yapılmasını talep etmiş. Hatta daha yaşamsal olduğunu iddia edecekleri iş(lev)lerine uygun pay(e) talep etmek adına ellerindeki araçların daha yaşamsal olduğunu gerektiğinde ya da önlerine çıkan her fırsatta hatırlatmaktan da çekinmemiş.</p>
<p>Herkesin kendi yaşamsallığını göstermek adına yaşama kaos getirmesi kabul edilemeyeceğine göre, yaşamsal olma özelliğini/ayrıcalığını yaşayanlardan koparma, yaşamın ancak herkesin tâbi olacağı ayrıcalıklı/özel ve ölümsüz bir varlığa hasredilmesiyle mümkün olacağını kabul etme çözümü öne çık(arıl)mış. Her biri farklı ellerde toplaştıkça düzenden ziyade düzensizlik getiren araçlarının aracı haline ge(tiri)len insan, herkese güven verici bir düzenin ancak tüm araçların bütünlüklü/nihai sahipliğinin kurumsallaştırılması yani bir anlamda insansızlaştırılması halinde mümkün olabileceğine de inan(dırıl)mış. Böylece yaşamın devamı da ölümlü ve geçici olan insandan ziyade yaşatanın varlığıyla özdeşleşmiş.</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Yaşatanın Sürekliliği</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Nitekim, kendisine devredilecek şiddet, müsadere, yargı ve bilgi tekeli sayesinde sadece içeride değil dışarıya karşı düzeni koruyacağını ilan eden Devlet, karşılığında hiçbir tebaasının aç ve açıkta kalmayacağını garanti etmiş. Ne de olsa tüm toplumun ürettiği tüm kaynaklar tüm toplum adına bu merkezde toplanacak ve buradan doğru yeniden dağıtılacaktır. Tabii ki merkez(in)den <em>başlayarak</em>. Eşitliği bozanlara karşı hep birlikte direnen devletsiz toplumların aksine bütün marifeti eşitlik talep edenleri bastırmak olan ve merkezine olabildiğince yakın olmayı yaşamsal hale getiren bu düzenlerin en önemli başarısıysa, çoğu ateşli muhalifinin bile en çok güncellemeyi düşündüğü bir ‘sözleşme’ye dayanması olmuş. Daha iyisi vaat edilene kadar geçerli olan bu sözleşme ise aslında sadece çok basit tek bir maddeden oluşmaktadır: Sadakat himayeyle ödüllendirilir. Mamafih, himaye de sadakat şartına tâbidir.</p>
<p>Uygun pay(e) karşılığında merkezin eli-kolu olan ücretli teknokratlar (memurlar) ve elitler, üreticilerin rızasını devşirecek hizmetleri üretecektir. Bu dünyada, olmadı diğerinde aranan mutluluğa ulaşmanın aracısı oldukları ölçüde de kiminin parasını kiminin duasını alacaklardır.</p>
<figure class="wp-block-pullquote">
<blockquote><p>Fakat yine de yayıldıkça devam eden, olmadı bayrağı devreden bu düzenler de iddiaların(ın) aksine ölümü tadacaktır.</p></blockquote>
</figure>
<p>Fakat yine de yayıldıkça devam eden, olmadı bayrağı devreden bu düzenler de iddiaların(ın) aksine ölümü tadacaktır. Neyse ki en azından devletlerin dünyasında reenkarnasyon mümkün. Geçmişte olmadıysa da gelecekte mutlaka güzel günler olacaktır. Nitekim yayılamadıkça köyün ve tarımsal üretimin suyunu çıkaran düzenlerden bir düzen, vebanın da etkisiyle çöken ekonomiyi kurtarmak adına yaşam ve üretim biçimlerini değiştirmek isteyenlerin dümen suyuna girmeye başlayacaktır. Özellikle eski dünyadan kaçmak için denizlere açılanlar, kimsenin sunamadığı kaynaklara uzanarak daha Amerika kıtasını bile bilmeyenlerin kutsal saltanatına son verecek ve dünyanın merkezine yerleşecektir. Çöken tarımcı düzenin aç ve açıkta bıraktığı köylüleri ‘hepimiz aynı gemideyiz’ diyerek kentlerin himayesine ve hizmetine alanlar, gerçekte(n) de tasada ve kaygıda ortak olan ‘ulus’u inşa etmekte hiç zorlanmayacaktır.</p>
