Savaş çoğu zaman ideoloji, güvenlik veya siyaset üzerinden açıklanmakta. Oysa daha temel bir düzeyde savaşın arkasında “basit” bir hesap yatıyor: Risk-kazanç dengesi. Bir grup, toplum ya da devlet savaşırken ne kadar kayıp vereceğini ve buna karşılık ne elde edeceğini tartar. İnsanlık tarihine bu açıdan bakıldığında dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkıyor. Yaygın kanının aksine, insanlık tarihi “ilkel/barbar” şiddetten medenîyete/barışa doğru ilerleyen bir hikâye değildir. Savaş, ganimet arttıkça ve insani risk azaldıkça daha olası ve daha yaygın hale gelmiştir. Hatta savaşın medeniyetin bir ürünü olduğunu söylemek bile mümkündür. Başka bir ifadeyle, savaşın tarihi büyük ölçüde risk ile ganimet arasındaki dengenin tarihidir.
Bu ilişkinin nasıl ortaya çıktığını görmek için insanlık tarihinin erken dönemlerine bakmak yeterlidir. Üst Paleolitik çağda savaşın ganimeti yoktu ama son derece yüksek insani risk içeriyordu. Beden bedene yakın temas halinde yürütülen çatışmalarda savaşan tarafların hayatta kalma ihtimali yüzde ellinin altındaydı. Buna karşılık elde edilebilecek ganimet ya da maddi kazanç neredeyse yoktu. Bunun temel nedeni, avcı-toplayıcılarda birikim ve depolama imkânlarının bulunmamasıydı. İnsanlar ihtiyaçları kadar avlayıp topluyor, fazlasını biriktirmiyorlardı. Dolayısıyla beden bedene organize çatışma riskini almalarının maddi temeli yoktu.
Dahası dünya nüfusu son derece düşüktü ve insan toplulukları geniş coğrafyalara dağılmış halde yaşıyordu. Belirli alanlarda yoğunlaşma sınırlıydı. Bu nedenle gruplar çoğu zaman birbirlerinin yaşam alanlarıyla karşılaşmıyor, kaynak rekabeti nadiren ortaya çıkıyordu. Daha düşük riskle avlanıp toplayarak doyabilmek mümkün olduğu için başka bir grubun üzerine giderek hayatı tehlikeye atmanın rasyonel bir nedeni de bulunmuyordu. Öyle ki, aynı kaynağa yönelme gibi istisnai durumlarda yer değiştirme ya da sembolik çatışma yöntemlerine başvurmak çok daha rasyonel idi. Örneğin bazı ilksel yerleşik kabilelerde görülen çatışmalarda bir “savaşan”ın elinin çizilmesi, yani kan akması, savaşın karşı taraf lehine sona ermesi için yeterli olabiliyordu. Ne de olsa her grup için her bir bireyin yaşamsal önemi vardı ve aksi tahayyül dahi edilemiyordu. Zaten çoğu böylesi kabilede “savaş” kelimesinin bile bulunmadığı bilinmekte. Kısacası, söz konusu koşullarda savaşma amaçlı alet de icat edilmediği için, savaş pratikte imkansızdı.
Zaman içinde imkan yokluğu ile imkansızlığın karşılıklı belirlenim ilişkisi içinde şekillenen bu denge değişmeye başladı. Tarımın ortaya çıkması, yerleşik hayat, nüfus artışı ve özellikle birikim yapılabilen maddi servetin oluşması, ganimet ihtimalini ortaya çıkardı ve hatta kısa sürede büyüttü. Artık ele geçirilebilecek topraklar, depolanmış ürünler, hayvanlar ve daha sonra madenler, şehirler ve ticaret yolları olacaktı. Böylece savaş giderek daha fazla ekonomik ve siyasi kazanç üretme aracı haline geldi. Bu nedenle sırf savaşmak için gittikçe artan sayıda ve çeşitte aletler icat edildi ve bu artan imkânlara koşut olarak savaş ihtimali de büyüdü. Ganimet artarken riskin azalması, savaşı olağan bir olgu ve hatta bir siyaset yapma aracı haline getirdi.
Günümüzde ise teknoloji bu risk–kazanç dengesini bir kez daha hem de çok radikal biçimde dönüştürüyor. Özellikle gelişmiş askeri teknolojiye sahip devletler açısından insansız sistemler, hassas güdümlü silahlar ve uzaktan yürütülen operasyonlar sayesinde insani risk çok büyük ölçüde azalmaktadır. Drone’lar ve silahlı insansız hava araçları sayesinde bir taraf, savaş alanında fiziksel olarak bulunmadan öldürme kapasitesine sahip hale gelmiştir. Bir başka ifadeyle, minimum kayıp ve zararla maksimum zarar verme ve ganimet elde etme ihtimali arttıkça savaş isteği de artmaktadır.
Bu durum savaşın tarihsel karakterinde önemli bir kırılma yaratmaktadır. Çünkü savaşın en temel caydırıcı unsurlarından biri olan kendi kayıplarından duyulan korku giderek zayıflamakta. Bir aktör için insani maliyetin çok düşmesi ve potansiyel kazancın da maddi ve stratejik maliyetleri karşılayabilecek düzeyde olması nedeniyle savaşma iştahının daha da arttığı ve pervasızlaştığı görülmekte zaten.
Bu dönüşüm uluslararası hukuk açısından da önemli sonuçlar doğurmakta. Modern uluslararası hukuk düzeni büyük ölçüde devletlerin güç kullanmasını sınırlamak amacıyla kurulmuştu. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın temel mantığı, savaşın siyasal ve hukuksal maliyetini yüksek tutarak devletleri güç kullanmaktan caydırmaktı. Ancak teknolojik gelişmeler savaşın insani maliyetini düşürdükçe bu caydırıcı mekanizmanın etkisi de zayıflamakta.
Bugün bu süreçte yeni bir aşamaya doğru ilerliyoruz. Yapay zekâ destekli otonom silah sistemleri, öldürme kararının giderek daha fazla ölçüde insan dışı sistemlere bırakılmasının kapısını aralamakta. Bu nedenle uluslararası hukukta giderek daha sık dile getirilen bir ilke ortaya çıktı: Ölümcül güç kullanımında anlamlı insan kontrolünün korunması.
İnsanlık tarihi boyunca savaş teknolojileri sürekli değişti. Taş devrinin yüksek riskli ve düşük kazançlı çatışmalarından tarım toplumlarının ganimet savaşlarına, sanayi çağının kitlesel savaşlarından nükleer çağın karşılıklı imha dengesine kadar her yeni teknoloji savaşın doğasını yeniden şekillendirdi. Bugün ise insansız ve giderek otonom hale gelen sistemler, savaşın risk–kazanç dengesini yeniden, daha doğrusu hiç olmadığı kadar radikal bir şekilde tanımlamakta. Başka bir ifadeyle teknoloji savaşın ahlakını değil, risk-ganimet dengesini değiştirmektedir.
Karşı karşıya olduğumuz temel soru şu: İnsan kaybı riski tümüyle ortadan kalktığında, savaşın hukuki ve ahlaki sınırları nasıl korunacak? Bu soru yalnızca uluslararası hukuk açısından değil, insanlığın geleceği açısından da giderek daha merkezi hale gelmekte.
Bu yazıya atıf için: Erdem Denk, “İmkânsız Savaşlardan İnsansız Savaşlara“, www.erdemdenk.com.tr, 6 Mart 2026,