<p>Toplanandan alacakları pay(e) karşılığında düzene sadık olacak kentliler, endüstriyel üretimin ve bilme biçimi olan pozitivizmin merkezi önem taşıdığına inanmakta hiç de zorluk çekmeyecektir. Vasıfsızlara <em>bile</em> iş bulabilen serbest piyasada çalışan <em>çoğunluk</em> için altyapı hizmetleri, düzenli/aylık maaş, emeklilik, sağlık ve eğitim gibi sosyal güvenceler kurumsallaştıkça kentli ‘yaşam tarzı’ da yerleşecektir. Cahil köy(lü) ve tarımın aksine aydınlığı, üretimi ve geleceği temsil eden teknokrat elitler, eski rejimin yerine kurulan yeni düzenin statücü ve statükocu bileşenleridir artık. Tek baş ağrısı olan işçiler de dünya savaşları sürecinde ‘sınıf bilinci’nin yolunun ‘ulusal bilinç’ten geçtiğine karar verince, ‘sosyal refah devleti’nin ya da kötü kopyası olan reel sosyalizmin önünde kimse duramayacaktır.</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Devletin Öl(dürül)üşü ve Yeniden Diril(til)işi</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Endüstriyel kapitalizmin kadim Devlet ile ya da kadim Devlet’in endüstriyel kapitalizmle bu uyumlu birlikteliği, 1970’lere gelindiğinde bozulmaya başlayacaktır. Teoride tartışılan pratikte de çökmeye başlarken, kaderi kazanmak olan diğeriyse kendini bile şoke edecek adımlar atacaktır. Fabrikanın yerini <em>office</em>alırken, para da paradan kazanılmaya başlayacaktır. Bir yandan teknolojideki gelişmeler sayesinde ‘küresel köy’ün oluştuğu söylenirken, diğer yandan jandarması olunacak bu köye yeni bir düzen getirmekten bahsedilecektir. Bu kadar nüfusu alışılagelmiş tarımsal üretimle doyurmak mümkün değil argümanıyla intansif tarım ve genetiği değiştirilmiş gıdalar teşvik edilecek, tarlada ve fabrikada çok daha az üreticinin çalışmasının yeteceği fikri savunulacaktır. Sosyo-ekonomik düzen yeniden yapılandırılmalı, piyasa kendi haline bırakılmalıdır.</p>
<p>Serseri, başarısız ya da beceriksiz Devlet’in sosyo-ekonomik düzenin merkezinden çekilmesiyle tekrar aç ve açıkta kalmaya başlayan çoğunluk, tüm küreye hitap eden ‘hizmet sektörü’nün hizmetine girecektir. Yakaları beyaz kalacak kadar şanslı, eğitimli ve bilinçli olanlarsa, kendilerini özel de hissetmelerini sağlayan e-değerleri üreten ‘küresel köy’ün elit memurluğuna aday olacaktır. Topluma düzen getirme adına kendilerini yok sayan/eden modernizme kazan kaldıranlara öncülük edecek, devletin ipliğini pazara çıkaracaklardır. Ne de olsa üst/özel kuruluşlarında çalıştıkları yeni dünya düzeninin sunduğu/sunacağı pay(e) ile sağlık, eğitim ve emeklilik sorunlarına bireysel çözümlerini bulabilecek, aç ve açıkta kalmayacaklardır. Zaten ‘yönetişim’ küresel düzeyde daha iyi yapılacağı ve denetleneceği için, devleti parçalarına ayırıp her bir işini taşeronuna vermek en iyi çaredir.</p>
<p>Oysa sorun taşeron bulmak değildir. Zaten devlet de bu role çok uzak değildir. Gerektiğinde taşeronların taşeronu olacak kadar da deneyimlidir. Sorun, düzenin tebaasını aç ve açıkta bırakmayacak <em>kurumlara</em> sahip olup olmadığıdır. Sadece rızasına ve hizmetine değil sadakatine de talip olduğu insanları himaye edecek (kapsayıcılıkta) ordusu, vergi dairesi, hukuku, mahkemesi, yargısı, dili, dini ve ideolojisi (henüz) olmayan ‘küresel köy’ün tek başına kendi düzenini kurumsallaştıracak takati yoktur. El birliğiyle şişirilen egosu patladıktan sonra devletin şefkatli ellerinde şifa bulduğunda, burnu da yeterince sürtülen Devlet’e (tekrar) dönecek ve binyıllardır en ufak köye bile uzanan eline talip olacaktır. Hemencecik yanına aldığı devletle birlikte sırtını döndüğü ‘dünya vatandaşları’nı aç ve açıkta bırakacaktır. Kurtarıcısı devleti insanların karşılıksız taleplerinden kurtaracak, tazelenen bu yoldaşlık çerçevesinde küresel kurumların belirlediği normların hayata geçirilmesi de kolaylaşacaktır. CEO’ların yönettiği şirketokratik düzenlerin ‘çıkar çatışması’ nedir bilmeyen bakanlarının hepimize özel hizmetleri, küresel köy için(de) değnekli gezen devletin vekâletinde hayata geçirilecektir. Modernist gerçeklerinin bile ötesine geçen ve borçlandırarak yönettiklerinin çalışmasını değil tüketmesini teşvik eden Devlet, tepkiyi <em>düzensiz</em> göç(men)lere ve küresel sorunlara yöneltirken evrensel reçetede yazan çözümün de ulusal olduğunu söyleyecektir. “Dayanış<em>ma</em>” diyerek dayanılacak duvarlar inşa edilmektedir.</p>
<p>Düzenin en temel araçlarına bağlanıp Parazit haline gelenlerin sürpriz ödüller kazanabileceği, hem <em>home</em> hem de <em>office</em> olanlarınsa aç ve açıkta kalmayacağı bildirilmektedir. Dünya ekonomisinin merkezindeki hizmetler evden verilebildiğine göre, ekonomi/sermaye dünyasına bir çeki-düzen vermek mümkün olabilir. Gelişen teknolojiye ayak uyduramadıkça ‘istihdam fazlası’ haline gelen kentliler tüketime memur kılınırken, üretici köy olmak bir yana dev bir kasabaya dönüşen yerkürede temel ihtiyaçların nasıl giderileceği de çok kurucu bir sorun olmaya başlayacaktır.</p>
<p class="has-medium-font-size"><strong>Yaşamaya Memursun</strong></p>
<p class="has-drop-cap">Herkesin canının korkusundan sosyal mesafeyi koruduğu şu günlerde, kiminle dayanışacağına karar verme hakkını elinde tutan devlet de sadece istediği kişilerle sosyalleşmek istemektedir. Zaten müsamereler her daim biletlidir ve yoksullar yararınadır.</p>
<p>Avlayıp toplayarak başladığı yol boyunca karnını az ya da çok hep çalışarak doyuran insana, artık kendine ayıracak daha fazla boş zamanı olacağı için ‘emeksiz yemek’ teşviklerini kaçırmaması, yemesi önerilmektedir. Çoğunluğu yeni düzenin ücretli vatandaşı yapacak ‘evrensel temel gelir hakkı’, hayatı sessizce kenardan izleyecek insanlar aramaktadır.</p>
<p>Yapay zekâdan robot vatandaşa kadar yeni ve başkaca sorunsuz/örnek tebaaların da olacağı yeni düzenin ‘elit plus’ memur seçme elemeleriyse devam emektedir. Dünyalıklarını doğrultan din adamlarıyla tatlı rekabetlerinde öne geçeceği sekansları kollayan bilim insanları bir yana, iş(lev)lerinin ne kadar yaşamsal olduğunu tekrar gösterme fırsatını kaçırmak istemeyen askerler ve hekimler de haklı çıkmanın haklı gururunu sırayla yaşamaktadır. Ancak dış kulvardan atağını sürdürenler, özellikle de geleceği <em>bilecek</em>algoritmaları sayesinde sanal dünyadaki gerçekliklerini artırarak kendilerini daha fazla hissettirecek gibi görülmektedir. Hele sadece güvenliği için değil sağlığı için de dikkatlice izlenmesi gerektiğine insanları ikna etmek gittikçe kolaylaşmaktayken. Kurucu ihtiyaçlarının giderilme biçimleri, insanı adeta yeni baştan kurmaktadır.</p>
<p>Çoktan anlamını yitiren tüm bilinen gerçeklerin ötesine geçen ve sınırları(nı) zorlayan evreni kendi etrafında döndürme umuduyla var olan insansa, ancak üretme ve çalışmayla olacak mutlu sonun yerine ölümsüzlüğü aramaktadır. Oysa ölümüne yaşatılan insan, ölümlü bir varlıktır. Yaşaması için çalışması gerekmektedir.</p>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>Global Panaroma, 20 Nisan 20 2020.</li>
</ul>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="gtx-trans" style="position: absolute; left: -78px; top: 66px;">
<div class="gtx-trans-icon"></div>
</div>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taş çağından günümüze güvenliğin dönüşen ontolojisi</title>
		<link>https://erdemdenk.com.tr/2019/09/01/tas-cagindan-gunumuze-guvenligin-donusen-ontolojisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdem Denk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 09:38:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeopolitics]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://erdemdenk.com.tr/?p=2861</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_df_book df-lite" id="df_2857"  _slug="2857" data-title="tas-cagindan-gunumuze-guvenligin-donusen-ontolojisi" wpoptions="true" thumb="https://erdemdenk.com.tr/wp-content/uploads/2024/09/pdf.jpg" thumbtype="" ></div><script class="df-shortcode-script" nowprocket type="application/javascript">window.option_df_2857 = {"outline":[],"autoEnableOutline":"false","autoEnableThumbnail":"false","overwritePDFOutline":"false","backgroundImage":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/12980881_5106989.jpg","direction":"1","pageSize":"0","source":"https:\/\/erdemdenk.com.tr\/wp-content\/uploads\/2024\/09\/TasCagindanGunumuze_ErdemDenk_v.5.pdf","wpOptions":"true"}; if(window.DFLIP && window.DFLIP.parseBooks){window.DFLIP.parseBooks();}</script>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
